Deniz o gece, hırçın dalgaların aksine olağandan çok daha sakindi; adeta fırtınadan önceki o tekinsiz, ölümcül sessizliğe bürünmüştü. Gökyüzündeki zifiri karanlık, suların derinliklerine yansıyor ve sonsuz bir boşluk hissi yaratıyordu. Bense geminin en yüksek noktasına, rüzgârın göğsüme sertçe değen gözcü direğine zamandan uzaklaşma vaadiyle etrafı gözlüyordum. Yukarıdan bakıldığında deniz, dalgalar ve rüzgârın birleşimi, kulaklarımda sessiz ama huzurlu bir uğultu gibi yankılanıyordu. Bu savaşçı evrende kendimi güvende hissettiğim nadir anlardan biriydi bu.
Ancak bu huzur uzun sürmedi; havadaki o görünmez dengede ani bir farklılık, tekinsiz bir kıpırdanma belirdi. Dakikalardır tenimi okşayan esinti, aniden yön değiştirerek yüzüme sert, neredeyse tokat gibi çarpan bir soğuklukla esti. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Anladım… bu diyarın ve denizlerin bana fısıldadığı o gizli uyarıyı anında anladım. Rüzgâr, o hırçın esintisiyle bana yarının ne kadar sert, ne kadar kanlı ve acımasız geçeceğini resmen önceden anlatıyordu. Çünkü Dani Adası’na tam on üç yıl önce yapılan o karanlık, kanlı saldırının külleri, belki de yarın sabah ilk ışıklarla birlikte tekrar alev alıp yanacaktı; ya da tam aksine, bu sert rüzgâr o külleri tamamen havaya uçuracak ve bir daha asla geri gelememek üzere farklı, bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen diyarlara dağıtacaktı.
Fakat zihnimdeki tüm bu felaket senaryolarına rağmen, içimde her şeyden, tüm korkulardan önce sadece tek bir düşünce doğuyordu: Anne ve babamın vahşice dökülen kanlarının intikamı... Bu düşünce damarlarımdaki kanı yakarken, karanlığın ortasında yüzümde beliren o vahşi, kararlı sırıtışı kendimden bile saklamaya çalışıyordum. Gözlerimi ufuk çizgisine diktim. Ailemin o trajik ölümü, bana bu hayattaki en acımasız gerçekliği çok genç yaşta öğretmişti; bu dünyada hiçbir şeyin, hiçbir zaman senin istediğin gibi pürüzsüz gitmeyeceğini... Ancak pes etmemiştim. Denizlerde kazandığım her zorlu savaş, hayatta kalabilmek için her saniye çabalamam gerektiğini fısıldamıştı bana. Tüm yaşamım, aldığım darbelerle olgunlaşmıştı. Ve son olarak abim Dorian… Onun varlığı, her ne kadar hırçın olsa da bana en zifiri karanlığın, en büyük karamsarlığın içinde bile her zaman tutunacak bir umut ışığı olduğunu öğretmişti.
“Yarın…” dedim, sesim gecenin uğultusunda kısık ama çelik kadar net, keskin bir tonla yankılandı. Sağ dudağım, zihnimdeki intikam planlarının getirdiği hazla istemsizce yukarı doğru kıvrıldı. “Yarın, o büyük intikam günü olacak.” Mimiklerimi, yüzümdeki o soğuk maskeyi hiç bozmadan yavaşça oturduğum direğin tepesinde ayağa kalktım. “Ailem için... Döktükleri her damla kan için büyük bir gün!” diye neredeyse zindanı andıran geceye bağırarak mırıldandım.
Gözcü direğinin halatlarını sıkıca kavrayıp, dümende nöbet tutan abim Dorian’ın yanına gitmek için aşağıya doğru süzüldüm. Ayaklarım ahşap güverteye bastığında adımlarımı dümene doğru yönlendirdim. Abim ile aramızda tam dört yaş vardı. Küçüklüğümüzden beri liman meyhanelerinde ve gemi güvertelerinde bizim hakkımızda hep aynı şey konuşulurdu; benim ona zerre kadar benzemediğim… Dorian’ın anneme benzediğini söylerlerdi; ne kadar da haklılardı. Abim, annemin o asil, yumuşak ve şefkatli hatlarını taşıyordu yüzünde. Ben ise babamın o sert, hırçın ve fırtınalı çehresine sahiptim. Bu, denizlerdeki hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, aynaya her baktığımda yüzüme çarpan mutlak bir gerçekti.
Dorian’ın yanına varmam uzun sürmedi ama yaklaştıkça havadaki ağır rom kokusunu aldım. Biraz değil, epey içmişti galiba. Alkolün etkisiyle tamamen sarhoş olmuştu; o her zaman düşmanlarına korku salan sert, keskin yüz hatları gevşemiş, adeta yumuşak bir hamura dönmüştü. Dümeni bile zorlukla tutuyordu. Ama iyi ki limandaydık, bu sayede dümeni hareket ettirmemiş, ahşap cilalı dümeni sadece sıkıca kavramış parmaklarıyla yanına konulan ahşap bir sandalyede oturuyordu.
“Sen gizli gizli içiyor muydun ya?” dedim, sesime alaycı ve iğneleyici bir ton katarak. Dudağımın sağ tarafındaki o meydan okuyan kıvrılma hâlâ yerini koruyordu.
“Scarlett… Sarhoş olabilirim, evet, bunu kabul ediyorum ama…” Dorian, sol elini havaya doğru ağır çekimde kaldırarak, parmaklarıyla bana susmamı ve daha fazla konuşmamayı emretti. Göz kapakları neredeyse tamamen kapanmak üzereydi. “Hâlâ seni gayet net duyuyorum… Ve lanet olası acayip bir uykum var,” dedi. Cümlesini bitirir bitirmez, dümenin başından ayrılıp ani bir hamleyle ayağa kalkmaya çalıştı. Ama kalkmasıyla, dengesini tamamen kaybederek büyük bir gürültüyle güverteye, yüzüstü kapaklanması bir oldu.
Onun bu devasa ve komik halini görünce sessizliği bozarak aniden sessiz güvertede neşeli bir kahkaha patlattım. “Ay, duysan ne fayda be abicim? Ayakta bile duramadıktan, kendi bacaklarına hükmedemedikten sonra duyduklarının ne anlamı var?” diye takıldım. Yanına varıp elinden sıkıca tuttum ve onu yukarı doğru çektim. Ama cüssesi o kadar ağırdı ki, kaldırmama rağmen hâlâ sarhoşluğun etkisiyle sağa sola yalpalıyor, dengesini bir türlü sağlayamıyordu.
“Gel bakalım benim koskoca, sarhoş ama her şeyi duyabilen dahi abim…” diyerek omzunun altına girdim. Kalın kolunu kendi omzuma doladım ve vücudumdaki tüm gücü bacaklarıma vererek onu güvertedeki kaptan odasına doğru yavaş yavaş sürüklemeye başladım. Ağır adımlarla odasına vardığımızda, daha fazla dayanamayıp onu direkt yatağının üzerine, kıyafetleriyle bıraktım. Dorian yatağa düşer düşmez derin bir uykuya dalarken, ben odanın kapısını sessizce kapatıp kendi odamın yolunu tuttum.
Kendi kamarama girdiğimde odadaki o tanıdık ahşap ve deniz kokusu beni karşıladı. Masanın üzerinde duran cam sürahiden bir bardak soğuk su doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürüp, koca bir yudum aldım. Acele etmeden, suyun boğazımdan geçişini hissettiğim ve odanın sessizliğinde o yutkunma sesini duyduğum o anda, gözlerim duvarda asılı duran büyük, gümüş çerçeveli aynaya kaydı. İçimde tuhaf bir ürperti belirdi. Belki de bu gece, bedenimi son kez bu kadar sağlıklı, bu kadar bütün ve eksiksiz göreceğim son saat dilimiydi; çünkü yarın bizi ölümün kolları bekliyordu.
Üzerimdeki ağır güverte kıyafetlerini tek tek çıkarıp, tamamen ayna karşısına geçtim. Gözlerimi kendi yansımama diktim. Parmak uçlarımı tenimde gezdirerek önce belimin kıvrımını, ardından da geçmişteki o acımasız savaşların hatırası olan, göğüslerimin hemen altında duran o küçük ama derin olmayan beyaz çizikleri, yara izlerini inceledim. Bakışlarımı aşağıya doğru kaydırıp bacaklarıma baktım; neyse ki buralarda daha az çizik ve darbe izi vardı. Yok demiyorum, kesinlikle vardı ama göbeğime ve göğsümdeki o derin kılıç ve kırbaç izlerine kıyasla çok daha az sayıdaydı. Her bir yara, denizlerde nasıl hayatta kaldığımın birer madalyası gibiydi.
Aynadaki yansımama bakmayı bırakıp, dolaptan kendime rahat, ince bir takım çıkardım ve üzerime geçirdim. Odamın köşesinde duran yatağıma doğru yavaş, yorgun adımlarla ilerledim. Ağır yorganı kaldırdım, yatağın kenarına oturdum. Bacaklarımı yavaşça yatağın içine doğru uzatıp üstümü sıcak yorganla sıkıca örttüm. Zihnim yorgunluktan bulanıyordu ama uykuya dalmadan hemen önceki o son saniyelerde, yarın şafak söktüğünde karşımda düşman olarak kimleri görebileceğimi düşünmeye başladım: O ukala, mavi kafalı Lucien White Wake mi gelecekti? Yoksa adanın acımasız Lordu mu çıkacaktı karşıma? Belki de her şey göründüğünden çok daha karmaşık olacaktı. Gözlerimi kapatırken zihnimde sadece intikamın o soğuk nefesi ve yarının getireceği bilinmezlik vardı. Başımı yastığa gömdüm ve kendimi karanlığa bıraktım...