İçeriğe geç

Pusula Gözcüsü

Bölüm 2 · 8 dk okuma

Pusula Gözcüsü

Bölüm 2

İstikamet Dani

Bölüme uygun şarkı: League Of Legends- Legends Never Die, Hans Zimmer- Up Is Down, Hans Zimmer-The Kraken

Güneşin ilk ışıklarının kamaramın ahşap çatlaklarından sızıp odayı ve yatağımı yavaşça aydınlatmasıyla gözlerimi yeni güne araladım. Ancak beni asıl uyandıran, gökyüzünün parlaklığı değil, güvertede terör estiren abim Dorian’ın bas bariton ses tonuyla herkese, tüm tayfaya bağıran hırçın sesiydi.

“Hadi ama! Şu koca gemiyi biraz daha hızlı ve özenle süpüremez miyiz? Daha önümüzde aşılması gereken dalgalı denizler, upuzun bir yol var! Yolumuz sandığınızdan çok daha uzun ve tehlikeli!”

Onun bu gürleyen, adeta fırtınayı andıran haykırışına uyanmamak, yatakta tembellik etmek zaten imkansızdı. Yataktan adeta bir yay gibi fırladım. Zihnimdeki intikam ateşi çoktan uyanmıştı. Vakit kaybetmeden üzerimi değiştirmek, yarının o kanlı savaşına hazırlanmak için gardırobumdaki kıyafetlerime yöneldim. Bugün sıradan bir gün değildi; bu yüzden benim için özel olarak terzilerin elinden çıkmış hissi veren, hırçın ruhumla uyum oluşturan tüllü, asil bir elbise seçtim. Oldukça kısa bir elbiseydi; fakat sağ bacağıma hafifçe değerek aşağıya doğru zarif bir dalga gibi sarkan siyah tül parçası, kısalığı harika bir biçimde dengeliyor, bana gizemli bir hava katıyordu. Elbisenin üzerine, hırpalanmış belimi sımsıkı kavrayan, dik durmamı sağlayan deri bir korse geçirdim. Bu sade ama tehditkâr kombini, annemden kalan birkaç parça altın takıyla taçlandırarak tamamladım.

Ardından vakit kaybetmeden odamdan çıktım ve abim Dorian’ın her zamanki gibi heybetle beklediği yere, geminin kalbi olan dümene doğru sert adımlarla ilerledim. Güverte, tayfanın koşuşturmacasıyla kaynıyordu. Abim dümende, gözlerini ufuk çizgisine dikmiş, sert ve tavizsiz bir ifadeyle etrafı, rüzgârın yönünü gözlüyordu. Yanına kadar varıp tam arkasında durduğumda, zihnindeki o ağır düşüncelerden dolayı beni neredeyse fark etmedi bile.

“Abi,” dediğim anda, sesimin tonuyla irkilerek aniden bana doğru döndü. Sert yüz hatları beni görünce bir anlığına yumuşadı.

“Ödümü patlattın küçük korsanım,” dedi, yüzüne nadiren kondurduğu o samimi gülüşle. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. “Bu arada... Üzerindeki kıyafetler epey yakışmış, tam bir Deed lideri gibi duruyorsun.”

Abim yapısı gereği bana pek iltifat etmeyen, sevgisini kelimelerle göstermekten kaçınan hırçın bir denizci olduğu için, bu sözleri üzerine yüzümde beliren istemsiz, gururlu sırıtışı bu kez saklama gereği duymadım. Klasik, didişmeli ama kopmaz bir bağla bağlı olan abi-kardeş ilişkisi işte...

“Neyse, gururumu okşamayı bırak da sana çok önemli bir şey soracaktım,” dedim, ciddileşmeye çalışarak.

“Sor bakalım küçük korsan, kulaklarımı açtım, dinlemedeyim,” dedi, dümeni hafifçe sağa kırarken. Dümenle oynuyordu, ama hareketsiz gemi demir attığı için gitmiyordu.

“Abi... Dani Adası’na doğru gitmek, o külleri yeniden yakmak için tam olarak ne zaman yola çıkacağız? Limandan ne zaman ayrılıyoruz?”

“Güzel ve yerinde bir soru,” dedi Dorian, bakışlarını limanda çalışan tayfalara çevirerek. “Merak etme, birazdan demir alır, o bizi hırsla ve tehditle bekleyen sulara doğru hareket ederiz. Gördüğün gibi herkes son hazırlıklarını yapıyor, erzakları yüklüyor. Şimdi madem sen sorunu sordun, soru sorma sırası bende demektir.”

“Güzel… Sor bakalım Kaptan, çekineceğim bir şey yok.”

Dorian gözlerini doğrudan gözlerime dikti, tek bir kaşını havaya kaldırarak sordu: “Neden o çok övündüğün kılıcını ve kın kemerini yanına almadın, Scarlett?”

Olamaz! Soru tam anlamıyla hiç ama hiç beklemediğim, zayıf olduğum yerden gelmişti. Bu konuya kesinlikle çalışmamıştım; daha doğrusu, intikam ateşiyle yanıp tutuşurken silahımı odada bırakacak kadar her şeyi tamamen unutmuştum! Heyecanımı gizlemeye çalışarak yutkundum.

“Şey… Telaştan odada unutmuşum,” diyebildim sadece.

Abim bu saf halime karşı güvertede yankılanan kısa, alaycı bir kahkaha attı. Ancak saniyeler içinde yüzü tekrar o eski, acımasız ciddiyetine bürünerek konuşmaya başladı: “Hadi, oyalanmayı bırak da git o kılıcını son kez temizle, çeliğini bileyle. Belli ki bugün o asil gümüş uç epey kana batacak, temiz kalmayacak. Kın kemerini beline sımsıkı takmayı da sakın ola unutma!” Bunu dedikten sonra dümenden aşağıya, hareketlilikle çalkalanan güverteye doğru adeta kükredi: “Herkes son hazırlıkları tamamlasın! Demirleri sudan alın, yola çıkıyoruz!” Yeniden bana doğru döndü, göz kırparak, “Küçük korsan, hadi git ve kılıcını kuşanıp hemen gözcü direğine çık. Oradan bize denizin ve rüzgârın son durumunu bildir,” dedi.

Başımı onaylar anlamda sallayıp, rüzgârı arkama alarak hızla gözcü direğinin halatlarına tutundum ve yukarı tırmandım. En tepeye vardığımda serçe parmağımı dudaklarıma götürüp yaladım ve havaya kaldırarak rüzgârın o hırçın yönünü bulmaya çalıştım: Kuzeyden esiyordu. Ardından belimdeki deri kılıftan pirinç dürbünümü çıkarıp gözüme dayadım ve uçsuz bucaksız denizi inceledim; sular hafif dalgalı, altından akıntılıydı. Her şeyi zihnimde ölçüp biçtikten sonra aşağıya, güvertedeki Dorian'a doğru avazım çıktığı kadar bağırdım:

“Deniz hafif dalgalı, akıntı lehimize! Rüzgâr kuzeyden ve hafif esiyor! Hava durumu tamamen açık, yani o lanet adaya doğru yola çıkmak için harika, kusursuz bir zaman!”

Bunu duyan abim, ses telleri yırtılırcasına o beklenen gür emrini verdi: “Yelkenler fora!”

----------------------------

Denizin o sonsuz maviliğini, dalgaların geminin gövdesine vururken çıkardığı o hırçın melodiyi izlemeyi çok sevdiğim için, direkte yaklaşık iki saat kadar hiç kıpırdamadan etrafı gözledim, ufku taradım. Sonunda saatler sonra abimin aşağıdan adımı seslenmesiyle, benim için ayrılan o tepedeki sürenin bittiğini ve aşağı inme vaktimin geldiğini anladım. Halatlardan kayarak güverteye adım atar atmaz, heyecanla abimin yanına doğru koştum; ancak beni gördüğünde yüzünde beliren o hayal kırıklığı ve verdiği tepki yine tamamen beklenmedikti.

“Korsan... Nerede hani o ölümcül kılıcın? Neden belin hâlâ boş?” dedi, kaşlarını çatarak ve sesini överek.

Hayır! Olamazdı! Tekrar, tamamen unutmuştum. Gözcü direğindeki o sonsuz manzara zihnimi öyle bir büyülemişti ki silahım yine aklımdan uçup gitmişti. Ama bu defa da dürüst davranıp "Yine unuttum abi," dersem, Dorian bu gevşekliğime gerçekten çok kızar, beni orada, güvertede kürek çekenlerin ve tüm tayfanın önünde rezil rüsva ederdi. Saniyeler içinde hızlı düşünmem, zekice bir yalan bulmam gerekiyordu. Ve işte, korsan zekâm imdadıma yetişti!

“Çünkü,” dedim, ses tonumu olabildiğince rahat, kendinden emin ve umursamaz tutmaya çalışarak. “O ağır kın kemeri belimi çok fazla sıkıyor ve hareket ederken ahşapta çok fazla ses çıkarıyor. Eğer şimdiden, daha düşmanı görmeden onu takıp kendimi yorsaydım uyuşuklaşacaktım. Ne sen ne de ben uyuşukluktan, hantallıktan nefret ederiz, değil mi abicim? O yüzden savaşa yaklaşana kadar ağırlık yapmasın diye takmadım.”

Abim gözlerimin içine bakarak bıyık altından gülümsedi. “Pekâlâ, bu seferlik bu zekice uydurulmuş yalanını yemiş gibi yapıyorum,” dedi, alaycı bakışlarını üzerimden çekmeyerek. “Neyse, şimdi laf kalabalığı yapmayı bırak da hemen odana git ve o kılıcı üstüne tak. Bir daha unutursan sonu senin için hiç iyi olmaz. Kılıçların acımasızca çekildiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir savaşın tam ortasında çelikten yoksun kalırsan, düşmanının karşısında av olmayı bekleyen bir aptaldan farksız olursun.”

Son söylediği o "aptal" lafına acayip sinir olduğum için omuzlarımı sertçe silktim. O sırada rüzgârdan dolayı alnıma düşen inatçı kızıl buklemi sert, öfkeli bir nefesle yukarı doğru üfleyerek geriye attım. Abime gözlerimi devirip arkamı döndüm ve koridordaki odama doğru sert adımlarla ilerledim. Kılıcım, odamın en sevdiğim, en karanlık köşesinde; cam bir koruma dolabının içinde, altın kakmalı bir tepsinin üzerinde adeta bir kraliçe gibi asilce duruyordu.

Odama girip cam dolabın kapağını yavaşça açtım. Kılıcın o kendine has metalik, soğuk kokusu, uzun süredir kapalı ve havasız alanda beklediği için iyice yoğunlaşmış, keskinleşmişti. Kapak açılır açılır açılmaz odaya aniden yayılan bu keskin koku yüzünden istemsizce yüzümü buruşturdum; aslında bu kokuyu, ölümün kokusunu çok severdim. Muhtemelen uzun zamandır bu kokuyu bu kadar saf ve yoğun hissetmediğim için burnuma ilk başta ağır, sarsıcı gelmişti.

Masadan elime temiz, beyaz bir bez aldım. Kılıcı o deri kaplı kabzasından narince, sanki kutsal bir şeye dokunuyormuş gibi kavrayıp havaya kaldırdım. Bezle, son derece kibar, yavaş ve ince dokunuşlarla üzerindeki toz zerrelerini silmeye başladım. Kılıcın gümüş ucu, odamın küçük penceresinden içeri sızan parlak güneş ışığının altında, bezin her dokunuşuyla daha da parıldıyor, adeta kana susadığını haykırıyordu.

Kılıcım, piyasadaki diğer ağır ve kaba korsan silahlarına kıyasla biraz daha hafifti, daha zarifti; çünkü onu rıhtımdaki demirhanede kendi ellerimle, her bir çekici örse vurarak özenle yapmıştım. Üzerinde, namludan kabzaya doğru ince ince işlenmiş, zarif ama bir o kadar da ölümcül bir deniz kızı figürü bulunuyordu. Bu motifi gecelerce, mum ışığında uğraşarak teker teker ben kazımıştım. Aslına bakarsanız, uzun zamandır kendi kılıçlarımı kendim üretiyordum. Çünkü benim minyon boyuma, ince bilek yapıma tam uyacak, savurduğumda havayı bir jilet gibi kesecek kılıçlar bizim kaba saba adamızda pek üretilmezdi, hatta hiç üretilmezdi. Onlar sadece devasa baltalardan anlarlardı.

Sonunda o ağır kın kemerini belime sımsıkı bağladım ve kılıcımı yavaş, ritmik bir hareketle yuvasına geçirdim. Çeliğin kının içindeki o gümüş yuvasıyla buluşurken çıkardığı o ince, tiz metalik ses kulaklarımda çınladı ve adeta içimi hazla titretti. İstemsizce dudağımın sağ kenarı yine yukarı doğru kıvrıldı. İşte o güç hissi, o benzersiz haz... Başka hiçbir şeyde yoktu bu dünyada, buna canım üzerine yemin edebilirdim. Belki de gelecekte olacaktı ama ben henüz o hazzı, bir erkeğin ya da başka bir gücün vereceği o hazzı tadacak bir şey yaşamamıştım.

Kılıcımla bütünleştiğimi hissederek odamın ağır, meşe tahta kapısını hafifçe araladım. Kapının uzun zamandır yağlanmamış olan tiz gıcırtısı odada yankılanıp kulaklarımı tırmaladı. Ancak kapıyı tam ileri doğru itip çıkacakken, sağ el elimin işaret parmağına ansızın batan keskin, yakıcı bir acıyla yerimde irkildim.

Gemi eskiydi ve kapı düzgün zımparalanmadığı için elime tahtadan kopan kalın, kıymıklı bir parça batmış ve parmağımı saniyeler içinde kanatmıştı. Şansıma, etime saplanan o kıymığın arkası dışarıda kalacak kadar uzundu da çıkarması çok zor olmadı. Sol elimin parmaklarıyla kıymığın ucundan sıkıca tutup, dişlerimi sıkarak tek bir hamlede geriye doğru çektim. Çekerken etimin yırtıldığını hissettiğim o keskin sızı yüzünden yüzümü buruşturdum. Canım yanmıştı çünkü kıymık hem tahmin ettiğimden daha kalın hem de derindeydi; taze kan parmağımdan aşağıya doğru süzülüyordu.

Eğer benim yerimde, saraylarda büyümüş çıtkırıldım, narin bir asil kız olsaydı, muhtemelen bu küçük kan damlasını görünce oturup hüngür hüngür ağlar, parmağına yirmi kat yara bandı yapıştırılmasını isterdi. Hatta belki de panikle geminin şifacısına koşar, çığlıklar atarak pansuman yaptırırdı. Bense parmağımdan sızan o sıcak, kırmızı kanı doğrudan dilimle yalayarak tek bir hamlede temizledim. Ağzımda paslı, metalik ve hafif ekşi bir kan tadı kaldı. Ama bu benim için zerre sorun değildi; en azından benim gibi bir savaşçı için.

Açıkçası parmağımdaki bu küçük, önemsiz sızı, hayatım boyunca çektiğim o devasa, ruhumu kavuran acıların yanında hiçbir şeydi, koca bir hiçti! Yani... Eğer henüz beş yaşındayken anne ve babanız gözlerinizin önünde, ölümcül ve kanlı bir korsan savaşında can vermediyse... Dört yaşınızdan beri elinizde oyuncaklar yerine ağır kılıçlarla büyüyüp acımasız bir korsan olmak için her gün dövülerek eğitilmediyseniz ve defalarca denizlerde ölümden dönmediyseniz, parmağınıza batan bu küçük tahta parçası size çok büyük, aşılmaz bir acı gelebilirdi. Ancak minyon bir saray prensesiyseniz, her gün önünüze gümüş tepsilerde farklı yemekler geliyor ve eliniz sıcak sudan soğuk suya değmiyorsa, parmağınıza batan bu kıymık sizin için dünyanın sonu, kıyamet demekti. Ama ben bir prenses değildim; ben denizlerin kan kırmızısı Red Wake'iydim! Benim namım ardında kırmızı iz bırakan Red Wake!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.