İçeriğe geç

Pusula Gözcüsü

Bölüm 20 · 4 dk okuma

Pusula Gözcüsü

Bölüm 20

İhanetin Külleri

Gece uykumun en derinlerindeyken bir çığlık sesi ile irkildim. Yataktan fırlarken ki hızlı hareketlerim nedeniyle sarsılan Lucien de uyanmıştı.

Bana bakan meraklı gözlerine karşılık vermeden odanın kenarına attığım kılıç ve hançerlerden birkaç tanesini aldım ve odadan temkinli adımlarla çıktım.

Bu sırada Lucien’in de beni takip ettiğini fark ettim.

“Nereye gidiyoruz Gözcü?”

“Bir çığlık sesi duydum.” Sesimi olabildiğince sessiz tuttum.

Sonra konuşmamızı bölen bir çığlık sesi daha duyuldu. Hızla odaya koştuk ama kahretsin ki oda Emma ve Noah’ın odası idi.

Birkaç saniye durduk ve odadan bir çığlık daha kopunca kapıya sert bir tekme attım. Karşımdaki manzara karşısında şok olmuştum ama hislerimde haklı olduğumu anladım.

Karşımda yerde kanlar içerisinde yatan Emma ve elinde kanlı iki tane hançer tutan, yüzünde iğrenç bir sırıtış bulunduran Noah vardı.

Kaşlarım hızla çatılırken bir hançer çektim -çekerken bazı silahlarım yere düştü, ama önemsemedim- çektiğim hançerle direk Noah’ın üzerine atıldım.

“Sen bunu nasıl yaparsın! Sen onun hisleriyle oynadın!”

Benim atılmamla elbisemin saten kumaşı havalandı ama onu önemsemeyecek kadar sinirliydim ve hırçındım.

Noah’a salladığım hançer darbeleri bir yana odaya doluşan kişiler bir yana.

Bazıları beni durdurmaya çalışırken, bazıları bir şifacının derdindeydi.

Sadece savurdum.

Bana gelen her darbeye savurdum.

O bir yalancı, o bir pislikti.

O sırada odada Vanya, Ronan ve Dorian’ın sesleri herkesin sesini kapattı.

Vanya gördüğü manzara karşısında yere düşen silahların arasından bir hançer kaptı ve Noah’ın üzerine nişan alıp fırlattı.

Uyku mahmuru da olsa, dinç kafa da olsa o çok iyi bir suikastçıydı ve fırlattığı hançer Noah’ın sırtını buldu.

O darbe ile sarsılan Noah’a fırsat bulmuşken aynı Emma’ ya yaptığı gibi kalbinin tam ortasına elimdeki hançeri saplayıverdim.

Bu iki darbeyle kendini yerden bulan Noah oracıkta kan kaybından ve kalbindeki hançerden can verdi.

Öldüğünden emin olduktan sonra hızla Emma’nın yanına koştum.

Dört yerinde bulunan hançer izleri ile bir yandan yaralarını tutuyor, bastırıyor ve kan kaybetmek istemiyordu ve bir yandan da duyduğu acı ile inliyor odayı dolduruyordu.

Göz altları göz yaşlarıyla nemlenirken, dudakları çığlıkları ile kuruyor ve çatlıyordu.

Sarı dalgalarının uçları kanın o vahşi kırmızısına bulanırken, saç dipleri terden sırılsıklamdı.

Sarıldım. O kanlar içinde olan bedenini kollarımla sardım. Ben onu sararken tüm motel bu odaya toplanmış bu ihanete bakıyordu.

“Sakın ölme Emma!” alnına bir öpücük bıraktım.

“Sakın ölme!” başımı yukarıya kaldırdım. Göz yaşlarımın gelmesini istemiyordum. Çünkü biliyordum. Emma ölmeyecekti.

Sonra beyaz saten geceliğime baktım. Üstü ihanetin kanlarıyla kırmızıya boyanıyordu.

Ben bedenini sararken bir şifacı geldi ve orada kollarımdan aldı Emma’yı.

Hızlı bir pansumanın ardından bir kişi girdi odaya.

“Çekilin, ben onu iyileştirebilirim!” herkes kapının ardındaki kişiye baktı. Göz yaşlarımdan dolayı buğulanmış gözerimi ovdum ve tekrar kapının ardına baktım.

Bir saniye! Bu… bu… bu Linda Kavis! Diyarda tek şifacı yeteneğine sahip kişi.

Hızla Emma’nın yanına geldi ve ellerinden çıkan yeşil renkli kıvrımlı çizgileri Emma’nın yaralarına tuttu.

Mucizevi bir şekilde Emma’nın yaraları oracıkta kapandı.

Ben hayranlıkla kıza bakarken Emma’nın yaralarını saniyeler içinde iyileştirdi.

“Sen… gerçeksin!”

“Tabii!” dedi ve devam etti.

“Duydum ki benim peşime düşmüşsün Scarlett Red Wake, yani Pusula Gözcüsü.” Bir saniye o da biliyordu. Pusula gözcüsünü o da biliyordu.

“Bunu duyunca ben de senin peşine düşme kararı alım. Ama bir şey fark ettim, çok kararsızsın. Sürekli rota değiştirdin durdun. En sonunda seni burada yakaladım ve Emayı görünce yardım ettim.”

“Ben… ben…” gözümden düşen bir yaş ile cümlemi tamamladım. “Çok teşekkür ederim!” resmen haykırdım. Teşekkürümün, minnettarımın sesiydi bu ses.

Kızın toz pembe elbisesi çiçeklerle doluydu ve korse kısmı biraz kan olmuştu. O bir prensesti. Saçları simsiyahtı ve örgülüydü. Aynı annesi Emz gibiydi. Simsiyah saçları ve bembeyaz teni ile kırmızı dudaklara sahipti. Ona rağmen elbisesi ile bir bütünlük sağlıyordu.

Bu güzel prensesin karşısında salya sümük ağlıyordum ve benden iğrenmesini bekliyordum çünkü üstüm kan kokuyor, burnumdan sümükler akıyor, gözlerim uykusuzluk nedeniyle kıpkırmızı, ağzımdan salyalar akıyordu. Ama tüm bunlara rağmen bir anda kollarını bedenime doladı.

Şaşırdım.

‘Iyy… herkes sana acıyor ve iğrençsin!’ bir kez öğürdü.

Önemsemedim. Sadece bana sarılan kollara tutundum ve iyice hıçkırarak ağladım.

“O… Emma iyi mi?”

“Onun bir süre dinlenmesi iyi olabilir ama şu an iyi durumda.”

Başımı salladım ve kollarından ayrıldım. Ve Emmaya döndüm, kızın dudakları o tatlı pembeliğinden eser kalmamış, bembeyaz ve kuruydu. Gözleri kapalıydı ama hala yaşadığını belli edercesine boğazı aldığı zor nefeslerle hareket ediyor arada bir hırıltılar çıkıyordu.

“Neyse,” dedi ve ayağa kalktı. “Ben artık gideyim. Arkadaşınız için üzgünüm.” Dedi ve kapıya yönelip yürüdü.

Ardından yaşlı gözlerimle onun gidişini izledim.

Kapıdan çıktığı gibi tekrar beni iki kol sardı. O kolları damarlarından tanıdım, Lucien.

Kollarını ellerimle kavradım. Tüm damarlarını hissediyordum, güvendeydim.

Yavaşça ayağa kaldırdı bedenimi ve bir kolumu onun ensesine dolar vaziyette kendi odamıza yürüdük.

Hem ağlıyordum, hem yarıya kadar sıyrılmış ve kanlarla boyanmış saten kumaşı tutuyordum.

Odamıza vardığımızda Lucien giymem için kendi pijamasını verdi ve arkasına dönüp kendi kıyafetlerine yöneldi, giyindi.

Ben giyinince o da giyinmişti ve yavaşça yatağın örtüsünü açıp yatmamı işaret edince yatağa geçtim. Yatınca üstümü örttü ve yanıma uzandı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.