Uzun yolun ardından bir kara parçası göründü. Hızla güverteye bağırdım.
“Kara göründü!”
Herkes dümene toplandı ve ileri doğru baktılar.
“Evet hadi silahlarınızı kuşanın. Unutmayın Kılıçların acımasızca çekildiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir savaşın tam ortasında çelikten yoksun kalırsan, düşmanının karşısında av olmayı bekleyen bir aptaldan farksız olursunuz!”
Bu söylediğim kelimeleri duyan abim yüzüne gururlu bir tebessüm yerleştirdi çünkü onun kelimelerini kullanmıştım.
Bunu dememle beraber herkes kılıçlarını, hançerlerini, tabancalarını kontrol etti.
Limana yaklaşınca atladım. Benimle birlikte ekip de atladı. Artık güneş doğmuştu. Nysaria ile Grakon yakın olduğundan dolayı toplam iki saat civarı sürmüştü yol.
Ekibe bir kez baktım. Herkes son yolculuk olduğundan dolayı mutluydu ama biraz da gerginlik vardı. Bir kişi dışında…
“İyi misin, Vanya?”
“Sayılır.” Sesi düzdü.
“Sebebini söyler misin?”
İlk defa bu kadar endişeli, korkak ve çaresiz anını yakalamıştım.
“Scarlett, biliyorsun ben Malkor adasındanım ve tekrardan biliyorsun ki şu an Grakon’ dayız.” Bir iç çekti ve devam etti.
“İsim savaşından sonra ilk defa Grakon’ a geliyorum ve… ve tekrar bir savaş olacakmış gibi geliyor. Kendimi güvende hissetmiyorum.”
“Anlıyorum,” tam devam edecektim ki Vanya atıldı.
“Ben sana fazla açıldım. Hadi şu lanet adaya gidelim. Ha bu arada sana bunları söylemem seni sevdiğim anlamına gelmez.” Dedi ve önüme geçmeye çalıştı. Sinirlendiğim için iyice topuklarımı vurdum ve Vanya’nın öne geçmesini önledim.
Limana inmemizle beraber şehir merkezine indik. Orada ufak bir bara girdik.
“Hoşgeldini. Ne alırdınız?”
“Ben bir soda alayım.” Dedim.
“Bende aynı şekilde.” Dedi Emma.
“Ben limonata alayım.” Bunu sipariş veren Vanya oldu ve kalanlar da aynı şekilde sipariş verdi.
Herkes içeceklerini yudumlarken söze Lucien girdi.
“Vanya artık bize de söyler misin?”
“Neyi?” diye cevap verdi ve aynı zamanda limonatanın buzlarını pipetini hareket ettirerek eritiyordu.
“Niye Vespera’ya gittiğimizi?” sesi hala soru işaretleri doluydu. O sırada onu dinlerken aynı zamanda limonatasından bir fırt çeken Vanya içeceğini yudumlayınca dudaklarını pipetten çekti ve Lucien’i cevapladı.
“Bakın arkadaşlar hepimiz Vespera nın tehlikeli olduğunun farkındayız. Orada ne olduğunu az kişi biliyor ve…” sözü getiremeden sustu. Bir iç çekti ve tekrar konuştu. “Aman ya… zamanı gelince öğrenirsiniz.” Dedi umursamazca.
İyice tüm sinirim damarlarım yoluyla tüm bedenime yayıldı. Bu umursamazlığı tüm bedenime sinirle işledi ve en sonunda gözlerimi ona diktim. Sert, hiç yumuşak olmayan bakışlarım onun her hareketini ince ince analiz etti. Herhangi bir hareketinde bağırmaya hazırdım. Bir savaştaydım ve yayım iyice gergindi. Düşmanımın yapacağı bir hareket oku serbest bırakıp özgürlüğü selamlamasına bağlıydı.
Sözü bitirdi ve cam bardağın pipetini çıkarıp masaya bıraktı, bardağı kafasına dikti, hızlı yudumlar ile aynı hızla bitirdi. Limonata bittiğinde bardağı masaya sertçe indirdi. Sonra ağzını koluyla sildi ve ayağa kalkıp çıkışa ilerledi.
Anladım ki oku özgür bırakma zamanı, umursamaz kızın ardından seslendim. “Vanya!” sodayı masaya olabildiğince sert bir şekilde vurdurdum. Vurma etkimle soda iyice köpürdü. Çıkan o gürültüler sebebiyle herkesin meraklı gözleri üzerimizdeydi. Herkes bana bakıyordu ama bir kişi hariç. Tekrar seslendim. “Buraya gel çabuk.” Ayağa kalktım, hala bakmıyordu.
İyice sinirlenmiştim. Topuklarımı bazı yerleri çürümüş ahşaba vurarak yanına ulaştım. Dışarıya çıkmıştık.
“Nereye gidiyorsun?” hala bana dönmeyişi sinirimi bozdu ve bir hançer çektim. Ani hareketim beklenmedikti ama Vanya da hızlıydı veya tahmin etmiş gibi duruyordu.
Vahşice.
Çok zamansız konuşan iç sesim gene geride durmadı ve yerli yersiz konuştu.
‘Kendinden o kadar emin olma, o akıllı bir suikastçı sense aptal bir korsansın.’
“Aptal korsan ha?” dedim sadece kendi duyabileceğim şekilde ve Vanya’yı izlemeye koyuldum.
Hançerimin üstüne hafifçe ardına döndü. Yüzünün yanında bir hançer gölgesi oluştu. Anlaşılan kızıl benden önce davranmıştı veya bunu tahmin etmişti. En sonunda yüzünün tamamını bana gösterdi ve dövüş pozisyonuna geçti. Bunun üstüne anladım ki ufak bir düello yapacaktık.
İşte bu daha da vahşi bir davranıştı.
‘Arkadaş dediğin bile senin canını almaya hazır.’ Koca bir kahkaha attı.
“Kes.” Gene sadece ben duydum.
Hemen pozisyon aldım ve ilk darbeyi savurdum. Ustalıkla karşıladı. Sonra bu sefer o bir hançer savurdu. Onun bu hırçın saldırısına hançerimi çarparak karşıladım. Çarpışmanın ardından metal sesi yankılandı. Etrafımıza biraz insanlar doluşmaya başladı ama sahne bize aitti.
Onun saldırısına karşılamama siniri bozulmuş gibi üzerime iyice yürüdü. Ayak uydurdum ve geri geri sürüklendim. İlerlerken sırtım sertçe duvara çarptığında irkildim.
“Bize her şeyi açıklamak zorundasın Vanya!” dedim dişlerimin arasından, aynı zamanda hançerini tutuyordum.
Saldırgan kızılın yüzünde bir sırıtış vardı. Bir zafer sırıtışı.
“Size her şeyi açıklayacağımı söyledim, biraz sabırlı olmalısın Scarlett!” kahkaha attı.
‘Tik, tak, Aptal Korsan ölmek üzere.’ Kahkaha attı ve devam etti.
‘Tik,’
‘Tak.’
Bileğim uyuşmaya başladı. Tüm bunların siniriyle hançerinden kurtulup bir saldırıda daha bulundum. Bu sayede Vanya etrafında tam bir tur attı ve bir şekilde hamlemden sıyrıldı. Etraf iyice kalabalıklaştı. Kalabalığın içinden bir ses duydum.
“Scarlett! Vanya! Durun, siz düşman değilsiniz.” Ses endişeli olduğunu belli eden Ronan’dan çıktı.
Onu duymamış gibi yaparak. Bir hançer daha savurdum ve Vanya benim konumuma geçti. Duvara dayalıydı. Bunun üstüne iyice vahşileştiğimi fark etmeden kemerimden bir tabanca çıkardım ve ucunu ona doğrulttum.
Bu sırada içimdeki Scarlett konuşmaya başladı.
‘Vay be demek dostunu öldürecek kadar kötü bir hatasın.’
“Sus.” Diye mırıldandım ve etraftaki seslere odaklandım.
Herkes bize odaklanmıştı. İşaret parmağım tetikteydi.
“Scarlett kafayı mı yedin? Saçmalama!” bunu diyen abimdi.
Başımı hiç döndürmeden sesleri dinledim. Bu sefer zafer sırıtışı benim dudaklarımı fethetti. Ama Vanya sırıtışından ödün vermemekte ısrarlıydı.
“Çeksene tetiği. Hadi ne duruyorsun?” ufak bir şekilde kıkırdadı.
‘Adını tarihe bir mal arkadaşının canına durduk yere kıydı diye mi kazımak istiyorsun?’
“Sadece onu korkutuyorum seni aptal iç sesim.” Dedim hırıltıyla.
Bir kahkaha attı. ‘Korkması gereken sensin.’
En sonunda tetikten elimi çektim ve tabancayı elimde bir tur döndürüp kemerime yerleştirdim, sonra bu sefer bir kılıç kaptım.
Bir anda ortam rahatladı ve bir anda korku doldu. Kılıcı ona geçireceğimi sanmışlardı.
‘Aptal…’ diye geçirdi iç sesim.
Sonra kılıcın kabzasını havaya fırlatıp kılıcı yarım tur havada döndürdüm, namlusunu yakaladım ve tutması için kabzasını ona uzattım.
Bunu görünce millet rahatladı ve bir iç çekti.
Vanya kabzasını yakalayıp barış ilan etti. Sonra kılıcımı ondan alıp el sıkışınca millet azaldı azaldı ve gittiler. En son aramızda bizim ekip kaldı.
“Bir an birbirinizi keseceksiniz sandım.” Dedi ürkek bir sesle Emma.
“Valla ben de öyle düşündüm.” Dedi Noah ve tüm ekip onlara katıldı.
“Hadi bakalım son kez konaklayacağız ve yarın son kez gemiye ölümcül bir yolculuk için bineceğiz. Şimdi şu sağ tarafta kalan otele gidelim ve yarına hazırlanalım.” Sesim oldukça düz çıkmıştı.
Yönümü otele çevirdim ve hızla otele vardık.
“Merhaba efendim. Hoş geldiniz.” Genç bir kadın karşıladı bizi.
“Hoş bulduk. Biz dört adet oda istiyoruz.”
“Kaç gecelik olacak acaba?”
“Sadece bu gece.”
“Pekâlâ isminizi alabilir miyim?”
“Scarlett.”
“Soy isminiz nedir?”
“Nornia, Scarlett Nornia.”
“Pekâlâ şöyle buyurun.” Dedi ve bize dört adet anahtar verdi.
“Teşekkürler.”
Odalarımız bu sefer ayrıydı. Sadece biz ve Vanya ile Ronan’ın odası yan yanaydı.
Biz yirmi birinci odadaydık.
Ronan ve Vanya yirmi, Emma ve Noah on, Dorian ise iki numaradaydı.
Herkes odalarına dağılmıştı. Biz de odamızdaydık.
Lucien odayı keşfediyordu ve şu an banyodaydı. Biraz uzun süre sonra yanıma ulaştı.
İlk başta duş aldığını sanmıştım ama hiçbir yeri ıslak değildi. Umursamadım.
“Nasıl hissediyorsun Gözcü?”
“Bilmiyorum… ama galiba iyi.” Dedim ve ekledim. “Ama bir duş alırsam daha iyi olabilirim.”
“Peki.” Dedi ve ardına döndü.
O an anladım ki duşa gitmemi kolaylaştırmak istedi.
Yavaşça üstümü çıkardım ve yatağa fırlattım. Sonra direk duşa ilerledim. Kapıyı ardımda kapattım ve küvete yöneldim.
Küvet beklenmedik şekilde doluydu ve köpüklüydü, üstüne banyo lora kokuyordu. Demek favorimi biliyor. Diye geçirdim içimden ve yüzümdeki tebessümle bir bacağımı suya daldırdım. Su sesiyle birlikte bacağımın yarısı neredeyse kaynar derecedeki suyun içinde alev alıyordu.
Lucien diye geçirdim içimden “gene yapacağını yapmış.” Hafifçe tebessümümü genişlettim ve diğer bacağımı da suya daldırdım.
Rahatladım…
Son adım olarak kalçamı da yavaşça küvetin içine yerleştirdim ve rahat bir pozisyon bulmayı denedim.
Önce bacaklarımı kıvırmadan durmayı denedim.
Olmadı.
Sonra bacaklarımı kıvırdım ve yana doğru açtım.
Maalesef olmadı.
Bu sonuçlar üstüne iyice sinirim bozuldu ve hiçbir şey yapmadan kendimi suya saldım.
Buldum!
Doğru pozisyonu farkında olmadan bulmuştum. Bacaklarım kıvrılık ve kendi halinde suyun içinde yüzüyordu. Başım ise suyun yüzeyindeydi ama çenem suyla temas halindeydi. Saçlarım, birazı zapt edilmeyi reddederek küvetin dışında, bazıları ise emre itaat ederek suyun içinde dolanıyordu.
Uzun süre suyun içinde hareketsiz kaldım. Bedenim salınıktı ama nedense hareketi reddediyordu. Gözlerim kapalı suyun şıngırtısını dinliyordum. Bedenim köpüklerin içinde mutluydu. Beynim bir tatil köyündeydi ve açıkçası hiç geri dönmek istemiyordu. Çünkü dönerse uzun bir mesaiye kalacağının oldukça farkındaydı.
Benim bu huzurlu ortamımı kapı tıklatma sesi bozdu.
Gözlerim yavaşça aralandı, nedenini tahmin etme sebebiyle göz kapaklarım kurşun kadar ağırlaşıştı. Aralaması güçtü ama başardım.
Kapının ardındaki kişiye seslendim. “Kimsin?”
Kapının ardındaki bilinmeyen ses kendini açtı. “Benim, Kasırgan.”
Kıkırdadım . “Gelebilirsin!”
Hafifçe kapı ardındaki kişiyi göstermek için aralandı.
Kasırga kapıyı yavaşça aralamasıyla benim küvette olduğumu görünce gözlerini çevirdi. “Müsait olmadığını söyleseydin gelmezdim Gözcü!” kapı kolunu tekrar kendini çekmeye başladığını görünce kıkırdadım ve cevapladım. “Gitmene gerek yok, yeterince köpük var. Yani istesen de bedenimi göremezsin.”
Tekrar gözlerini araladı ve kapıyı iyice açtı. Yanakları kızarmıştı.
Bir saniye, Kasırga utanmış mıydı?
“Uzun süre duşta kaldığından bir kaşık suda boğuldun sandım.” Dedi endişeyle.
Omuzlarım kıkırdamam ile aşağı inip kalkıyordu. Su bu hareketlerim ile dalgalandı. Buna karşılık hızlı bir yanıt verdi.
“Hey! Ben senin için endişelendim Gözcü, senin yaptığına bak!”
Kıkırdamam artık kahkahaya döndü ve hiç de alçak olmayan bir şekilde kahkaha attım. Onun bu çocuksu tavırları beni güldürüyordu.
“Neyse,” dedi ve bir iç çekti -bıkkın bir iç çekiş-. “Sana yardım edeyim de bir an önce çık. Daha uyumamız gerek.” Dedi ve hemen baş ucuma, saçlarımın ahenkle suyun içinde dans ettiği tarafa tahta bir tabure yerleştirdi ve oturdu. Adımları sözlerinin aksine hiç de aceleci değildi.
Tabureye iyice yerleşti ve saçlarım ile oynamaya başladı. Aslında yıkıyordu ama hareketleri oyun oynar gibiydi. Tüm bu düşünceme rağmen bir ciddiyetle, bir özenle yapıyordu bunu.
Uzun süre saçlarım ile uğraştı en son duruladığında ise tabureden kalktı, elini banyonun kenarında duran havluyu kullanarak kuruladı ve banyodan ayrıldı.
Üzüldüm.
Keşke daha fazla dursaydı, keşke daha fazla saçlarımla oynasaydı…
Artık benim de oyalanmamam gerekiyordu. Dinlenmeliydim. Sonuçta yarın kaçınılmaz yolculuk başlıyordu.
Suyu ılımış küvetten doğruldum ve çıktım. Kapının ardında duran askılıktan bir bornoz kaptım ve üzerime geçirdim, banyodan ayrıldım.
Ahşap kapının gıcırtısıyla ayrıldığım banyonun kapısını bu sefer daha tok bir gıcırtıyla kapattım.
Lucien yatakta oturuyordu ve camdan dışarıyı izliyordu. Hava karanlıktı ama yıldızlar aydınlık.
Yavaşça oturduğu yatağın kenarındaki kıyafetlerimi aldım ve üstüme geçirdim. Çıkardığı kıyafetler yerine rahat bir gecelik vardı.
Beyaz, orta uzunlukta, kuğu gibi asil duran bir gecelik.
Normalde böyle geceliklerden nefret ederim ama bugün mecbur giydim. Sevmiyordum çünkü gece oramın buramın açılmasından rahatsız olurdum.
Neyse diyerekten yatağa, Lucien’ in yanına oturdum.
“Nasıl hissediyorsun Scarlett?”
Gene aynı konuşma.
“İyi,” duraksadım. “Sayılır… peki, sen nasıl hissediyorsun?”
“Korku…” sesi netti.
“Korkuyorum, sana bir zarar gelmesinden korkuyorum.”
Bunun üstüne ellerini yakaladım ve baş parmağımla sert, kurumuş ellerini okşadım.
“Kasırga, inan ben de sana bir şey olmasından korkuyorum,” sözlerim havada asılı kaldı. “Ama korkunun ecele faydası yok, inan bana, ben de sağ çıkacağım sen de…”
Gülümsedi.
Ben de ona gülümsedim.