Bölüme uygun şarkı: Hans Zimmer-The Kraken, Klaus Badelt- He’s Pirate, Lindsey Stirlin -Roundtable Rival, Miracle Of Sound- Valhalla Calling
“Sence o lanet adanın kıyılarına varmamız tahmini kaç saatimizi alır Kaptan?” diye sordum, sesimdeki heyecanlı ve meraklı tonu gizleme gereği duymadan, gözlerimi ufka dikerek.
“En az iki saat,” dedi abim Dorian, elini dümenin ahşap gövdesine sertçe vurarak, kendinden son derece emin bir şekilde.
“Emin misin? Bence akıntı ve rüzgar bizi zorlayacak, en az üç saat sürer,” dedim, ondan çok daha iddialı, meydan okuyan bir tonla. Yüzümdeki o bilindik korsan sırıtışı yeniden belirdi. “Gözün yiyorsa iddiaya girelim mi, ne dersin?”
“Nesine?” dedi Dorian, gözlerini hafifçe kısarak.
“Seksen tatraya ne dersin?” diyerek Deed Adası'nın o kıymetli paralarını teklif ettim.
“Fena bir miktar değilmiş... Pekâlâ, kabul, iddiayı onaylıyorum.” Abime yandan bir bakış attığımda gözlerini hırçın denize dikmişti ve yüzünde, sanki o seksen Tatrayı şimdiden cebine indirmiş gibi kibirli bir sırıtış vardı.
“Nasıl kendinden bu kadar eminsin Kaptan?” dedim büyük bir şüpheyle.
“Ben bu hırçın denizlere, Celeste diyarının dalgalarına yıllarımı verdim küçük korsan. Bana boşuna Dorian 'Black Tide' demiyorlar. Soyadımız aynı olabilir, damarlarımızda aynı asil kan akabilir ama lakaplarımız bizim gerçek kişiliğimizdir,” dedi, sesini kalınlaştırarak.
Tamam da ne alakaydı şimdi bu laf? Lakaplarımızın farklı olduğunu, onun denizleri yutan bir Kara Dalga, benimse arkasında kanlı bir iz bırakan Red Wake olduğumu ben de çok iyi biliyordum. “İyi de bu gereksiz felsefeyi bana niye sattın şimdi Sayın Dorian 'Black Tide'?” dedim, burnumu havaya kaldırarak kibirli bir şekilde.
“Ne bileyim, konu nereden nereye geldi işte, laf olsun diye...” diyerek geçiştirdi.
Tam o sırada, didişmeyi bırakıp etrafı gözlemek için bakışlarımı geminin pruvasına, önüme doğru çevirdiğimde, sislerin arasından yükselen o uğursuz kayalıkları gördüm. Gördüğüm şeyle birlikte ciğerlerimdeki tüm nefesi vererek avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım: “Kara göründü! Dani Adası önümüzde!”
Bu çığlığımla birlikte aynı anda güvertedeki tüm tayfa çılgınca bağırmaya başladı. Yıllardır intikam ateşiyle yanıp tutuşan, mutluluktan güvertenin ahşap zemininde zıplayan adamlar, havada uçuşan kılıçlar ve sevinç çığlıkları tüm gökyüzünü kapladı.
Ancak Dani Adası’nın nöbetçileri ve limandaki o uğursuz ordu bu coşkulu sesleri çoktan duymuş olmalıydı. Adaya iyice yaklaştığımız, gemimizin burnunun kıyı kayalıklarına sürttüğü sırada, tam göğsümün ucundan, milimetrik bir mesafeyle hızla savrulan bir okun ölümcül ıslık sesiyle yerimde irkildim. O saniyede bir an için tüm ortamı, zamanı durduran derin bir sessizlik kapladı. Ok, büyük bir gürültüyle geminin ana gözlem direğine saplanmıştı. Vakit kaybetmeden hemen okun saplandığı yere doğru koştum. Sağ elimle gövdesini kavrayıp sertçe çekerek direkten çıkardım. Sert meşeden yapılmıştı. Ucu ölümcül bir biçimde sivri, arkası ise bir kuş tüyünü anımsatan, Dani zanaatkarlarına has ince bir işçilikle yontulmuştu. Bu okun sahibini çok iyi tanıyordum. Lucien...
“Hey Lucien! Okun gerçekten güzelmiş ama keşke direk saldırmadan önce o korkak yüzünü gösterseydin! En azından işçiliğin iyiymiş, tasarımını beğendim!” diye adaya doğru dalgaların üzerinden haykırdım.
Karşı adanın rıhtımında bekleyen o devasa Dani savaş gemisinden yankılı, ukala bir ses yükseldi: “Bence bu lafların senin için daha başlangıç, tam bir çöl oldu Red Wake! Kuruyup gideceksin!”
“Kendinden bu kadar emin olma, maskeni indir ve yüzünü göster Lucien 'White Wake'!” diye bağırdım. Sesim, Celeste diyarının o hırçın, dumanlı dağlarında bir fırtına gibi yankılandı.
“Hey Red Wake... Belki de burada asıl korkak olan ve o kibirli yüzünü göstermesi gereken kişi sensindir!” diye karşılık verdi o sinir bozucu ses.
Daha ne olduğunu anlayamadan, tam yanıma tekinsiz bir ıslıkla bir ok daha ulaştı; bu kez doğrudan omzumu sıyırıp geçen çelik, acıyla hafifçe sarsılmama neden oldu. Ardından karşı güverteden küstah bir kahkaha duyuldu ve sislerin arasından bir yüz belirdi. Gemilerimiz artık burun buruna gelmiş, iyice yaklaşmıştı; puslu havaya rağmen Lucien’in o keskin yüz hatlarını net bir şekilde görebiliyordum.
“White Wake...?” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyen sorgulayan bir sesle. Karşımdaki adam aşırı değişmişti. Benim hafızamda kalan, sekiz yaşındaki o çelimsiz, küçük Lucien’e ne olmuştu böyle? “Yazık...” diye mırıldandım kendi kendime, gözlerimi onun kalıplı vücudunda gezdirerek. “O dövüşmek için binbir emekle yaptığın karın kaslarına gerçekten çok yazık olacak White Wake! Çünkü birazdan bu gümüş kılıcımla üzerlerine kanla kocaman bir çarpı işareti atacağım!”
Gemilerimizin bordoları büyük bir gürültüyle birbirine çarpıp yeterince yakınlaştığında, arkama dönüp bakmadan, hiç düşünmeden karşı geminin güvertesine doğru büyük bir kaplan gibi atladım. Kılıcımı kınından çıkardım, çeliğin ucunu düşman gemisinin tahta zeminine sürterek, yavaş ve emin adımlarla Lucien’e doğru ilerledim. Çeliğin ahşaba sürtünürken çıkardığı o tiz, kulak tırmalayan cızırtı içimdeki savaşçıyı besliyordu, acayip hoşuma gitmişti. Aynı anda etraftaki Dani düşmanlarının gözünü korkutmak, onlara ölümün geldiğini haber vermek için bağırmaya başladım:
“Ben Scarlett 'Red Wake'! Denizde dalga, bulutta tek bir damla yağmur bırakmam! Ben sadece intikam için yaşar, sadece onun saf kanıyla beslenirim!”
Kılıcı yerden büyük bir falsoyla savurarak kaldırdım, elimde birkaç kıvrak ve gösterişli hareketle döndürdükten sonra, Lucien'e dersini kılıçla değil çıplak ellerimle vermek istediğim için aniden silahı yere bıraktım. Kendime içten içe fısıldadım: Unutma Scarlett; önce etkisiz hale getir, şimdilik kan dökmek yok, kılıç yok.
Kılıcı elinden bırakır bırakmaz, Lucien’in ne olduğunu anlamasına fırsat tanımadan üzerine atladım. Saniyeler içinde, kıvrak bir hareketle arkasına sızıp onu sımsıkı bir boyun kilidine alarak etkisiz hale getirdim. Nefesi kesiliyordu, bunu hissedebiliyordum. Tam zafer benim diyecektim ki, o sırada Dani adasının acımasız Lordu’nun kulakları sağır eden o canavarca kükreyişini ve arkamdan bana doğru yaklaşan çok hızlı, ağır adım seslerini duydum. Mecburen, canımı kurtarmak adına Lucien’i bırakmak zorunda kaldım ve çevik bir yer taklasıyla yerdeki kılıcımı kapmak için hamle yaptım. Ancak arkamdaki devasa adam beni saniyeler içinde omzumdan tutup vahşice kendine çevirdiği an, yüzümün tam ortasına sert bir yumruk savurdu. Son anda korsan reflekslerim devreye girdi; eğilerek o ölümcül yumruktan kıl payı kurtuldum ve aynı anda adamın dengesini bozmak için bacaklarının arasına sert bir çelme taktım. İri cüsseli adamın kendini büyük bir gürültüyle yerde bulması bir oldu. Botumun kalın tabanını adamın göğsüne acımasızca bastırıp tüm ağırlığımı ona verirken, arkamda emir bekleyen koca Deed ordusuna doğru haykırdım:
“Deed Adası’nın gerçek gücünü, kendini gösterme zamanı geldi! Saldırın, kimseyi sağ bırakmayın!”
Benim bu emrimle birlikte bir anda ortalık, yüzlerce kılıcın birbirine çarpışırken çıkardığı o korkunç metalik ve sağır edici seslerle boğuldu. Güvertedeki gürültü ve çığlıklar o kadar yoğundu ki, arkamdan sinsi bir gölge gibi yaklaşan Lucien’in hafif ayak seslerini duymamı tamamen engelledi. Saniyeler sonra ne olduğunu anlayamadan kendimi, az önce benim ona yaptığım gibi sert, nefes kesici bir boyun kilidinin tam ortasında buldum. Güçlü kolları boğazımı sıkıyordu. Ama Lucien’in benim hakkımda bilmediği, hesaba katmadığı çok büyük bir şey vardı.
Bu ölümcül boyun kilidinden kurtulmak için arkaya doğru, onun bacak arasına sert ve acımasız bir tekme savurdum. O, sadece onu oyalamak ve dikkatini dağıtmak için attığım bu ani tekmeye odaklanıp acıyla gerilerken, gevşeyen kollarının arasındaki o milimetrik boşluktan bir yılan gibi sıyrıldım. Boğuşma ve darbe sırasında elimden kayıp yere düşen kılıcımı hızlı bir hamleyle tekrar elime aldım.
Lucien bu sefer gerçekten çok ileri gitmişti, artık elimden hiçbir kurtuluşu yoktu. Kılıcı aldığım gibi karşımda duran ve bana karşı mükemmel bir dövüş oyunculuğu sergileyen Lucien’e doğru döndüm. Onu o koca cüssesiyle yerde, savunmasızca oturur vaziyette bulmayı kesinlikle beklemiyordum ama bu durum tam anlamıyla benim işime gelirdi. Hemen kılıcımın o keskin gümüş ucunu göbek deliğinin hemen üzerine, ölümcül noktaya doğrulttum. Yavaşça kılıcı derisine geçirirken, zaferin getirdiği hazla yüzümde istemsiz, vahşi bir sırıtış belirdi. Tam çeliği saplayacaktım ki, o anda kulakları yırtan, zindanın tavanında yankılanacak kadar büyük bir inlemeyle irkilerek durdum. Dikkatim bir anlık dağılınca kılıcım tekrar elimden kayıp ahşap zemine düştü. Kendimi bir anda, ne olduğunu anlayamadan yere çökmüş, onun aldığı o gizli yaraya bakmak için Lucien’in pahalı kumaştan gömleğini vahşice yırtarken buldum. Kumaşı parçaladığımda, göğsünde sadece ufak, önemsiz bir çizik görünce oyununa geldiğimi anladım ve hızla ayağa kalktım. Kılıcımı ona doğru öfkeyle savurarak bağırdım:
“Seni lanet olası oyunbozan! Benimle dalga mı geçiyorsun?”
Onu orada, güvertenin ortasında kendi pisliğiyle bırakıp, dümende tek başına üç düşmanla savaşan abim Dorian’ın yanına, yardıma koştum. Bir yandan önüme çıkan Dani askerlerine kılıcımı savururken, bir yandan da adrenalin patlaması yaşayan abime seslendim: “Kaptan! Sence bu şanlı savaşta en çok adamı kim indirecek, var mısın iddiaya?”
“En çok adamı indirene benden temizinden tam bin tatra!” diye bağırdı abim, karşısındaki düşmanın göğsünü kılıcıyla resim çizer gibi bir hassasiyetle yararken.
“O zaman benden de bir doksan sekiz tatra daha ekle!” dedim ve arkamdan sinsice yaklaşan bir korsanın göğsünün tam ortasına sert bir tekme savurdum. İkimiz de nefes nefese kalmıştık, her yer kan kokuyordu.
“Kabul!” diye kükredi abim ve her alt ettiğimiz düşmanla birlikte yüksek sesle saymaya başladık.
Kılıcımı sertçe, havayı yararak savurdum. Göğsünün hemen altından derinlemesine yaraladığım adamı acımasız bir tekmeyle Dani Adası'nın soğuk denizine uçururken, “Bir!” diye haykırdım gururla.
Ardından hemen arkamdan abimin o gür sesi yankılandı: “Bu bir!”
Ben hemen diğer adama doğru hamle yaparken, abimin kılıç darbesiyle bir düşman daha yere serildi ve sesi bir kez daha yükseldi: “Bu iki!”
Hiç bozuntuya vermeden, yarışı kaybetmemek için önümdeki adamı tek bir hamlede biçtim ve “İki!” diye bağırdım.
Sonrasında tam arkamdan gelen ani bir tehlikeyi, ayak seslerini fark ettim. Ama bir saniye... Sadece arkamdan değil, önümden ve sağ yan taraftan da ağır, senkronize ayak sesleri geliyordu. Hemen kafamı çevirip etrafıma bakındım. Tam dört kişiydiler! Dört iri yarı Dani askeri, farklı yönlerden üzerime doğru çemberi daraltarak geliyorlardı.
Önce önden geleni kılıcımla halletmek için ileriye doğru büyük bir hamle yaptım ama daha kılıcımı savuramadan, sağ, sol ve arkamdaki üç adam aynı anda kollarımı, bileklerimi acımasızca kavradı. Tam kurtulmaya çalışıyordum ki, ensemin hemen altına inen o odun gibi sert, ağır bir darbeyle kendimi bir anda yerde buldum. Darbenin şiddetiyle kılıcım elimden fırlamış, ahşapta sürüklenmişti. Ne yapacağımı şaşırmış halde, çaresizce yerdeydim; kollarım arkaya bükülmüş, tamamen etkisiz hale getirilmiştim. Ya da o aptallar benim öyle olduğumu sanıyorlardı! Beni kolay bir lokma, hemen teslim olacak bir kız çocuğu zannetmişlerdi ama aksine, ben kendimi bu denizlerde öyle bir yetiştirmiştim ki, bu acemi kilidinden kurtulmam sadece saniyelerimi alırdı.
Tam arkamda duran ve beni yerde tutmaya çalışan o iri cüsseli adam üzerime doğru son darbe için yaklaşırken, topuğumla arkaya doğru ani, ters bir çelme taktım. Adam bu beklenmedik hamleyle dengesini tamamen kaybederek yeri boyladı.
Tam o saniyede abimin acı dolu sesini duydum: “Scarlett!”
Dorian’ın haykırarak, beni yerde tutmaya devam eden diğer adamlardan birinin üzerine kılıçla çılgınca atlaması bir oldu. Kılıcın ucu adamın ensesinde çok derin olmayan ama onu anında bayıltmaya, saf dışı bırakmaya yetecek bir yarık açtı. Sağ kolumun adamın gevşemesiyle serbest kalması üzerine, sol elimi hâlâ tutmakta direnen diğer adamın suratının tam ortasına sert, kemik kıran bir yumruk indirdim. Yumruğun şiddetiyle adamın dudağı boydan boya patladı, dişleri kırıldı. Adam acıyla elini ağzına götürdü. Eline bulaşan sıcak kandan dolayı, beklentimin aksine daha da öfkelenerek kolumu kıracakmış gibi daha da sert sıktı. Canımın gerçekten çok yandığını, kemiklerimin sızladığını hissettim. Tam o sırada, görüş alanımın merkezinde Dani Adası'nın o acımasız Lordu’nu elinde devasa baltasıyla gördüm ve aniden başıma inen yeni bir darbeyle her şey karardı; tüm zihnim, intikamım sonsuz bir karanlığa büründü...
-------------------
Kısa ama son derece ağır, kâbuslarla dolu bir karanlığın ardından gözlerimi büyük bir acıyla yeniden açtım. Kendimi hiç ama hiç beklemediğim, yabancı bir zindanda değil, tam aksine bizim kendi gemimizde, kendi kamarama ait o tanıdık yatakta bulmuştum. Bu nasıl olabilirdi?
Hızla neler olduğunu anlamak için ayağa kalkmaya çalıştım ama daha gövdemi yataktan doğrulttuğum an göğsümde, belimde ve sol elimde hissettiğim o keskin, yakıcı acıyla odada inledim. Tekrar yatağa, o yumuşak mindere sertçe düşmemek için bacaklarımdan ve duvardan destek aldım. Önce sızlayan elime baktım; koca bir sargı bezi yığınıyla, alelacele ama sıkıca sarılmıştı. Göğsüme giden parmaklarım aynı şekilde, nefes almamı zorlaştıran kalın bir sargı bandına çarptı. Son olarak ağrının kaynağı olan belime dokunduğumda, orada da derin bir sargı, bitkisel şifacı kokuları olduğunu fark edince derin, çaresiz bir iç çektim. Yavaş, aksayan adımlarla ayağa kalktım ve bu savaştan nasıl sağ çıktığımızı, olan biteni öğrenmek için topallayarak dümene doğru ilerledim.
Abim Dorian, tam da tahmin ettiğim gibi hiçbir şey olmamış gibi dümenin başındaydı. Üstelik keyfi gayet yerinde, neşeli görünüyordu; kısık sesle eski denizci melodileri mırıldanıyor, arada bir de neşeyle gökyüzüne doğru ıslık çalıyordu. Cebindeki seksen Tatrayı düşünüyordu herhalde.
Yanına kadar vardım, elimi ahşaba yaslayıp doğrudan konuya girdim: “Abi... Az önce, o lanet güvertede ne oldu? En son o acımasız Lord’u elinde baltasıyla üzerime gelirken görmüştüm, sonra bir anda etraf karardı, hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Dorian, benim sesimi duyunca ıslık çalmayı kesti, gözlerini hırçın denizden bir an olsun ayırmadan tok bir sesle konuştu: “O lanet Lord orada seni gerçekten epey hırpaladı, neredeyse öldürüyordu küçük korsan. Hatta bir ara öfkesinden gözü öyle bir döndü ki, seni tek eliyle kıyafetinden tutup havaya kaldırdı ve geminin diğer ucuna, o sert ahşap direklere doğru vahşice fırlattı,” diye devam etti Dorian, sesindeki o hırçın ton yavaşça solarak yerini ağır bir suçluluğa bırakırken. “Ama dürüst olmak gerekirse Scarlett, seni asıl tamamen karanlığa gömen, bilincini yitirmene sebep olan şey Lord’un o hamlesi değildi. Lord seni fırlatmadan hemen önce, onun izbandut gibi adamlarından biri arkandan sinsice yaklaştı ve ensene, tam yaşam merkezine o odun gibi sert, acımasız yumruğunu indirdi. İşte o an tamamen bittin.”
“İyi de tüm bunlar yaşanırken, ben orada ölümle pençeleşirken sen tam olarak ne yapıyordun abicim? Bir köşeye geçip, elinde rom bardağıyla beni nasıl hunharca patakladıklarını, bir paçavra gibi fırlattıklarını mı izledin?” dedim, sesimi güvertede martı çığlıklarını bastıracak kadar yükselterek. Gözlerimdeki o yeşil ateş, acımın ve öfkemizin harmanıyla yeniden parıldamıştı.
“Hayır! Hayır tabii ki küçük korsan, saçmalama!” diye atıldı Dorian, savunmaya geçerek ellerini dümenin üzerinden kaldırdı. “O sırada benim de etrafımı sardılar, kollarımı ve bacaklarımı zincir gibi kilitlediler. Beni de acımasızca tuttular ama ben bir şekilde, canımı dişime takarak onların o ölümcül kıskacından kurtulmayı başardım. Yani... Aslında dürüst olmak gerekirse, bunu tek başıma değil, tamamen Noah sayesinde başardım,” dedi abim, o her zamanki gururlu ve kibirli ses tonunu bu kez büyük bir mahcubiyet ve suçlulukla ayarlamaya çalışarak. Gözlerini benden kaçırıp tekrar hırçın sulara dikmişti.
“Pekâlâ, Noah'a olan borcumuzu daha sonra öderiz,” dedim, derin bir nefes alarak göğsümdeki sızıyı dindirmeye çalışırken. “Neyse... Peki ya şu diğerleri? Belimdeki, sol elimdeki ve tam göğsümün altındaki bu derin, yakıcı yaraların asıl sebebi ne, bay çok bilmiş Kaptan? Bunları da mı o izbandut gardiyanlar yaptı?” dedim, acımı öfkeyle maskelemek istercesine gözlerimi ona doğru büyük bir hırsla devirerek.
“Hayır Scarlett... Onlar gardiyanların işi değil. Onlar tamamen Lucien’in, o acımasız White Wake'in tenine bıraktığı ölümcül izler,” dedi Dorian, yutkunarak. Sesindeki ton bu kez buz gibiydi. “Sen o güvertede onun derisine, göbeğinin üzerine kılıç geçirip onu yaralayınca Lord tam anlamıyla küplere bindi, adeta delirdi. Hemen Lucien’i senin başına çağırdı. Lucien ise gözünü bile kırpmadan, o soğukkanlı katil maskesini takarak önce adamlarına seni ters çevirmelerini, sırtüstü yatırmalarını emretti. Sonra elindeki o keskin kılıcıyla sırtını boydan boya, adeta bir harita çizer gibi derinlemesine çizdi. Belindeki o ağır sargının sebebi bu... Ardından, tam o kaosun ortasında, Lord'un adamları seni telaşla, acımasızca diğer tarafa döndürmeye çalışırken yaptıkları ölümcül bir kaza yüzünden, kılıcın ucu tenine saplandı ve tam göğsünün altında o dengesiz, hırçın yarık açıldı. Sol elindeki kesik ise, bayılmadan önce o çeliği durdurmak için çıplak elle namluyu kavramaya çalışmandan hatıra...”
Abim lafını bitirir bitirmez, dümendeki o sarsılmaz duruşunu tamamen bıraktı ve hızlı, endişeli adımlarla hemen yanı başıma kadar geldi. Güçlü ellerini omuzlarıma koydu, gözlerimin en derinine baktı.
“Scarlett... Gerçekten, canın çok yanıyor mu? İyi misin küçük korsan?” diye sordu. Bu kez o her zamanki hırçın Kaptan maskesini tamamen indirmiş, sesindeki o saf, derin kardeşlik endişesini hiçbir şekilde gizleyemez olmuştu.
“İyiyim... Yani, her zamanki kadar iyiyim,” dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak ama bedenim her hareketimde bana ihanet ediyor, sargıların altından taze bir sızı dalgası yayıyordu. Vücudumu daha fazla zorlamanın hiçbir anlamı yoktu. “Ama galiba... Yarının o büyük savaşına ve intikam gününe kadar biraz odama geçip, yatıp dinlenmem gerek,” dedim ve bedenimin tüm sınırlarını zorlayarak, topallayan adımlarımla odama doğru giden o kısa ama benim için şu an kilometrelerce uzun olan rotayı çizdim. Ahşap koridorun karanlığına doğru ilerlerken, zihnimde sadece tek bir isim yankılanıyordu: Lucien White Wake... Tenime kazıdığın her bir çizginin hesabını kanla ödeteceğim.