İçeriğe geç

Pusula Gözcüsü

Bölüm 18 · 10 dk okuma

Pusula Gözcüsü

Bölüm 18

Nysaria'ya İlk Adım

Sabah olduğunda kendimi dünkü odada bir koltukta sızmış halde buldum. Etrafa bakındığımda bandanamın masanın üstünde bir rom şişesine bağlanmış şekilde gördüm, korsem ise bir kenara atılmıştı.

Etraf sadece benim kıyafet parçalarım değil de arkadaşlarımla da doluydu.

Lucien hemen yanında başını omzuma yaslamış, elinde boş bir rom şişesi ile yatıyordu. Üstündeki deri yelek ise koltuk yastıklarının üstünde duruyordu.

Vanya, Ronan’ın bacağına uzanmıştı. Kızıl saçları Ronan’ın siyah pantolonuna yayılmıştı.

Ronan ise bir eli Vanya’nın saçlarında, diğer eli ise koltuğun kol koyma kısmından aşağı süzülüyordu.

Emma, Noah ve Dorian odada değillerdi.

Hızlıca ayağa kalktım. Sonra Vanya bir şeyler sayıklamaya başladı. Sesi oldukça boğuk çıkıyordu ama anladığım kadarıyla

“Onu kurtaramadım,”, “geri döneceğim,”, “seni kurtaracağım.”

Bu anlamsız mırıldanmalar dikkatimi çekse de bırakıp işime dönmem lazımdı. Rom şişesine bağlı bandanamı çıkarıp saçıma taktım. Üstüm oldukça ağır bir şekilde rom kokuyordu. Ama rahatsız olmaktansa aksi takdirde dostlarımla geçirdiğim güzel gecenin anısını yaşatıyordu bana.

Emma’nın o tatlı kıkırdamaları,

Noah’ın sürekli Emma’yı dikizlemesi,

Ronan’ın mızıkasının melodisi,

Lucien’in bana bakışları,

Vanya’nın o rahat kahkahaları,

Ve son olarak abimin o komik olmayan denizci şakaları.

Aslında ben gerçek mutluluğu deniz, dalga, gemide değil, onu taşıyan dostluklarda bulmuştum.

Gerçek mutluluğu hissetmiştim. Ama maalesef bir sıkıntımız vardı. Gemi çoktan Nysaria’ya yaklaşmıştı.

Odama girdiğimde ilk yaptığım şey kapıyı ardımdan kilitlemek oldu.

Dışarıdaki tüm o gürültü, şarkılar, kahkahalar geride kalmıştı. Şimdi sadece ben ve aynadaki yorgun halim vardık.

Yavaşça dolabın kapağını açtım. İçinde düzgünce katlanmış birkaç kıyafet ve birkaç kişisel eşyalarım duruyordu. Bugün Nysaria'ya ayak basacağız. Bu yüzden kendimi hem hazır hem de rahat hissetmem gerekiyordu.

İlk önce geçtiğim geceden kalma giysilerimi çıkardım. Üzerimdeki rom kokusu hâlâ geçmemişti. Kendimi yıkamak için su dolu leğene yaklaştım. Soğuk su yüzüme çarptığında bir an irkildim ama ardından zihnim biraz olsun açıldı.

Yüzümü, kollarımı ve boynumu iyice yıkadım. Dün gecenin izlerini silmeye çalışır gibi, belki de sadece üzerimden değil, içimden de atmak istercesine.

Sonra kıyafetlerime yöneldim.

İlk olarak mavi tonlarında, omuzları açıkta bırakan, hafif bol kesimli gömleğimi aldım. Kumaşı inceydi ama güçlü bir izlenim bırakıyordu. Omuzlarımdan aşağı sarkan kumaş, hareket ettikçe rüzgârla birlikte dalgalanıyordu. Sol omzum açıkta kalmıştı ama bu beni rahatsız etmiyordu.

Gömleği giyerken kolumu dikkatlice geçirdim. Sonra diğer kolumdan geçirdim ve göğsümdeki ince bağcığı sıktım. Belime oturması için gömleğin içine doğru düzeltip üstüme tam oturmasını sağladım.

Ardından koyu mavi şortu elime aldım. Dayanıklı bir kumaştan yapılmıştı, hareket etmeme engel olmayacak kadar esnekti. Bacaklarımdaki hançer kayışlarının tam oturacağı şekilde tasarlanmıştı. Şortu giyip kemerimi geçirdim.

Kemerimin tokasını sıkıca kapattım. Ona bağlı küçük keseyi ve bıçak kılıfını kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi.

Sonra eldivenlerimi aldım. Koyu deri, parmaklarımı tamamen sarıyor, bileğimde beni kavrıyordu. İkisini de giydim ve bileklerimi sıkıca bağladım. Bu eldivenler yalnızca koruma değil, bana da bir güven veriyordu.

En sonda kombinimi kalın topuklu uzun botlarımla taçlandırdım.

Hançerlerimi kontrol etmek için belime uzandım.

İki hançerim de yerindeydi. Biri sağ kalçamda, diğeri sol bacağımda. Kılıflarına hafifçe dokundum.

Her zaman yanımda olan, beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmayan dostlarım.

Son olarak başıma kırmızı bandanamı aldım. Saçlarımı geriye doğru tarayarak topladım ve bandanamı alnıma bağladım. Düğümü kulağımın üstünde bıraktım, ucu omzuma doğru sarktı. Aynada kendime baktığımda o kızıl saçlarımın üzerine düşen kırmızı kumaşın bana ne kadar çok yakıştığını bir kez daha gördüm.

Aynadaki Scarlett bana hafifçe gülümsedi.

Yorgundu. Üzerinde romun kokusu hâlâ vardı. Ama gözlerinde kararlılık vardı.

Bugün Nysaria'ya adım atacağım.

Ve kimsenin göremediği o küçük ses, içimde sakin ama net bir şekilde fısıldadı.

“Bugün Vanya için bir gün.”

Dümene ilerledim. Gemiyi yardımcı kaptan Crew'den aldım ve birkaç manevrayla Nysaria'ya biraz daha yaklaştırdım.

Sabah güneşi artık denizin üzerine iyice yayılmıştı. Dalgaların üstünde dans eden ışıklar gözlerimi kamaştırırken başımı çevirip güverteye baktım.

İşte o zaman ekibi gördüm.

Dün geceden eser kalmamıştı.

Sanki birkaç saat önce rom şişeleriyle yarışan, şarkılar söyleyip kahkahalar atan insanlar onlar değilmiş gibi görünüyordu.

Hepsi çoktan hazırlanmıştı.

İlk gözüme çarpan Vanya oldu.

Koyu bordo gömleği üzerine kusursuz oturuyordu. Kumaşın koyu rengi, kor gibi yanan kızıl gözlerini daha da belirgin hâle getiriyordu. Siyah deri eldivenleri bileklerini sıkıca sarıyor, belindeki iki hançer her zamanki yerinde duruyordu. Alev rengindeki saçları iki sıkı örgü hâlinde omuzlarından aşağı uzanırken yüzündeki ifade yine her zamanki gibiydi.

Soğuk.

Mesafeli.

Tehlikeli.

Dün gece kahkahalarla gülen kişinin o olduğuna inanmak güçtü.

Bir an onu izledim.

Nedense Vanya'yı her gördüğümde, içinde sakladığı onlarca sır olduğunu hissediyordum.

Bakışlarım sonra Noah'a kaydı.

Bordo saçlarını geriye toplamıştı. Üzerindeki koyu renk gömlek ve omzuna attığı hafif deri ceket ona beklediğimden daha ciddi bir hava katıyordu. Ama Emma'ya baktığı an yüzündeki sertlik dağılıyordu.

Emma ise güneş ışığında adeta parlıyordu.

Sarı saçları rüzgârla birlikte dalgalanıyor, mavi tonlarındaki kıyafetleri gözlerinin rengini ortaya çıkarıyordu. Dünkü şaşkın ve ürkek hâlinden eser yoktu. Heyecanla etrafı inceliyor, yaklaşan şehri görmek için korkuluklara tutunuyordu.

Ronan her zamanki gibi rahat görünüyordu. Siyah kıyafetleri ve dağınık saçlarıyla sanki birazdan bilinmeyen bir adaya değil de kısa bir yürüyüşe çıkacakmış gibiydi.

Abim ise...

Dorian hâlâ biraz sarhoş görünüyordu.

Kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerini kısmış şekilde ufka bakıyordu. Ama yüzündeki ifadeden onun da en az bizim kadar heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum.

Son olarak gözlerim Lucien'i buldu.

Bordo saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Üzerindeki koyu deri yelek ve kemerine iliştirilmiş silahlar ona her zamanki o tehlikeli görünümü veriyordu. Ama gözleri bana döndüğünde yüzündeki sert ifade bir anlığına yumuşadı.

İçimde istemsiz bir sıcaklık oluştu.

Ardından bakışlarımı yaklaşan limana çevirdim.

Nysaria artık karşımızdaydı.

Ve içimde tuhaf bir his vardı.

Sanki bu şehre adım attığımız anda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Son on beş dakika…

Varmamıza, ilk adımı atmamıza tam tamına on beş dakika kalmıştı…

Stresten dolayı dudağımın kenarını bir fare misali kemirmeye başladım. İçimden sürekli cesaret cümleleri ve başarısızlık cümleleri dolanıp duruyordu.

‘Başaramayacağız Scarlett, sen grubunu koruyamayacaksın!’

Hayır! Onları da kendimi de koruyacağım!

‘Bu dediklerine katılıyor musun cidden?’ içimde bir kahkaha duyuldu.

‘Sen bir eziksin.’

Değilim!

‘Öylesin!’

Değilim!

Ellerim yavaş yavaş saçlarıma ilişti ve bandanayı bir anda attı. Ellerim saç diplerimi çekiştirirken içimdeki mücadele devamını sürdürdü.

‘Sen anne ve babanın bile intikamını alamadın, bu yüzden eziksin ve güçsüzsün!’ bir kahkaha daha…

Bu son dedikleri iyice kalbimi deşince sesime hâkim olamadım ve bir anda “değilim!” diye diyarı inleten şekilde haykırdım, yanağımı yalayıp geçmeye meraklı olan göz yaşımı salıverdim.

Bunu duyunca herkes bir anda başıma üşüştü.

Bu sefer duyduğum sesler ekibe aitti.

“İyi misin Gözcü?”

‘Gözcü mü? Sen o lakabı bile hak etmiyorsun zavallı şey.’

“Hak ediyorum!” sesim itirazcıydı.

‘Sen bir zavallı ve kötüsün. Herkes seni kandırıyor!’ bir kahkaha daha.

Psikolojim iyice bozuldu.

“Gözcü!?”

Bir gürültülü kahkaha daha…

“O beni yanıltıyor! Dimi!?”

“Kim?”

“O!” yere çömeldim. Ellerim saç diplerimi yolarken, bacaklarım göğsüme dayandı. Kendimi iyice çekip bir topa dönüştüm.

“O!” dedim tekrardan. Göz yaşlarımı tutamıyordum, açılmış bir baraj gibi yanağımı yalamaktan çok tokat vurdular. Hıçkıra hıçkıra ağlarken kelimelerimi sürdürdüm. “İçimdeki Scarlett!”

Titrek bir nefes veren Lucien anında benim bedenimi sıkı sıkı sardı. Ortam olağan üstü derecede gergindi.

“İyisin Gözcü! Bak hemen karşıda, hedef tam karşıda!” dedi ve kıvırcık saçlarımı yolan elleri yakaladı, sol elime narin bir buse bıraktı. Sonra ellerimi bıraktı ve tekrar sarılıp kıvırcık saçlarıma bir buse daha kondurdu.

“Başaracaksın…” sesi adeta fısıltıydı.

Hemen onu düzelttim. “Başaracağız…”

Adaya varmıştık ilk adımımı atmaya yeltendim ki içimdeki Scarlett hemen kendini gösterdi.

‘Kendine inanıyor musun cidden, acınası!’ kahkaha fırlattı sert bir şekilde.

Kendi kendime konuştum

“İnanıyorum.”

Bu sayede içimi susturmuş oldum ve ilk adımımı attım.

Nysaria’ya ilk adımımı atmıştım. Hemen arkamda ekibim yanımda ise Lucien vardı. Güneşi hemen arkama alıp kendimden emin bir şekilde yürüdüm. Ne kadar içimdeki ses durmak bilmese de gururlu ve özgüvenliydim.

‘Başaramayacaksın.’

‘Sen bir eziksin!’

‘Seni tek ayakta tutan yandaki dangalak.’

‘Ona ve kendine fazla inanıyorsun.’

‘Aptaldan farksızsın!’

‘Ekibini ve kendini rezil edeceksin.’

‘Senin tek varlığın aptallık.’

‘Sen olmamalıydın!’

‘Senin varlığın koca bir hataydı.’

‘Seni kimse istemiyordu.’

‘Sen istenen biri değildin ve değilsin.’

‘Bu özgüvenin en sonunda hava kaçırmış bir balon misali sönecek.’

‘Buraya gelmeyi kabul etmen seni güçlü kılmaz!’

‘Özgüvenin oldukça fazla.’

‘Seni sevmek bir hata.’

‘Sen zayıflıksın ve zayıflıktan geldin!’

‘Senin gibi bir meymenetsiz kim kaptan yaptı?’

‘Sen savaşçı değilsin, sen sadece sözde bir kaptansın ama gerçekte sadece tahta, kolay hasar alan bir kalkandan ibaretsin’

Bu hakaretleri duymuyormuş gibi yaparak asaletimi bozmadan yürümeye devam ettim.

‘Vay… demek bizi takmıyorsun?’

“Evet” diye mırıldandım.

“Takmıyorum ve takmayacağım.”

Ben bunları mırıldanır iken karşımıza adanın kaptanları çıktı.

“Burada ne arıyorsunuz?”

“Gezmeye geldik.”

“Üzgünüm alamam.”

“Niye?”

“Adamızda yabancı istemiyoruz.”

“Biz yabancı değiliz zaten.”

“Siz kimsiniz?”

“Biz aslında sadece diğer adalara geçmek için buraya uğradık.”

“Hangi ada?”

“Ves…” tam da adanın adını söylüyordum ki Vanya sözü atladı.

“Grakon.”

“Peki.”

“İsminiz nedir?”

“Vanya.”

“Pekâlâ. Siz gideceğiniz zaman isminizi soracaklardır. Sorduklarında söylersiniz.”

“Teşekkürler.”

Dedim ve ilerlemeye devam ettik.

Burada çok fazla vakit geçirmeyecektik. Bir an önce gitmemiz gerekti. Hızla Vespera’ya gidip işimizi halletmeliyiz.

Şehir merkezine vardığımızda bir motel ile karşılaştık. Duvarları ahşap ile kaplıydı. Orada konaklayabileceğimizi düşünerek içeri girdik.

“Hoş geldiniz.” Bizi karşılayan küçük bir kız oldu.

Tatlı bir pembeye sahip elbisesi vardı. Saçları aynı benim gibi kızıl tondaydı ama düzdü, iki yandan örmüştü, elbisesiyle aynı tonda olan kurdelelerle bağlamıştı.

Yavaşça onun hizasına indim. Sesimi olabildiğince tatlı ayarlayarak ona karşı konuştum.

“Merhaba tatlı kız. İsmi ne bakalım?” hafif bir tebessüm takındım.

“Alice, peki senin ne abla?”

“Vay ne güzel bir ismin var Alice! Benim adımda Scarlett.”

“Tanıştığıma memnun oldum Scarlett abla!”

“Bende.”

Kıkırdadı.

“Alice bir şey soracağım.”

“Dinliyorum Scarlett abla.”

“Bana acaba buranın herhangi bir yetkili abini veya ablanı çağırır mısın?”

“Tabi ki.” Dedi cıvıldayarak ve arkasını dönüp koşarak ortamdan uzaklaştı.

Biraz bekledikten sonra bir adam geldi. Aslında tam adam gibi de gözükmüyordu. İnsanın aklına adam deyince koca cüsseli biri gelir ama bu kişi daha yirmilerinde gibi gözüküyordu.

“Merhaba. Buyurun efendim.

“Bize birkaç oda ayarlayabilir misin?”

“Tabi ki. Acaba kaç oda ayarlıyayım?”

Şöyle bir gruba baktım. Yedi kişiydik. Ben Lucien ile olsa, Noah ile Emma ve Ronan ile Vanya olarak ayarlaya biliriz. Dorian da tek kalırdı. Toplam dört tane gerek.

“Dört tane olsun.”

“Tabi hemen ayarlıyayım.” Dediği gibi bize gelmemizi işaret ederek bir masaya doğru geçti. Onunla beraber biz de oturduk.

Bize dört tane anahtar verdi.

Lucien ile ben on beşinci odadaydık.

Noah ile Emma on altı,

Ronan ve Vanya on yedi ve son olarak Dorian on sekizinci odadaydı.

Numaralarımın sıralı olduğu için hepimizin odaları da sıralarıydı.

Biraz motelin giriş katıda bulunan masalarda oturduk ve hava kararınca odalara yayıldık.

Odada iki adet yatak vardı. Biri duvar kenarında tek kişilik, diğeri ise tam ortada çift kişilikti.

“Gözcü hangi yatakta yatmak istersin?”

“Çift kişilik iyi olabilir. Ama sen hangisini istersin?”

“Ben duvar kenarını isterim. Ama istersen yanına gelebilirim.” Sesi flörtözdü.

“Lucien!” sesim öfkeli çıktı.

“Tamam tamam.” Kıkırdadı.

“Neyse hadi yatalım. Yarın tekrar yola çıkacağız.”

“Pekâlâ gözcü.”

Yavaşça yatağa oturdum. Çizmelerimi ve kemerimi çıkardım ve sırtımı yumuşak yatağa bıraktım. Yavaşça yorganı üzerime çektim ve gözlerimi yumdum.

Günün ilk ışıklarında uyandım. Hızla yataktan kalktım ve pencereyi açtım. Gün doğumunu biraz kaçırmıştım, gök yüzü turuncuydu ama önce hafif morumsu olurdu. Üstümü değiştirmedim. Zaten giyecek bir şeyimde yoktu.

Sadece kemerimi geçirdim ve çizmelerimi giydim.

Ben dışarı bakarken arkamdan bir ses geldi.

“Günaydın Gözcü. Bakıyorum erkencisin”

Hızla arkamı döndüm. Tabi ki arkamda kimin olduğunu biliyordum ama tepkime karşı koyamadım.

Sesi uykudan yeni uyandığı için oldukça kalın ve hırıltılıydı.

“Günaydın Kasırga.”

“Ne ara hazırlandın?”

“Uyandığım gibi. Neyse sen de hazırlan da yola çıkalım. Bir an önce şu lanet adaya gidelim.”

“Peki.” Dedi ve çıkardığı botları tekrar ayağına geçirdi. Saçını düzeltti, kemerini geçirdi.

“Hadi o zaman. Ekibin kalanını uyandıralım.” Tam çıkmak için yeltenirken kapı çaldı.

“Kim o?”

“Benim, grubun neşe kaynağı Emma!”

O cıvıltıyı duyar duymaz kapıyı araladım. Ben sadece Emma ve Noah’ı beklerken tüm ekip karşımdaydı. Biraz şaşırsam da Vanya konuştu.

“Hadi gidelim.”

Başımı salladım ve odadan çıktık. Motel görevlisine anahtarları bıraktıktan sonra yola koyulduk.

“Vanya?”

“Ne?”

“Neden Vespera’ya gitmek istiyorsun?”

“Gidince anlarsın.”

“Söyler misin? Çünkü şu an tüm ekip gidiyoruz.”

“Gidince anlarsın dedim ya. Uzatma.”

Omuz silktim. Hiç inatlaşmak istemediğim için uzatmadım ve sustum.

Sessizce yolumuzda ilerledik.

Limana vardığımızda bizi adamlar karşıladı.

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Grakon.”

“Adınız ne?”

“Vanya.”

“Pekâlâ, geçebilirsiniz.”

Hızla yürürken bir gemiye atladık ve Grakon’a doğru ilerledik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.