Duvardaki renkli ve koca yuvarlaklar halinde resmedilen suretler, değişik mimikler sergilerken ağzı bir girdap gibi açılmış olanın önünde merakla durdu. Ata Kızılok, değişik olana meyli ve uçarı kişiliğiyle nam salmıştı. Kızıla çalan açık kahve saçıyla birleşen yoğun kıvrık sakalını uzatmaktan keyif aldığı da bir başka gerçekti. Gözeneklerin çili andırdığı derisi farklı herhangi bir lekeden arınmıştı ancak kulak memesinin hemen altında, belki biraz da arkada minik bir balık dövmesi vardı. Kuyruğuyla başı birbirine yakın duran balığın altında kalan birkaç su damlası onun sıçradığı izlenimini uyandırıyordu. Bu minimalist dövme tam da Ata'yı yansıtıyordu; evrenin hapsolmasını istediği dünyasından ve kırılmaya müsait kabuğundan sıyrılışının çizgisel temsiliydi.
Yeşil, siyah kareli pantolonunun ceplerine ellerini sokuşturup ayaklarının yan çizgisinde dengede durmaya çalıştı. Bronz tenini vurgulayan beyaz tişörtünün altındaki bacakları parantezi andırıyordu. Pembe boyalı suratın ağzı kendisini yutacak gibi olduğunda ipten yapılma bilekliklerini çevirerek voltasına kaldığı yerden devam etti. Beklediği biri ya da bir şey yoktu ancak evin boğucu havasından kurtulmak için kendisini apartman önündeki boş sokağa hevesle atmıştı. Tek tük ağaçlar beton alandaki tek hayat belirtisiydi, insanlar gecenin birinde özellikle de bu mahallede ikamet ediyorsa ortopedik yataklarındaki huzurlu uykularına dalmış olurdu. Genç oranının belli bir yükselişte olduğu tek apartman, kendi iki odalı evini de kapsayan Sedef Apartmanı'ydı. Zengin ve kaliteli bu muhiti seçmesinin en önemli sebebi ise sokağa ruh katan çeşitli insan suretleriydi.
İnsanlar, diye düşündü karanlık pencerelere bakarak. Ne kadar da çoktular. Köpekleri seven bir o kadar da kedilerden nefret eden fiyonklu Sibel Abla, hayvansever kimliğini maske niyetine takan ikiyüzlülerden sadece biriydi. Pencere önünü mesken tutan orta yaş krizindeki, yoğun kırmızı rujlu Zümrüt ise haber ağının esaslı parçasını oluşturuyordu. Her pencereye itinayla ulaşan dedikodular, pembe perdeli Zümrüt'ün camlı bölmesinde mutlaka süzgeçten geçerdi. İlgi çekmeyen kısımları ayıklanan öyküler, tüm sokağın ağzını şaşkınlıkla açılmaya zorlarken sokak sakinlerinin yüzleri de tıpkı duvardaki çizimlere dönerdi. Sanki o renkli çizimler bu sokağı kuran ve şahısları tek tek yerleştiren kişinin imzasıydı; kurgusal bir düzen oluşturan o kişinin.
Sakalını kaşırken gülümsedi, kurgu oluşturmak onun mesleğiyken bir kitap kurgusu içinde yaşadığını düşünmek ona eğlenceli geliyordu. Her an önüne düşebilecek bir yumurta kurgulanabilirdi, ne yazık ki bu sadece bir hayaldi; kendi zihnini açan ve kitaplarına yansıttığı hayallerden sadece biri.
Yürüyüşüne kaldığı yerden devam etti. Serin bir yaz gecesiydi, kıllarını gıdıklayan hafif rüzgar fazla hissedilmiyordu, yelin o arsız uğultusu da yoktu. Monoton bir kısır döngü içerisinde devam eden sakin zamanlardan sadece biriydi. Derken ayak şeklinde zeminde beliren su birikintisi gözüne çarptı. Sudan yapılma bir şey fazlasıyla kuru yolda yürümüş gibiydi. Sıradan geçen gecesinin bir anda ilginçleşmesiyle heyecana kapılarak izleri takip etmeye başladı, kenarlara damla şeklinde sıçrayan sular dışında kalan ayak izleri çok net bir şekilde görülebiliyordu. Kendisini müstakil bir evin demir çiti önünde bulduğunda bir gariplik olduğuna artık emin olmuştu. Ağaçlar, yeni bir yağış olmuşçasına ince bir kar tabakasıyla örtülmüştü ve yerdeki kalın kar kümesi hızlı bir erime sürecine girmişti. Yaz gününde bir kamyon dolusu karı açıklayacak mantıklı hiçbir açıklaması yoktu.
Kollarını eliyle ovuşturarak beden ısısını dengede tutmaya çalıştı, bahçenin bu bölgesi sıradan bir kış günü kadar soğuktu. Bir süre kar kümesini izledi ve sonra beyaz tepede ufak bir hareketlilik oldu. Ata, dehşete kapılarak geriledi ve demir çitin karanlık bir köşesine saklandı. "Hay dışarı çıkışımı..." diye söylenirken beyaz kütle doğruldu ve kümenin aslında aklara bürünen bir kız olduğunu kavradı. Kız gözlerini ovalayarak korku içinde etrafına ve en sonunda da ellerine baktı. Karlarla yarışan beyazlıktaki kolu çıplaktı ve kız ellerine bir şeyi yoklamak istercesine dokunuyordu. Sonra yerden destek alarak ayağa kalktı, etrafında minik kar taneleri süzülüyordu; tıpkı saydam bir aura gibi. Beyaz saçları, beyaz teni ve beyaz elbisesiyle yerde yatarken üzerindeki tanelerle Ata'nın onu kar kümesi zannetmesi çok doğaldı.
Kız kendini gölgelere doğru çekerken Ata da eşzamanlı saklandığı yerden çıktı. Havada bir anda beliren altıgen taneler aynı hızla eriyordu, yoldaki ıslaklığın kaynağı çözülmüştü. Sessiz adımlarla kıza yaklaşırken olan şeyi algılamaya çalıştı. Hayaletlerin cirit attığı gecenin bu saatinde bir kız, yazın en sıcak zamanlarından birinde etrafı kara bulamıştı. Kırmızı gözleri olsa albino diyebileceği bir fiziği vardı ve oldukça ürkekti. Elindeki bilgileri itinayla zihnine yerleştirdi ve kıza doğru gölgeler arasında ilerlemeye başladı. Kuğuyu andıran beden, iri gözlerini belirgin eden bir şaşkınlıkla çiti ve üzerine dolanmış sarmaşığı inceliyordu. Çaprazda kalan sokak lambasının sarı ışığı altında dans eden kelebek ve sinekler, kızın etrafındaki karın farklı bir varyasyonu gibiydi. Bu tuhaf loş ortamı bir süre izledikten sonra Ata kararını verdi.
Annesi oğlunun fazla cüretkar oluşunu bulduğu her fırsatta dillendirirdi. "Sen," demişti birgün gündüz kuşağının saçma programlarından birini seyrederken. "Asla uslanmayacaksın. Absürt tişört ile pantolonların ve uçarı fikirlerin tüm mahallede konuşuluyor. Topluma karışmak istiyorsan belli bir sınırda kalmalısın." Belli bir sınır...
Belli bir çerçeve, belli bir çizgi, işte o her ne kalıpsa ona hapsolmasını istemişti annesi. Yoksa küçük oğlu dışlanacak ve güvenli limanlarından ayrılmayan toplum tarafından garabet bir varlık olarak nitelendirilecekti. O gün taşınma kararı almıştı. Minimalist ve endüstriyel tarza döşediği evi ilham veren denize veya nefes açan ağaçlık alana bakmıyordu belki ama fikirlerinin at koşturduğu bir cennet haline gelmişti. Hızlı kararlar güzel sonlara bağlanırdı.
Şimdi de aldığı kararla netleşen adımları onu kıza doğru sürüklerken taşındığı günkü coşkuyu hissediyordu. Bugün yola yumurta değil, Elsa* düşmüştü. Nefesi göğüs kafesini zorlarken "Hey," dedi keskin bir tonla, uzun ve biçimli parmakları kıza uzanmıştı.
Sessizliğin ardından gelen ani seslenişle irkilen kız, evin duvarıyla bütünleşecek kadar geriledi ve "Sakın dokunma bana!" diye çıkıştı. Boğuk ve aksanlı bir sesi vardı, sessiz harfleri vurgulu bir tonda söylemişti.
Ata iki elini de havaya kaldırdı. "Sakin ol, tamam geri çekildim." Birkaç adım uzaklaşmıştı. "Sana zarar vermek gibi bir niyetim yok, sadece yardım etmek istiyorum."
"Benden uzak durarak kendine yardım etmiş olursun." Kızın nefreti yüz çizgilerine yansımıştı, hayır bu duygu Ata'ya yönelik değildi, kız sanki kendinden tiksiniyordu.
"Bak," İnsani bir tonda tutmaya çalıştığı sesi hafiften çatallaşan Ata yere diz çöktü, pantolonunun toz olmasını umursamıyordu. "Farkında mısın bilmiyorum ama çok garip bir görüntü sergiliyorsun. Yaz mevsimindeyiz yahu, bu kar da ne?" Eliyle yerdeki kar ve su karışımı birikintiyi işaret etti.
Kız savunma halindeki bedenini hareket ettirmeden gösterilen yeri izledi sonra Ata'ya baktı. "Yaz mı?"
"Evet yaz. Hani denize girilen, aşırı terleten, sivrisinek mevsimi yaz."
Kız seslice yutkundu. "Bahar bile sona erdi öyle mi?" Merakla tekrar çevreye baktı. "Biz neredeyiz?" Sonra dikkati tekrar Ata'da yoğunlaştı. "Ve sen kimsin?"
Kirli yüzüne ve çamurlu elbisesine rağmen kız tamamen temiz görünüyordu. Kafa karıştıran bu yanılgıyı irdelediği sırada "Ben Ata ve Bandırmada'yız," dedi açıklama isteğiyle. "Burası benim muhitim... Şey..." Kıza nasıl sesleneceğini bilemediği için bir süre bocaladı.
"Prusis." Tiksinti tonu tekrar ortaya çıkan kız gökyüzüne bakıp kolunu sıvazladı. "Bana Prusis diyebilirsin, Toruzza'dan geliyorum."