İçeriğe geç

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 19 · 5 dk okuma

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 19

19 - Başkahya Alfred

At arabasının gözden kaybolmasına kadar olduğum yerde kaldım.

Rüzgâr hafifçe saçlarımı savuruyordu.

Saray kapıları yeniden kapanırken avludaki hareketlilik de yavaş yavaş sona erdi.

Nedense...

İçimde garip bir sessizlik oluşmuştu.

Sadece üç günlüğüne gitmişti.

Ama saray bir anda olduğundan daha büyük, daha boş görünüyordu.

"Majesteleri."

Yaşlı ama tok bir ses düşüncelerimi böldü.

Arkamı döndüğümde altmış yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam bana doğru hafifçe eğildi.

Bembeyaz saçları kusursuz taranmıştı.

Siyah kahya üniformasının üzerinde kraliyet armasını taşıyan küçük gümüş bir rozet vardı.

Yılların verdiği ciddiyet yüzüne yerleşmişti.

Fakat gözlerinin kenarındaki ince çizgiler, onun sık gülümsediğini ele veriyordu.

Adam yeniden eğildi.

"Ben Başkahya Alfred Rowan."

"Majesteleri'nin hizmetindeyim."

Ben de hafifçe gülümsedim.

"Memnun oldum, Alfred."

Yaşlı adam başını kaldırdı.

Yüzünde belli belirsiz şaşkın bir ifade oluştu.

"Majesteleri..."

"Adımla hitap etmeniz benim için büyük bir onur."

"Fakat saray kuralları gereği bana 'Başkahya Alfred' demeniz daha uygun olacaktır."

Bir an utandım.

"Özür dilerim."

"Henüz alışamadım."

Başkahya Alfred'in yüzündeki sert ifade yumuşadı.

"Endişelenmeyin."

"Bu saraya ilk gelen herkes aynı hatayı yapar."

Sonra elindeki deri dosyayı bana uzattı.

"Prens Hazretleri gitmeden önce bugünkü görevlerinizi hazırladı."

Dosyaya baktım.

Oldukça kalındı.

"..."

"...Bu sadece bugünün mü?"

Başkahya hiç bozuntuya vermeden cevapladı.

"Evet, Majesteleri."

Yutkundum.

"Yarının dosyası daha kalın."

"..."

"Şaka yapıyorsunuz."

Yaşlı adamın yüzünde ilk kez küçük bir gülümseme belirdi.

"Keşke."

İçimden derin bir of çektim.

"Lucien..."

"Beni gerçekten sevmediğin için bırakmış olamazsın değil mi?"

---

Birlikte çalışma odasına girdik.

Oda sabah gördüğümden bile daha büyüktü.

Duvar boyunca uzanan raflarda tomar tomar belgeler dizilmişti.

Ortadaki uzun masanın üzerine ise çoktan yeni evraklar bırakılmıştı.

Başkahya Alfred dosyaları tek tek açmaya başladı.

"İlk konu..."

"Tahıl depoları."

Başımı salladım.

"Güzel."

"Anladım."

"..."

"Aslında hiçbir şey anlamadım."

Başkahya hafifçe öksürdü.

"Endişelenmeyin."

"Tek tek ilerleyeceğiz."

İlk belgeyi önüme koydu.

"Kuzey depolarındaki buğday miktarı geçen aya göre yüzde on üç azaldı."

Başımı salladım.

"Tamam."

"Bu kötü."

Başkahya sakinlikle sordu.

"Neden kötü?"

"..."

"...Çünkü..."

Kafamın içinde tam bir sessizlik vardı.

"Neden kötü?"

"Çünkü azalmış işte!"

Başkahya gülümsememek için dudağını hafifçe sıktı.

"Majesteleri."

"Bu bir tuzak soruydu."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Tuzak mıydı?"

"Evet."

"Çünkü miktar azaldı."

"Ancak geçen ay hasat yapılmadığı için bunun olması normal."

Başımı iki elimin arasına aldım.

"Daha ilk soruda yakalandım."

"Harika başladık."

Başkahya bu kez gerçekten güldü.

"Merak etmeyin."

"Prens Hazretleri ilk dersinde bundan daha fazlasını karıştırmıştı."

Başımı kaldırdım.

"Gerçekten mi?"

"Elbette."

"Bir keresinde bütün mutfağa üç kat fazla un siparişi vermişti."

İstemsizce güldüm.

"Lucien mi?"

"Evet."

"Sonra üç gün boyunca sarayda her öğünde çörek yenildi."

Kahkaha attım.

"Bunu ona karşı kullanacağım."

Başkahya da hafifçe güldü.

"Sanırım kullanmamanız daha sağlıklı olur."

"Neden?"

"Çünkü o olaydan yalnızca ben haberdarım."

"Şimdi siz de."

"İkimiz de söylersek..."

Kısa bir duraksamadan sonra aynı anda gülümsedik.

O an fark ettim.

Başkahya Alfred sandığım kadar sert biri değildi.

Belki de...

Bu üç gün düşündüğüm kadar zor geçmeyecekti.

...

Başkahya Alfred dosyaları yavaşça kapattı.

"Majesteleri."

"İlk gün için yeterli."

Derin bir nefes verdim.

"Sonunda..."

Başkahya hafifçe kaşını kaldırdı.

"Yoruldunuz mu?"

Oturduğum sandalyeye iyice yaslandım.

"Yorulmak mı?"

"Hayır."

"Ruhum bedenimi terk etmek üzere."

Yaşlı adam ilk kez kahkaha attı.

"Prenseslerin işi yalnızca balolara katılmak sanırdım."

"Ben de öyle sanıyordum."

İkimiz de kısa bir süre güldük.

Sonra Alfred yeniden ciddileşti.

"Fakat bugün gerçekten iyi iş çıkardınız."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Gerçekten mi?"

"Evet."

"Bazı kararlarda tereddüt ettiniz."

"Ama acele edip yanlış karar vermek yerine soru sormayı tercih ettiniz."

Bu kez yüzünde memnun bir ifade vardı.

"İyi bir yönetici her şeyi bilen kişi değildir."

"Bilmediğini kabul edip doğru kişiye danışabilen kişidir."

Sözleri beni düşündürdü.

Belki de...

Gerçekten elimden geleni yapıyordum.

Başkahya masasındaki son evrakı da kaldırdı.

"Günün son işi de tamamlandı."

Pencereye doğru baktım.

Farkında bile olmamıştım.

Gökyüzü turuncuya dönmüş, güneş sarayın kulelerinin arkasına çekilmeye başlamıştı.

"Bir dakika..."

"Gerçekten bütün gün mü geçti?"

Başkahya başını salladı.

"Evet, Majesteleri."

"Şu an akşam üzeri."

Şaşkınlıkla saate benzeyen büyük duvar saatine baktım.

"Olamaz..."

"Yemeği bile unuttum."

Tam o sırada kapı hızlıca çalındı.

İçeri giren kişi Evelyn oldu.

Elindeki tepsiyi görünce yüzündeki endişeyi fark etmemek imkânsızdı.

"Majesteleri!"

Hızlı adımlarla yanıma geldi.

"İyi misiniz?"

Şaşkınlıkla ayağa kalktım.

"İyiyim."

"Neden?"

Evelyn kollarını birbirine bağladı.

"Prens Hazretleri sizi bana emanet etti."

"Öğle yemeğine gelmediniz."

"İkindi vakti de gelmediniz."

"Akşam yemeği neredeyse hazır."

"Ben ise sizi bütün sarayda arıyorum."

Suç işlemiş çocuk gibi başımı eğdim.

"...Özür dilerim."

Başkahya Alfred boğazını temizledi.

"Suç benim."

"Majesteleri'ni çalışmaya biraz fazla kaptırdım."

Evelyn iki elini beline koydu.

"Başkahya Alfred."

"Prens Hazretleri döndüğünde Majesteleri'nin yemek yemediğini öğrenirse..."

Yaşlı adam ilk kez gerçekten tedirgin olmuş gibi öksürdü.

"...Haklısınız."

Sonra bana döndü.

"Bugünlük işimiz burada bitsin."

Ben de hiç itiraz etmedim.

Aç olduğumu o an fark etmiştim.

Yemek salonu...

Sabahkinden çok daha sessizdi.

Koskoca masada yalnızca ben vardım.

Hizmetliler sessizce yemekleri servis edip geri çekiliyor, salonda yalnızca çatal bıçak sesleri yankılanıyordu.

Çorbamdan bir kaşık aldım.

Ama nedense...

İştahım pek yoktu.

İstemsizce masanın karşı tarafındaki sandalyeye baktım.

Sabah Lucien orada oturuyordu.

Şimdi ise...

Boştu.

Garipti.

Sadece birkaç saat olmuştu.

Ama yokluğu, bu koca salonu olduğundan daha sessiz hissettiriyordu.

Bir lokma daha aldım.

"Acaba şu an nerededir?"

"Yola ne kadar gitmiştir?"

"Yemek yemeyi hatırlamış mıdır?"

Düşüncelerim birbiri ardına zihnimden geçerken elimdeki çatal yavaşça durdu.

Sonra...

Aklıma başka bir soru geldi.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

"Lucien..."

"Madem bana güveniyor..."

"Madem koskoca sarayın yönetimini bana emanet edecek kadar bana inanıyor..."

"O zaman neden hâlâ bazı şeyleri benden saklıyor?"

Aurelis Mührü...

Yarık...

On dört yıl önce yaşanan felaket...

Siyah defter...

Rüyalar...

Bütün bu parçalar sanki aynı hikâyeye aitti.

Ve Lucien...

Bu hikâyenin büyük bir kısmını biliyordu.

Bundan emindim.

Ama anlatmıyordu.

Neden?

Beni korumaya mı çalışıyordu?

Yoksa...

Henüz zamanı gelmediği için mi?

Derin bir nefes aldım.

Başımı hafifçe iki yana salladım.

"Hayır..."

diye fısıldadım kendi kendime.

"Öyle olmalı."

Çünkü bu sabah bana bakarken gözlerinin içine bakarak tek bir cümle söylemişti.

"Sana güveniyorum, Lina."

O hâlde...

Bunun da mutlaka bir sebebi vardı.

Belki bir gün...

Hazır olduğumda bana her şeyi anlatacaktı.

Belki de...

Ben o güne hazır değildim.

Mumun titrek ışığı masanın üzerine vururken gözlerim dalıp gitti.

İçimde tuhaf bir his vardı.

Sanki...

Cevaplar çok yakındaydı.

Ama o cevapları öğrendiğim gün...

Hayatım bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.