Ertesi gün Arda, Efe’yi okul çıkışında bekledi. Elinde iki kahve vardı.
“Bugün… sadece biz olalım,” dedi. “Ne prova, ne tehdit, ne aile. Sadece yürüyelim.”
Efe gülümsedi. “Nereye?”
“Bildiğim sakin bir yer var. Kimse tanımaz.”
Gittiler. Küçük bir sahil kenarı, rüzgârlı, ıssız. Bankta oturdular. Omuzları birbirine değiyordu.
Uzun süre konuşmadılar. Sonra Efe fısıldadı:
“Annem sormasa… ben de sana söyleyemeyebilirdim. Seninle olmak istediğimi.”
Arda başını çevirdi. “Ben de. Stüdyoda herkes bakarken bile sadece seni görüyorum. Bu… tehlikeli.”
Efe güldü. “Tehlikeli olan sensin. Beni sürekli kurtarıyorsun, sonra da ‘süt’ diye dalga geçiyorsun.”
Arda kahkaha attı. Sonra ciddileşti. Elini Efe’nin elinin üzerine koydu.
“Bu sefer şaka yapmıyorum. Seninle olmak istiyorum. Gizli de olsa, açık da olsa. Ama senin kararın.”
Efe parmaklarını Arda’nınkilerin arasına geçirdi.
“Benim kararım… seninle.”
Öpücük bu sefer daha uzundu. Rüzgâr saçlarını karıştırdı. Uzakta martı sesleri vardı.
Ayrıldıklarında Efe alnını Arda’nın alnına yasladı.
“Bir gün… herkese söyleyebilecek miyiz saniyorsun?”
Arda gülümsedi. “Bir gün. Ama şimdilik… sadece biz yeter.”