İçeriğe geç

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 18 · 8 dk okuma

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 18

18 - Emanet

Kütüphanenin sessizliği birkaç saniye boyunca bozulmadı.

Cassian kılıcını yavaşça kınından çekmiş, gözlerini rafların arasındaki karanlığa dikmişti.

Ben ise nefesimi bile tutmuştum.

Az önce şakalaşan adam gitmişti.

Yerine tek bakışıyla güven veren, aynı zamanda ürküten Kraliyet Muhafızları Kaptanı gelmişti.

İkimiz de aynı anda birkaç adım ilerledik.

Eski rafların bulunduğu köşeye yaklaştığımızda...

Tak...

Bir kitap daha yere düştü.

Ardından küçük bir tahta parçası yuvarlandı.

Sessizlik.

Cassian birkaç saniye daha bekledi.

Sonra yavaşça eğilip yere düşen kitabı eline aldı.

Kitabın kapağına baktı.

Derin bir nefes verdi.

"...Yaşlanıyorum galiba."

Şaşkınca ona baktım.

"Hepsi bu muydu?"

Kılıcını kınına yerleştirirken hafifçe gülümsedi.

"Rafın biri çürümüş."

"Ben gerçekten bir yaratık çıkacak sandım."

Cassian omuz silkti.

"Ben de."

Gözlerimi kocaman açtım.

"Sen de mi?"

"Elbette."

"Ama hiç korkmuş gibi görünmüyordun."

Yüzümdeki ifadeye bakıp güldü.

"Cesur olmak başka şeydir."

"Korkmamak başka."

Bir an duraksadı.

"Ben de korkarım."

"Önemli olan korkarken ne yaptığındır."

Sözleri istemsizce aklıma kazındı.

Belki de bu yüzden insanlar ona güveniyordu.

Çünkü cesaretini göstermek için korkusuz görünmeye çalışmıyordu.

Sessizlik yeniden çöktü.

Cassian bana döndü.

"Majesteleri."

"Artık sizi odanıza bırakmalıyım."

Başımı salladım.

Birlikte koridorlara çıktık.

Gece ilerlemişti.

Saray tamamen sessizdi.

Yalnızca adımlarımız taş zeminde yankılanıyordu.

Koridorun sonunda odamın kapısına geldiğimizde Cassian durdu.

Ben de kapıya uzanırken arkamdan konuştu.

"Majesteleri."

Döndüm.

Yüzünde yine o rahat gülümseme vardı.

"Bir dahaki sefere gece gizlice kütüphaneye inecekseniz..."

Kaşımı kaldırdım.

"Evet?"

"Bana haber verin."

"Neden?"

"Tek başınıza yakalanırsanız azar yersiniz."

Bir saniye durdu.

"Ben gelirsem..."

"...ikimiz birlikte azar yeriz."

İstemsizce güldüm.

"Ne kadar saçma bir mantık."

"Bence gayet sağlam."

"Lucien seni gerçekten böyle mi seçti?"

"Hayır."

"Güzel."

"Çünkü o seçmedi."

Şaşkınlıkla baktım.

"Ben kendim geldim."

"Bu daha da korkutucu."

Cassian kahkaha attı.

"İyi geceler, Majesteleri."

"İyi geceler, Kaptan."

Ben odaya girerken o koridorun sonunda gözden kayboldu.

Kapıyı kapattım.

Bir an sırtımı kapıya yasladım.

Bugün...

Gerçekten uzun bir gündü.

Masanın üzerindeki siyah deftere baktım.

Sonra ağır ağır yatağa yürüdüm.

Bu kez...

Uyumam uzun sürmedi.

---

Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı gözlerime vurunca istemeyerek uyandım.

Kapı hafifçe çalındı.

"Evet..."

Kapı açıldı.

Her zamanki gibi neşeli sesiyle Evelyn içeri girdi.

"Günaydın Majesteleri."

Perdeleri açınca oda bir anda aydınlandı.

Elinde ütülenmiş kıyafetler vardı.

"Bugün sizin için açık krem rengi günlük elbiseyi hazırladım."

Yatağımdan doğrulurken esnedim.

"Bugün çok enerjik görünüyorsun."

Evelyn gülümsedi.

"Majesteleri de bugün çok dinlenmiş görünüyorsunuz."

İçimden küçük bir kahkaha attım.

"Bütün gece gizlice kütüphanede dolaşan biri için gerçekten dinlenmiş sayılırım."

Yüzümü yıkadıktan sonra Evelyn elbiseyi giydirmeye başladı.

Artık buna alışıyordum.

İlk günkü kadar utanmıyordum.

Neredeyse...

"Kolunuzu biraz kaldırabilir misiniz?"

"Tabii."

"Etek biraz sola..."

"Böyle?"

"Evet."

Aynanın karşısına geçtiğimde üzerimde sade ama zarif, açık krem tonlarında ince işlemeleri bulunan uzun bir günlük elbise vardı.

Saçlarımın ön kısmını hafifçe toplamış, geri kalanını omuzlarıma bırakmıştı.

Evelyn memnuniyetle gülümsedi.

"Harika oldu."

Ben de aynaya bakıp gülümsedim.

"Fena değil."

"Bu arada Majesteleri..."

"Evet?"

"Kahvaltı hazır."

"Prens Hazretleri de sizi bekliyor."

---

Yemek salonuna girdiğimde Lucien çoktan masaya oturmuştu.

Fakat...

Bugün her zamankinden farklı görünüyordu.

Üzerinde siyah renkli, omuzlarında altın işlemeler bulunan kraliyet üniforması vardı.

Göğsündeki arma sabah güneşiyle parlıyor, koyu lacivert pelerini sandalyesinin arkasına düzgünce bırakılmış duruyordu.

Saçları her zamanki gibi kusursuzdu.

İnsan bu kadar düzenli olmayı nasıl başarıyordu?

Bir an durup onu izlediğimi fark edince hemen toparlandım.

"Bir insan resmî üniformayla neden daha da yakışıklı görünür ki?"

...

"Toparlan Lina."

Lucien başını kaldırıp bana baktı.

"Günaydın, Lina."

Bir an duraksadım.

Artık bana hiç tereddüt etmeden ismimle sesleniyordu.

Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.

"Günaydın."

Sandalyemi çekip oturdum.

Evelyn kahvaltıyı hazırlarken kısa bir sessizlik oldu.

Lucien çayından bir yudum aldı.

"Bugün öğleden sonra yola çıkıyorum."

Kaşımdaki ifade değişti.

"Nereye?"

"Krallığın kuzey ve doğu bölgelerinde denetim yapacağım."

"Tahminen üç gün sürecek."

Elimdeki fincanı masaya bıraktım.

"Ben de gelebilir miyim?"

Lucien hiç düşünmeden başını iki yana salladı.

"Hayır."

"Neden?"

"Gideceğimiz bölgeler güvenli değil."

Ses tonu sakindi ama kesindi.

"Yarığa yakın yerleşimler."

"Son günlerde hareketlilik arttı."

İçim biraz burkuldu.

Tam itiraz edecektim ki Lucien devam etti.

"Bu yüzden burada kalmanı istiyorum."

Başımı eğdim.

"Peki..."

Sonra yüzüme bakarak hafifçe gülümsedi.

"Ayrıca sana bir görev vereceğim."

Şaşkınlıkla gözlerini izledim.

"Bana mı?"

"Bu üç gün boyunca sarayın günlük yönetimiyle ilgileneceksin."

Elimdeki çayı neredeyse üzerime döküyordum.

"Ne?"

"Ben mi?"

Lucien başını salladı.

"Tek başına olmayacaksın."

"Başkahya Alfred sana yardım edecek."

"Ama son kararlar senin olacak."

İç sesim çığlık atıyordu.

"Ben geçen ay markette hangi makarnayı alacağıma yarım saat karar veremedim."

"Şimdi bana koskoca sarayı mı bırakıyorsun?"

Lucien gülümsememek için kendini zorlar gibiydi.

"Yapabilirsin."

Bir an durdu.

Gözlerini gözlerime çevirdi.

Bu kez sesi her zamankinden daha sakindi.

"Sana güveniyorum, Lina."

Nefesim istemsizce yavaşladı.

Sanki o birkaç kelime, koskoca kahvaltı salonundaki bütün sesleri susturmuştu.

"...Gerçekten mi?"

diye fısıldadım.

Lucien başını hafifçe salladı.

"Gerçekten."

"Bu yüzden bu görevi sana bırakıyorum."

İçimde garip bir sıcaklık yayıldı.

O ana kadar bu görevi yalnızca bir sorumluluk gibi görüyordum.

Ama şimdi...

Bunu bana verdiği için değil...

Bana inandığı için yapmak istiyordum.

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Merak etme."

"Sen döndüğünde sarayı yerinde bulacaksın."

Lucien'in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Umarım."

Kaşlarımı çattım.

"Bu ne demekti şimdi?"

"Şimdiden endişelenmeye başladım."

"Majesteleri!"

"Şaka yapıyorum."

İkimiz de istemeden güldük.

Ama içimde en çok kalan şey, onun son söylediği söz oldu.

"Sana güveniyorum, Lina."

Bu cümleyi uzun süre unutabileceğimi sanmıyordum.

Harika. Şimdi hikâyeyi aynı tonda devam ettirelim. Bu bölümün ikinci yarısında Lucien ile vedalaşmayı biraz romantik ama abartısız yazalım. Okuyucu "bunlar birbirlerinden hoşlanmaya başlıyor" desin ama karakterler bunun farkında olmasın.

---

20. Bölüm (Devam)

Kahvaltı bittikten sonra Lucien çalışma odasına geçti.

Ben ise Evelyn ile birlikte odama döndüm.

Koridorda yürürken hâlâ aynı cümleyi düşünüyordum.

"Sana güveniyorum, Lina."

Ne garipti.

Daha birkaç hafta önce bu dünyaya ait bile değildim.

Şimdi ise...

Bir prens bana koskoca sarayın sorumluluğunu emanet ediyordu.

Evelyn kapıyı açarken bana dönüp gülümsedi.

"Majesteleri?"

"Dalgın görünüyorsunuz."

İç çekerek gülümsedim.

"Biraz öyle."

"Prens Hazretleri'nin görevi mi aklınızı kurcalıyor?"

"Biraz da o."

Aslında beni düşündüren şey görevden çok...

Bana duyduğu güvendi.

---

Öğle saatlerine doğru saray olağanüstü bir hareketliliğe büründü.

Avludan geçen askerlerin sesleri odama kadar ulaşıyordu.

Atlar hazırlanıyor...

Muhafızlar diziliyor...

Arabaya erzaklar yükleniyordu.

Merak edip pencereye yaklaştım.

Aşağıda Cassian askerlerle konuşuyordu.

Bir yandan talimat veriyor, bir yandan da genç muhafızlardan biriyle şakalaşıyordu.

"Şu adamın ciddi kalabilme süresi gerçekten üç dakika falan galiba..."

Tam o sırada kapı çalındı.

Evelyn içeri girdi.

"Majesteleri."

"Prens Hazretleri birazdan yola çıkacak."

"Dilerseniz uğurlamaya gidebilirsiniz."

Hiç düşünmeden ayağa kalktım.

"Tabii ki."

---

Sarayın ana avlusuna indiğimde hazırlıklar neredeyse tamamlanmıştı.

Siyah işlemeli at arabası girişte bekliyordu.

Kraliyet muhafızları iki sıra hâlinde dizilmişti.

Hizmetliler son sandıkları yerleştiriyor, seyisler atların koşumlarını son kez kontrol ediyordu.

Lucien ise arabanın yanında durmuş, son talimatlarını veriyordu.

Üzerindeki siyah kraliyet üniforması sabah gördüğümden bile etkileyiciydi.

Altın işlemeler güneş ışığında parlıyor, omuzlarındaki koyu lacivert pelerin hafif rüzgârla dalgalanıyordu.

Bir an...

Onu yalnızca izledim.

İnsan bazen birini tanıdıkça daha farklı görüyordu.

İlk karşılaştığımız gün yalnızca sert görünen bir prensti.

Şimdi ise...

Omuzlarında koskoca bir krallığın yükünü taşıyan bir adamı görüyordum.

Belki de bu yüzden...

Bugün her zamankinden daha yakışıklı görünüyordu.

"Lina..."

"Şu an bunu düşünecek zaman mı?"

Kendi kendime söylenirken Lucien beni fark etti.

Konuştuğu subaya kısa bir şey söyledikten sonra bana doğru yürüdü.

"Lina."

"Geldiğine sevindim."

"Uğurlamadan göndermek istemedim."

Lucien'in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

"Buna sevindim."

Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.

İlk konuşan ben oldum.

"Kendine dikkat et."

Lucien başını salladı.

"Sen de."

"Başkahya Alfred söylediklerimi ayrıntısıyla anlatacaktır."

"Eğer karar vermekte zorlanırsan önce onu dinle."

"Yine de emin olamazsan..."

Kısa bir an durdu.

"Bana haber gönder."

Gülümsedim.

"Üç gün içinde sarayı yakacağımı mı düşünüyorsun?"

Lucien'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Hayır."

"Fakat seni tanımaya başladım."

"Bu yüzden ihtimalleri değerlendirmek zorundayım."

Şaşkınlıkla güldüm.

"Bu hiç hoş değildi."

"Gerçekler bazen hoş olmaz."

"Prens Hazretleri."

"Ben gayet sorumluluk sahibi biriyim."

"Öyle mi?"

"Kesinlikle."

"O zaman odandaki kitap yığınını da aynı sorumluluk sahibi kişi mi bıraktı?"

Bir an dona kaldım.

"..."

"Sen odama mı girdin?"

Lucien sakince cevap verdi.

"Hayır."

"Evelyn söyledi."

"İhanet..."

Kendi kendime mırıldanınca Lucien ilk kez sesli şekilde güldü.

O kadar kısa sürdü ki...

Gerçekten güldüğünü görmeseydim hayal gördüğümü sanırdım.

Tam o sırada hafif bir rüzgâr esti.

Saçlarımın arasına sıkışmış küçük beyaz bir çiçek yaprağı omzuma düştü.

Lucien eliyle işaret etti.

"Bir dakika."

Ben ne olduğunu anlamadan bana doğru bir adım attı.

Parmakları omzuma hafifçe dokundu.

Yaprağı aldı.

O kadar doğal bir hareketti ki...

Ama nedense nefesimi tutmuştum.

Elini geri çekip avucundaki yaprağa baktı.

"Bahçedeki yaseminlerden."

Sonra gülümseyerek yaprağı rüzgâra bıraktı.

Ben ise...

Kalbimin neden bu kadar hızlı attığını anlamaya çalışıyordum.

"O zaman..."

dedim sonunda.

"İyi yolculuklar."

Lucien başını hafifçe eğdi.

"Üç gün sonra görüşürüz."

Sesinde her zamanki sakinlik vardı.

Ama nedense...

Bu kez o sakinliğin altında farklı bir sıcaklık hissedebiliyordum.

Arkasını dönüp at arabasına bindi.

Cassian beni görünce camdan başını uzattı.

"Majesteleri!"

El salladım.

"Ne oldu?"

"Eğer Başkahya çok sıkıcı olursa..."

Bir an Lucien'e baktı.

Sonra sesini alçaltıp bana göz kırptı.

"...kaçıp kütüphaneye gidin."

İstemsizce güldüm.

Lucien başını iki yana salladı, ve konuştu.

"Cassian."

"Ne?"

"uslu dur."

"Ben mi?"

Cassian masum bir ifadeyle göğsünü gösterdi.

"Her zaman."

Lucien bana dönüp çaresizce gülümsedi.

"İşte buna hiç inanma."

At arabası ağır ağır hareket etmeye başladı.

Tekerleklerin sesi avluda yankılanırken gözlerim istemsizce Lucien'i aradı.

O da tam o anda perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı.

Bakışlarımız birkaç saniyeliğine yeniden buluştu.

Sonra...

Araba saray kapısından çıktı.

Gözden kaybolana kadar olduğum yerde kaldım.

İçimde garip bir boşluk oluşmuştu.

Sadece üç günlüğüne gidiyordu.

Ama neden...

Sanki çok daha uzun süre dönmeyecekmiş gibi hissediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.