Kamaramın ağır, deniz tuzuyla yıpranmış meşe kapısını arkamdan tamamen kapatıp odamın loş güvenliğine vardığımda, zihnimdeki intikam uğultularından ve Lucien'in açtığı yaraların o dinmeyen yakıcı sızısından dolayı yatakta boş boş uzanıp acıyı saymaktan daha iyi bir işim yoktu. Bedenim yorgun, ruhum ise öfkeyle doluydu. Masanın üzerinde duran, yılların rüzgarıyla tozlanmış, kenarları aşınmış kadim kitaplardan birine doğru istemsizce elimi uzattım. Deri kapaklı, sayfaları sararmış bu kalın kitabın adı Keleşte idi; yani üzerinde asırlardır korkusuzca yelken açtığımız, dalgaları binlerce denizcinin kanıyla yıkanan bu koca, hırçın diyarın ta kendisi... Sayfaları rastgele, parmak uçlarımı o kurumuş eski kâğıtlarda yavaşça gezdirerek karıştırırken, diyardaki o meşhur ve gizemli on sekiz adanın geçmişte birbirleriyle yaptığı acımasız savaşları, yıkılan asil hanedanlıkları anlatan satırlara adeta gömüldüm, dış dünyayla bağımı tamamen kopardım.
O sırada, sayfaların en alt köşesinde, mürekkebi yer yer solmuş eski bir pasaj doğrudan bakışlarımı üzerine çekti. Satırları okurken içimi kaplayan o ani heyecan dalgasıyla dudaklarımdan dökülen kelimeler, odanın o ağır, sessiz ve rutubetli atmosferinde alçak ama son derece net, yankılı bir tonda döküldü:
“Throm Adası’ndaki kadim bir söylentiye göre, Kraliçe Emz Caramel ’in gözünden sakındığı narin kızı Linda Kavis, tüm Keleşte diyarında ilk ve tek olan asil bir güce, mucizevi bir şifacılık yeteneğine sahiptir. Bu ilahi güç hanedanlık yetkilileri tarafından her ne kadar saklansa ve halktan gizlenerek yalanlansa da aksini ispatlayan, bu büyülü efsaneyi çürüten somut bir kanıt henüz denizlerin hırçın sularında bulunamamıştır. Aynı zamanda, denizlerin azılı ve adı duyulduğunda rıhtımları titreten ünlü yelkencisi Jack Sail’in de adalet yetkililerinden ve kraliçenin amansız gazabından kaçarak bu gizemli Throm adasına sığındığı söylenmektedir. Büyük yelkenci hâlâ fellik fellik aranıyor ve onun kellesini canlı ya da ölü olarak otoriteye teslim edene tam yirmi milyar tatra gibi akılalmaz, krallıkları satın alacak büyüklükte bir ödül vaat ediliyor.”
Okuduğum bu birkaç satırlık gizemli pasaj, zihnimdeki o karanlık dehlizlerde aniden devasa bir ışık yaktı, hırçın kaptanlık planlarımı adeta tetikledi. Eğer her şeyi, ölümü bile göze alıp o Throm Adası’na ulaşabilirsem, hem göğsümdeki ve sırtımdaki o Lucien’den kalan derin, canımı yakan yaralardan sonsuza dek kurtulabilir hem de şu lanet olası hırsız Jack Sail’den eski, hesabı kapanmamış o kanlı intikamı alabilirdim! Zamanında, ben daha denizlerde rüzgârı yeni tanımış toy bir korsanken gemime sinsice, gecenin en zifiri karanlığında arkadan kirli ve şerefsizce bir baskın düzenlemişti; o soygunda tam elli külçe saf altınımı, otuz varilden fazla değerli erzağımı çalmış, en önemlisi de sayamadığım kadar çok sadık, omuz omuza çarpıştığım adamımı gözlerimin önünde acımasızca katletmişti. O gün güverteye akan o masum kanların intikam ateşi içimde tek bir saniye bile sönmemişti.
Elimdeki ağır, deri kaplı kitabı hızla ve büyük bir heyecanla yatağın üzerine fırlatıp topallayan, acıyan bacaklarıma gururla meydan okuyarak dümene, abimin yanına doğru adeta bir rüzgâr gibi koştum. Ahşap koridordaki adımlarım, inancın ve hırsın verdiği o muazzam güçle yankılanıyordu.
“Abi! Hemen, hiç vakit kaybetmeden rota değiştiriyoruz! Yeni istikametimiz, yelken açacağımız yer Throm Adası!” dedim, sesimdeki o bastırılamaz heyecanı ve gözlerimde parıldayan o yeşil intikam ateşini hiçbir şekilde gizleyemeyerek.
Abim Dorian, benim bu odayı titreten ani çıkışım karşısında yüzünde beliren endişeli, merak dolu ve bir o kadar da şaşkın ifadeyle dümenden kafasını kaldırıp hızlıca bana doğru döndü. “Neden Scarlett? Acil, gemiyi veya tayfayı tehlikenin kucağına atacak bir durum mu var? Az önce odana ölü bir adamdan farksız, acı içinde gidiyordun,” dedi, kaşlarını çatarak beni süzdü.
“Hayır abi, tehlike değil, tam aksine büyük bir kurtuluş var!” dedim nefes nefese, dümene ellerimi yaslayarak. “Kitapta okuduğum eski bir söylentiye göre, tüm diyardaki tek gerçek ve mucizevi şifacı kız o adada gizleniyormuş, Kraliçe Emz ’in kızı Linda! Üstelik bizim o azılı, o elleri kanlı eski düşmanımız Jack Sail de oraya, kraliçenin koruyucu gölgesine saklanmış. Geçmişte bize, o şanlı Deed tayfamıza yaptığı o hain, şerefsizce soygunu ve gözümüzün önünde döktüğü kanları çok iyi biliyorsun. Bu fırsat, bu intikam şansı ayağımıza bir daha asla gelmez!”
Dorian birkaç saniye boyunca tamamen sessiz kalıp, dümeni büyük bir güçle kavrayarak derin derin düşündü. Gözlerindeki o "Black Tide" ciddiyeti dalgalarla yarışıyordu. En sonunda, tam da benim ondan duymak istediğim o zekice, keskin çıkarımı yaptı: “Yani... Yani o lanet adaya sağ salim varabilirsek, o gizemli şifacı kız senin bedenindeki tüm bu ölümcül, dikişleri sızlayan yaraları büyüyle, otlarla tamamen iyileştirecek ve artık acı çekmeyeceksin. En kısa yoldan o eski, hırçın korsan gücüne yeniden kavuşacaksın. Jack’ten alacağın o şanlı intikam ve kellesine konan yirmi milyar tatra da bizim ödülümüz olacak, öyle mi küçük korsan?”
“Aynen öyle abi, zihnimi okudun resmen! Tam olarak bunu kastediyorum, her şeyi tek bir seferde çözeceğiz!” dedim, odadaki tüm o kasvetli havayı dağıtarak neşeyle cıvıldayarak.
“Ama çok, ama gerçekten çok dikkatli olmalıyız Scarlett,” dedi abim Dorian. Ses tonunu bir anda ciddileştirip, bakışlarındaki o hırçın lider maskesini geri takarak beni hafifçe küçümseyen, yaralarımı süzen bir tavırla inceledi. “Throm Adası'na ulaşmak, o korunan limana yanaşmak dışarıdan bakıldığı kadar kolay ve pürüzsüz bir iş değil. Oraya varmak için önce tüm diyarın adını anarken bile tir tir titrediği o lanetli Yalvath Adası’nın sisli ve tekinsiz sularından geçmemiz gerek. Tüm Keleşte diyarı çok iyi bilir ki, o karanlık, güneş görmeyen topraklarda acımasız büyücülerin asaları ve kanla beslenen, gecenin koynunda avlanan vampirlerin hükmü sürer. Sen bu yaralı, sargılı halinle, kılıcını bile sallarken zorlanırken orada karşımıza çıkacak yaratıklarla nasıl savaşmayı, o gemiyi nasıl savunmayı düşünüyorsun?”
“Orası bu muazzam planın inan bana en kolay, en çocuk oyuncağı kısmı abicim,” diyerek omuzlarımı dikleştirdim ve ona meydan okurcasına gururla diklendim. “Şimdi hemen odama gider, yaralarıma biraz sakinleştirici Neni çiçeği kremi sürer, üzerini de Emma'nın yardımıyla bolca temiz sargıyla desteklerim, sabaha hiçbir sızım kalmaz. Tabii ne olur ne olmaz, o karanlık ve tekinsiz sulardan geçeceğimiz için bu kez geminin güvertesine normal zamanlardan çok daha fazla, kılıcı keskin ve acımasız adam alalım. Karşımıza neyin, hangi canavarın çıkacağı hiç belli olmaz. Bir de... Tedbiri asla elden bırakmayıp yanımıza rıhtımdan bolca taze sarımsak almayı sakın unutmayalım; tayfadaki her bir adamın cebinde en az bir baş sarımsak bulunmalı. O aşağılık vampirlerin o keskin kokuya zerre dayanamadığını, kanlarının çekildiğini hepimiz deniz efsanelerinden çok iyi biliyoruz. O büyücülerin de elbet bir çaresine, Deed çeliğiyle bakarız!”
Lafımı bitirirken abimin o endişeli, fırtınalı yüzünü tamamen dağıtmak istercesine muzipçe sağ gözümü ona doğru hızlıca kırptım. Dorian, içimdeki bu sönmeyen, acıya meydan okuyan korsan ateşini görünce daha fazla direnemedi; dümene her zamankinden çok daha sıkı, büyük bir hırs ve inançla sarıldı ve göğsünden kopan o gür, tüm güverteyi inleten lider sesiyle tayfaya doğru adeta kükredi:
“Duyduk duymadık demeyin! Rota değişti! Yeni istikametimiz Throm Adası! Yelkenleri rüzgâra göre hemen ayarlayın, demir almaya hazırlanıyoruz!”
-----------------
Throm Adası'na doğru çizilen o yeni, heyecan verici rotaya doğru gemimiz hırçın dalgaları aç kurtlar gibi yararak yol alırken, üzerimdeki o ağır yorgunluğu ve sızıyı atmak adına kendimi hemen banyoya attım. Her şeyden önce, o kanlı Dani güvertesinden kalan kirli havayı, barut ve ölüm kokusunu solumak yerine sıcak bir duş almak bedenime ve hırpalanmış ruhuma çok iyi gelecekti. Kamaradaki banyonun pirinç bataryasını sonuna kadar açtım ve büyük ahşap küveti neredeyse kaynama noktasına gelmiş, dumanı tüten sımsıcak suyla doldurmaya başladım. Suyun yükselen buharı saniyeler içinde banyonun dört bir yanını, o ahşap panelleri kalın bir tül gibi sardı. Suyun içine, bizim Deed adamızın rüzgarlarında yetişen, en sevilen ve en nadide kokusu olan, köpüren Lora çiçeği özlü şampuanı cömertçe boşalttım. Savaşın adrenalininden dolayı elimin ayarı pek olmadığından, zihnim hâlâ çelik sesleriyle çınladığından normalden biraz fazla dökmüş olmalıyım ki, kaynar suyla buluşan şampuan yüzünden küvet bir anda bembeyaz, masalsı köpük dağlarıyla kaplanıverdi.
Banyonun buğulu ve neredeyse göz gözü görmeyen havasında yavaşça üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya başladım. Savaştan sonra, Lord’un o acımasız darbesiyle bayıldığımda üstümdeki kanlı, yırtılmış kıyafetler çoktan değiştirilmişti. Bunu bu koca, tehlikeli gemide benim adıma yapabilecek, mahremiyetime ve kadınlığıma bu kadar saygı duyacak tek bir kişi vardı; o da en yakın arkadaşım Emma’dan başkası olamazdı.
Aynadaki buğulu yansımama bakarak önce üzerimdeki rahat, krem rengi gömleği omuzlarımdan aşağıya doğru, tırnaklarımı etime geçirerek yavaşça sıyırdım; ardından altımdaki dar ama hareket kabiliyetimi kısıtlamayan esnek siyah pantolondan tek hamlede kurtuldum. Ancak kumaşlar tenimden her ayrıldığında, o lanet White Wake'in, yani Lucien’in kılıcıyla sırtımda ve göğsümde açtığı taze yaralar fena halde sızlıyor, etimi yanan bir meşaleyle ateşe veriyormuş gibi yakıyordu. Canımın daha fazla yanmaması, dikişlerin zorlanıp taze kanı güverteye akıtmaması için olabildiğince yavaş, kibar ve nazik hareket etmeye çalıştım.
Adım adım, parmak uçlarımdan başlayarak o bembeyaz, havada uçuşan köpüklerle bezeli sıcak suya girdiğimde, tenime aniden yayılan o yoğun sıcaklık kaslarımı anında gevşetti. Dudaklarımdan banyonun tavanında yankılanan uzun, derin ve rahatlamış bir iç çekiş döküldü. Bu kez iç çekişim günlerdir omzuma binen o ağır intikam yorgunluğundan değil, suyun bana sunduğu saf ve katıksız bir rahatlamadandı. Bu sıcak, Lora kokulu ve köpüklü suyun bedene verdiği o eşsiz hazzı ancak ölümün kıyısından dönüp gerçekten yaşayanlar, o acıyı çekenler ve sırtında düşman çeliğinin izini taşıyanlar bilirdi.
Suyun içinde bedenimi iyice ıslatırken, köpüklerin arasında neredeyse tamamen kaybolmuşken banyonun ağır meşe tahta kapısı ürkek ama son derece tanıdık bir tıkırtıyla çalındı.
“Kimsin?” diye seslendim, sesimi suyun o ahşap kenarlara vuran uğultusunun arasından güçlükle yükselterek.
“Benim Scarlett, Emma…” dedi kapının ardındaki o içimi ısıtan, fırtınalı denizlerde bana her zaman huzur veren asil ses.
“Girebilirsin Emma, kapı açık,” diyerek bu hırçın dünyadaki tek sığınağımı, ruhumu teslim ettiğim kadını içeri davet ettim.
Emma kapıyı hafifçe aralayıp içeri bir gölge gibi süzüldü ve ağır, endişeli adımlarla küvete doğru yaklaştı. Yüzünde derin, kelimelerle anlatılamayacak bir şefkat vardı. “Biraz rahatlayabildin mi bari küçük korsan? Güvertede yaralarını temizleyip sararken her yerinin acımasız çizikler, derin ve kanlı yarıklar içinde olduğunu gördüm... İnan içim gitti, canından can koptu, o gümüş çelik seni benden ayırdı sandım,” dedi gözleri dolarak.
Kahretsin! O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Suya girmenin, o Lora kokusunun verdiği o muazzam hazla, Lucien’in açtığı yaraların üzerindeki o kalın sargıları tamamen, tamamen çıkarmayı unutmuştum! Ani bir korku ve panik refleksiyle küvetin içinde, köpükleri odanın dört bir yanına sıçratarak hızla ayağa kalktım. Fakat o ani ve kontrolsüz hareketimle birlikte, zaten dermanı olmayan başım şiddetle döndü, meşalelerin ışığı birbirine girdi, gözlerimin önü tamamen karardı ve kendimi yer çekiminin o acımasız kucağına, sert ahşap zemine doğru bıraktım. Ancak tam o ölümcül saniyede, tüm fizik ve biyoloji kanunlarını altüst eden kişi Emma oldu. Bir korsan kadar çevik, bir kaplan kadar muazzam bir hamleyle ileri atıldı; beni daha yere çakılmadan o narin ama güven veren güçlü kollarının arasında sımsıkı yakaladı. Bilincim tamamen kapanmamıştı, sadece zehrin, yorgunluğun ve açılan yaraların son kalıntılarıydı; bu yüzden kendime gelmem, gözlerimi yeniden aralamam sadece birkaç saniyemi aldı.
“Scarlett, sen kafayı mı yedin, deli misin sen? İyi misin?” diye adeta üzerime çıkıştı Emma. Korumacı, bir anne kadar endişeli ve sitemkâr tavrı sesindeki her bir titreşimden, nefes alışından okunuyordu. “Daha yeni ölümden döndün, niye aniden yaban kedisi gibi ayağa kalkıyorsun? Daha tam anlamıyla iyileşmedin bile, dikişlerin patlayabilir, seni bir daha toparlayamayabilirdim! Hem sen... Sen o lanet sargılarını neden girmeden önce sökmedin? Bu derin yaralarla, sargı bezleriyle doğrudan duşa girilmeyeceğini sana bu yaştan sonra, bunca savaştan sonra hâlâ ben mi öğreteceğim canım?”
Beni küvetin hemen yan tarafında duran, rutubetten yer yer kararmış küçük ahşap tabureye şefkatle oturttu. Vakit kaybetmeden, bir şifacı titizliğiyle önce sırtımdaki o Lucien'in kılıç darbeleriyle ıslanmış bezlerden başlayarak sargıları yavaşça, milim milim açmaya koyuldu.
“Ah! Emma... Lütfen biraz yavaş ol, canımı gerçekten çok yakıyorsun! Çok hızlı çekiyorsun bezleri, etim kuruyan kanla birlikte kopuyor sandım,” diye sızlandım, acıyla dişlerimi birbirine bastırarak.
“Scarlett, sen de o zaman o kalın sargıları suyun altında iyileşmeden ıslatıp tenine bir yapışkan gibi zamklamayacaktın, şimdi suç bende mi?” diye söylendi, beni azarlarken bile ellerindeki o narin, anne şefkati kokan dokunuşu zerre bozmayarak.
“Ne bileyim... Throm Adası'nın, o yirmi milyarlık ödülün heyecanıyla, bir anlık dalgınlıkla tamamen aklımdan uçup gitmiş, unutmuşum işte,” dedim, acıyla karışık tebessüm ederek. Emma hiç istifini bozmadan, gözlerindeki o odaklanmış, pürüzsüz ifadeyle sargıları tek tek sökmeye, derimi özgür bırakmaya devam etti. Kirli bezler şırıltılarla yere düşüyordu.
En sonunda sıra, vücudumdaki yaraların en kötüsü, en düzensizi ve en derini olan, o Lord'un adamlarının beni döndürürken Lucien'in kılıcıyla düzensizce açtığı göğsümün altındaki o hırçın sargıya gelmişti. Bez, kurumuş kanla birlikte tenimden her ayrılıp etimi gererken acıyla dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiklerim gıcırdadı; dayanmak için tüm irademi, korsan gururumu zorladım. Fakat oradaki yarık düzensiz, hırpalanmış ve parçalı bir şekilde açıldığı için, suyun da etkisiyle hissettiğim o yangın acısı katlanılmaz boyutlara, zihnimi bulandıran bir raddeye ulaşmıştı. Sonlara doğru, ne kadar güçlü durmaya çalışsam da ne kadar gözümü tavana diksem de gözlerimin dolmasına, o Red Wake gururumun kırılmasına engel olamadım. İçimde de bir kırılma olmuştu. Bu kırılma daha çok duygusal idi. Bunun sebebi ailemin intikamını alamamış olmam mı, yoksa Lucien’in bana davranışı mıydı emin değilim. Ne kadar istemesem de ikisi de oldukça ağır basıyordu içimde. Hiç istemesem de Lucien’in beni incitmiş olması içimi parçalamıştı. Sonradan bunları umursamama kararı aldım ama tutamadığım, kirpiklerimin arasından serbest bıraktığım tek bir damla sıcak gözyaşı, yanağımdan aşağı süzüldü, boynumda ıslak ve yakıcı bir iz bırakarak köpüklerin arasında kayboldu.
Sonunda o bizi zehirleyen, canımızı acıtan tüm kirli, kanlı sargılardan tamamen kurtulduğumuzda, Emma’nın da omuzlarımdan tutarak destek vermesiyle kendimi yeniden küvetin o şifalı suyunun içine bıraktım. Kaynar su artık banyonun soğuk, rutubetli havasıyla yavaşça ılımaya yüz tutmuştu; aslında o ilk baştaki kaynar su yaralarıma, kaslarıma çok daha iyi gelecekti ama Emma’yı bu inatçılığımla yeniden kızdırmamak, o güzel yüzünü üzmemek adına sesimi çıkarmadım, halime sessizce razı oldum.
Eğer şu an yanımda duran, yaralarımı temizleyen kişi rıhtımdan birkaç tatra karşılığında tutulmuş normal bir hizmetçi ya da köle olsaydı, muhtemelen kibirli bir sesle suyu derhal tazelemesini, bana daha sıcak su getirmesini emrederdim. Ancak Emma sıradan bir hizmetçi değildi. O, bu koca, acımasız ve kanlı deryadaki, arkamı gözümü kırpmadan dönebileceğim tek gerçek dostum, bu hayatta kalan tek gerçek ailemdi. Küvetin içinde sırtüstü uzanırken sular altında sızım sızım sızlayan yaralarımı, Lucien'in o alaycı bakışlarını düşünmemeye, zihnimi başka diyarlara kaçırmaya çalıştım; ama ben kaçtıkça acı, varlığını daha sert bir şekilde hissettiriyor, kendini bana zorla hatırlatıyordu. En sonunda bu anlamsız direnmeyi bıraktım. Beynimdeki o intikam uğultularını, Jack Sail'in nefretini ve Lucien'in White Wake unvanını tamamen derin sulara gömerek susturdum. Emma’nın elleriyle saçlarıma sıktığı o hoş kokulu Lora şampuanını köpürtürken, parmak uçlarıyla kafa derime yaptığı o narin, adeta bir masal gibi gelen dokunuşların huzuruna kendimi tamamen teslim ettim. Gözlerimi yavaşça kapattım ve Lora çiçeklerinin o büyüleyici kokusunda, dostumun şefkat dolu kollarında huzurla kayboldum...
-----------------
Uzun süren, Lora çiçeklerinin kokusuyla ruhumu yıkayan o şifalı banyonun ardından Emma, rıhtımdan topladığı nadide şifalı otlardan özenle hazırladığı kremi sırtımdaki ve göğsümdeki sızlayan yarıklara narin parmaklarıyla sürdü. Ardından, dikişlerimi koruyacak şekilde bembeyaz, temiz sargılarla bedenimi bir zırh gibi yeniden sarmaladı. Kremin tenime nüfuz etmesiyle birlikte o yakıcı sızım nihayet hafiflemiş, yerini tatlı bir uyuşukluğa bırakmıştı; zaten bu hırçın hayatta sıcak bir duşun ve sadık bir dostun çözemeyeceği çok az sorun vardı.
Kendi kamarama geçip, sargıların üzerinde potluk yapmayacak, beni sıkmayacak rahat, bordo renkli, düz bir kumaştan eşofman takımı geçirdim. Islak saçlarımı omzuma dökerek dümene, abimin yanına doğru hırçın adımlarla yürümeye başladım. Güverteye adım atıp açık havayı soluduğum an, dümendeki abim Dorian beni görür görmez o her zamanki alaycı tavrıyla lafa atıldı:
“Bakıyorum da duş alınmış, Lora kokuları tüm güverteyi sarmış... Üstelik o hırçın kızıl saçlar bile hâlâ sırılsıklam.”
Duyduğu kokuya karşılık ona bakıp hafifçe ve bıkkınlıkla gözlerimi devirdim. “Sen ne kadar üstün zekalı, dâhi bir korsansın ya böyle Kaptan? Bu muazzam çıkarım yeteneği ve dâhi zekâ, bir denizci olarak sana biraz fazla değil mi?” dedim, sesimdeki iğneleyici ve alaycı tonu süsleyerek.
“Neyse Scarlett, benimle dalga geçmeyi, laf ebeliğini bir kenara bırak da hemen sol tarafına, ufuk çizgisine bak,” dedi Dorian. Yüzündeki o alaycı ifade bir anda silinmiş, yerini ciddiyetin o soğuk maskesine bırakmıştı. Parmağıyla sislerin arasındaki o karaltıyı, ufku işaret etti. “Görüyor musun? Yalvath Adası’nı sularına girmek üzereyiz.”
Sözlerini bitirmesiyle birlikte, içimdeki o savaşçı dürtüsüyle bakışlarımı anında onun gösterdiği yöne çevirmem bir oldu. Grinin, siyahın ve yoğun bir sis tabakasının hâkim olduğu, üzerine adeta ölümün gölgesi çökmüş tekinsiz bir kara parçası ufukta, bir canavar gibi belirmekteydi. Adanın kayalıklarına vuran dalgalar bile siyah bir renk alıyor gibiydi.
“Ben o zaman hemen gidip avlanmaya hazırlanayım!” diyerek odama doğru koşar adım seğirttim. Banyonun verdiği o tatlı uyuşukluk anında yok olmuş, yerini tetikte bekleyen bir Red Wake'e bırakmıştı.
Kamarama girer girmez üzerimdeki o gevşek, bordo kıyafetleri tek hamlede çıkarıp fırlattım. Belimi sımsıkı kavrayan, ani hareketlerde beni koruyacak sert, deri bir korse geçirdim üzerime. Altıma ise siyah deriden yapılmış, esnek ve dövüş esnasında rahatça hareket etmemi, taklalar atmamı sağlayan kısa bir etek giydim. Kendi ellerimle demirhanede dövdüğüm o deniz kızı motifli kılıcımın kın kemerini belime sımsıkı doladım ve çeliği yavaşça yuvasına yerleştirdim. Son asil dokunuş olarak da belime Deed Adası’nın ihtişamını simgeleyen, altın işlemeli şık bir kemer taktım. Aynaya baktığımda, artık avını bekleyen bir kraliçe gibiydim.
Vakit kaybetmeden, botlarımın ahşapta çıkardığı sert seslerle dümene geri döndüm. Artık o lanetli karaya ayak basmaya, büyücülerin ve vampirlerin dünyasına sızmaya tamamen hazırdık. Gemi rıhtıma yeterince yaklaştığında, abimin göğsünden kopan gür ve sarsılmaz emriyle devasa demir, zincirlerin çığlıkları eşliğinde gürültüyle denizin karanlık sularına bırakıldı. Gemideki tayfa, plana sadık kalarak dikkat çekmemek adına yavaş yavaş sandallara binerek rıhtımın farklı noktalarına doğru ayrılmaya başladı. Fakat en ön saftaki, adanın kalbine sızacak olan o ana çekirdek ekipte ben, abim Dorian 'Black Tide', kuzenim Ronan, abimin en güvendiği, kılıcı en keskin sağ kolu Noah ve her şeyimi bilen sadık dostum Emma yer alıyordu.
Gemi mürettebatı arasında, Emma’yı sadece benim yanımda dolanan basit bir hizmetçi veya narin bir kız çocuğu olarak gören bazı ahmaklar, kıt akıllılar vardı; oysa Emma, yeri geldiğinde ve çeliğini çektiğinde o adamların çoğundan çok daha iyi, soğukkanlı ve acımasız bir korsana dönüşebilirdi. Bunu çok yakında hepsi anlayacaktı.
Bu tekinsiz, sislerin ardına gizlenmiş adadaki ilk ve en temel amacımız, buranın yerlisiymiş, asırlardır bu karanlıkta yaşıyormuşuz gibi kamufle olmaktı. Bu sayede kasaba sokaklarında yürürken dikkat çekmeyecek, yabancılığımızı, dışarıdan gelen birer korsan olduğumuzu belli etmeyecektik. Plan gereği ilk durağımız gözlerden uzak bir otel olacaktı. Çünkü Yalvath halkı hakkındaki efsaneler doğruydu; gündüzleri ve gecenin ilk saatlerinde otellerde, evlerinde barınır, karanlık tamamen çöktüğünde ise şehrin izbe, yeraltı eğlence mekanlarında alkolün dibine vurup çılgınca, adeta kendilerini kaybederek dans ederlerdi.
Hızlı ve sessiz adımlarla, rıhtımın kuytu köşesinde kalan, gözlerden uzak, tekinsiz bir otel bulup giriş işlemlerini gümüş Tatralarla hallettik. Odalara yerleşir yerleşmez, hedefimizden şaşmamak adına üzerimizdeki kıyafetleri bile değiştirmeden, silahlarımızı pelerinlerimizin altına gizleyerek doğrudan şehir merkezindeki büyük, yeraltına uzanan bir eğlence mekanının yolunu tuttuk. Tabii ki etraftakileri uyandırmamak adına sadece Dorian, Noah, ben, Emma ve Ronan’dan oluşan o çekirdek kadro gitmişti. Tüm tayfayı oraya yığmak, düşman ordusunun ortasında açık bir hedef tahtasına dönmemize neden olurdu.
Mekânın ağır, demir kapısından içeri adım attığımızda yüzümüze çarpan ilk şey, kulakları sağır eden cinsten ritmik bir gürültü, ağır bir alkol kokusu ve içerideki tiplerin yüzünü gizleyen yoğun, tekinsiz bir sis tabakası oldu. Etraftaki insanların tenleri neredeyse şeffaf denecek kadar soluk ve cansızdı; gözleri ise karanlıkta tuhaf bir şekilde parıldıyordu. Adımlarımızı doğrudan bar tezgahına doğru yönlendirip ilerlediğimizde, o soluk tenli, gözlerinde zerre yaşam belirtisi olmayan barmen hemen önümüzde bitiverdi ve buz gibi bir ses tonuyla ne istediğimizi sordu:
“Ne alırdınız efendim? Bu gece sizi ne canlandırır?”
Tabii ki hiçbirimiz, ne kadar susamış olursak olalım alkollü bir içki sipariş etme lüksüne sahip değildik. Ne de olsa tekinsiz, her an bir büyücünün ya da vampirin saldırabileceği tehlikeli bir bölgede, ölümcül bir görevdeydik. Ani bir saldırı anında hiç kimse sarhoş bir korsanın ağır gövdesini taşımak ya da onun alkolden dolayı uyuşmuş refleksleriyle, aptallığıyla uğraşmak istemezdi. Her birimizin eli pelerin altındaki kılıç kabzalarındaydı.
Grubun üzerindeki o gergin sessizliği, bakışları üzerimize çekmeden bozarak öne atılan ilk kişi ben oldum. “Ben bir limonlu soda alayım lütfen,” dedim, yüzüme buranın yerlisiymiş gibi sevimli, sahte ve bir o kadar da rahat bir gülümseme yerleştirerek.
Hemen arkamdan, rolü sabote etmemek adına Emma lafa girdi: “Ben de sade bir soda alayım,” dedi ve barmene hafifçe sırıttı, elini tezgaha yaslayarak.
Ekibin geri kalan, arkamızda birer duvar gibi dikilen erkekleri ise zerre risk almayarak, zihinlerini tamamen açık tutmak adına sadece düz birer bardak soğuk su istedi.
İçeceklerimiz ahşap, lekeli tezgâhın üzerinde barmenin hızlı hamlesiyle belirdiğinde bardaklarımızı parmaklarımızın arasına kapıp, kendimize içeriyi en iyi görebileceğimiz, arkamızı duvara verebileceğimiz tenha bir köşe masası seçtik. İçerisi iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık, duman altı ve tekinsiz, her an hırlamaya hazır tiplerle dolu olduğundan, gözlerden uzak boş bir masa bulmamız en az yirmi dakikamızı almıştı.
Masaya sırtımızı duvara vererek yerleştiğimizde, Emma sabırsız ve heyecanlı bir tavırla masanın üzerine doğru eğildi, sesini müziğin gürültüsü altında ezerek sordu: “Ede... Şimdi asıl plan ne? Bu dumanaltı yerde ne yapacağız, neyi bekliyoruz?”
Emma’nın merak dolu sorusuna, masadaki herkesten, hatta abim Dorian'dan bile önce, o her zamanki soğukkanlı ve sakin ses tonuyla yanıt veren Noah oldu. Bakışlarını bardağından ayırmadan fısıldadı:
“Şimdilik sadece içeceklerimizi yudumlayacak, buranın ritmine ayak uyduracak ve gözlerimizi kırpmadan etrafı gözleyeceğiz. Av ayağımıza gelene kadar sakin kalın.”