---
Toplantı salonundan çıktığımızda rahatladığımı sanıyordum.
Yanılmışım.
Çünkü içeride insanlar en azından benim hakkımda konuşuyordu.
Dışarı çıktığımızda ise konuşmayı bırakıp bakmaya başladılar.
Koridor boyunca yürürken bunu fark ettim.
Hizmetkârlar.
Muhafızlar.
Saray görevlileri.
Kimse doğrudan bana bakmıyordu.
Ama ben baktıklarını görebiliyordum.
Bir insanın bakmadığını düşünmesini sağlayacak kadar eğitimliydiler.
Yine de bakıyorlardı.
"Onlara benim hakkımda ne söylendi?"
Lucien yürümeye devam etti.
"Bir şey söylenmedi."
"Bu daha kötü."
"Niye?"
"Çünkü insanlar bilmedikleri şeylerden daha çok korkar."
Lucien bana kısa bir bakış attı.
"Doğru."
Bu cevabı beklemiyordum.
...
Koridorun sonunda yaşlı bir adamla karşılaştık.
Üzerindeki kıyafetlerin pahalı olduğu belliydi.
Ama asıl dikkatimi çeken şey yüzüydü.
Beni görünce yürümeyi bıraktı.
Sanki hayalet görmüş gibi.
Yanındaki genç kadın koluna dokundu.
"Kont Veyron?"
Adam gözlerini benden ayırmadı.
Sonra başını eğdi.
Tam anlamıyla eğdi.
Ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı.
Ben olduğum yerde kaldım.
"Bu normal değil."
Lucien'in cevabı kısa oldu.
"Hayır."
"Bu adam beni tanıyor."
"Tanımıyor."
"Beni birine benzetiyor."
Bu kez Lucien cevap vermedi.
Ve sessizlik bazen cevaptan daha çok şey anlatıyordu.
...
Odaya girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey ihtişam olmadı.
Aksine.
Oda fazla kişiseldi.
Sanki birisi burada yaşamıştı.
Ve dönmesi bekleniyordu.
Masanın üzerindeki kurumuş çiçekler.
Kitap rafındaki boşluk.
Pencerenin önündeki sandalye.
Hiçbiri misafir odası gibi görünmüyordu.
Kaşlarımı çattım.
"Bu oda kimin?"
Lucien durdu.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra:
"Şu an senin."
Şu an.
Bu iki kelimeyi özellikle seçmişti.
Ben de fark etmiştim.
...
Ve sonra masanın üzerindeki deri kaplı defteri gördüm.
Ve sonra masanın üzerindeki deri kaplı defteri gördüm.
İlk bakışta özel görünmüyordu.
Ne mücevherlerle süslenmişti ne de gizemli bir ışık yayıyordu.
Eskiydi sadece.
Kullanılmıştı.
Ve nedense odadaki diğer her şeyden daha fazla dikkat çekiyordu.
Yaklaştım.
Arkasından Lucien'in sesi geldi.
"Dokunma."
Durmadım.
Deftere baktım.
Kapağında hiçbir şey yazmıyordu.
Ne isim.
Ne arma.
Ne de herhangi bir işaret.
Bu da garipti.
Çünkü insanlar önemli şeyleri genelde işaretlemeyi severdi.
İşaretlenmemiş şeyler ya değersiz olurdu...
Ya da fazla değerli.
"Bu nedir?" diye sordum.
Lucien cevap vermedi.
Bu da bir cevaptı.
Parmaklarımı kapağın üzerine koydum.
Deri soğuktu.
Ama yıllardır burada duruyor gibi de değildi.
Sanki biri yakın zamanda kullanmıştı.
"Henüz bakamazsın."
Bu kez sesi daha sakindi.
Ama daha ciddiydi.
Arkamı dönüp ona baktım.
"Henüz mü?"
"Evet."
"Yani bir gün bakabileceğim."
Sessizlik.
Gözlerimi kıstım.
"Bu da evet demek."
Lucien iç çekti.
Benimle tartışmaktan hoşlanmadığı belliydi.
Ama şu ana kadar öğrendiğim bir şey varsa o da şuydu:
Bir insan bir sorudan özellikle kaçıyorsa, o soru doğru sorudur.
Defteri elime aldım.
Lucien hemen bir adım attı.
"Durdur beni."
Söz ağzımdan çıkınca kendi söylediklerime şaşırdım.
Lucien de şaşırmış görünüyordu.
"Ne?"
"Bu kadar önemliyse durdur beni."
Odadaki sessizlik uzadı.
"Yapmayacaksın."
"Niye?"
"Çünkü sana zarar vermek istemiyorum."
Bu cevap beklediğim bir şey değildi.
Bir an gerçekten sustum.
Lucien'in bakışları defterdeydi.
Sanki benden çok ondan korkuyordu.
Bu daha ilginçti.
"İçinde ne var?"
"Geçmiş."
"Benim geçmişim mi?"
Lucien'in çenesi gerildi.
İşte.
Tam isabet.
Defteri açtım.
"Li-"
Sayfalar önümde açıldı.
Lucien sözünü tamamlayamadı.
İlk sayfada yazı yoktu.
Sadece çizim.
Kömür kalemle yapılmış eski bir çizim.
Bir bahçe.
Yüksek duvarlar.
Mermer sütunlar.
Ortada duran bir kız.
Nedense gözlerim hemen ona gitti.
Kalbim bir an duraksadı.
Çünkü yüzü bana benziyordu.
Tam olarak değil.
Ama yeterince.
Sayfayı çevirdim.
İkinci çizim.
Bu kez aynı bahçe.
Ama yalnız değildi.
Yanında bir erkek vardı.
Daha genç.
Ama onu tanımamak imkânsızdı.
Lucien.
Başımı kaldırdım.
Lucien'in gözleri sayfadaydı.
Hiç konuşmuyordu.
"Bu sen misin?"
Sessizlik.
"Lucien."
"Evet."
Tek kelime.
Ama ilk kez hiç tereddüt etmeden cevap vermişti.
Tekrar çizime baktım.
Çizimdeki Lucien gülüyordu.
Gerçekten gülüyordu.
Şaşkınlıkla göz kırptım.
Sonra tekrar baktım.
Yok.
Yanlış görmemiştim.
Gülüyordu.
"Bu imkânsız."
Lucien kaşlarını çattı.
"Ne?"
"Sen."
"Bana bak."
Baktı.
Sonra çizime baktım.
Sonra tekrar ona.
"Bu kişiyle aynı insan olamazsın."
Hayatımda ilk kez Lucien'in yüzünde gerçekten insan gibi bir ifade gördüm.
Neredeyse...
utanmış gibiydi.
Neredeyse.
Defteri tekrar çevirdim.
Üçüncü sayfada bir yazı vardı.
Diğer sayfalardan farklı olarak tek bir cümle.
Eski bir el yazısıyla.
Nedense okuyabiliyordum.
Okumamam gerekiyormuş gibi hissetmeme rağmen.
Dudaklarım istemsizce hareket etti.
> "Bir gün unutursan, ben ikimiz adına da hatırlarım."
Oda sessizleşti.
Çok sessiz.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Lucien'in yüzündeki renk çekilmişti.
Ve o an anladım.
Sorun çizimler değildi.
Sorun o cümleydi.
Çünkü Lucien onu benden önce biliyordu.
Hem de ezbere.
Ve ilk kez aklımdan geçen düşünce beni korkuttu:
Bu defter bana ait olmayabilir.
Ama içindeki kişi...
Belki de bana aitti.