İçeriğe geç

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 4 · 6 dk okuma

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 4

Rollerin Takası ve Gölgedeki İğne

Kırılan porselenin sesi antrenin rutubetli duvarlarında söndüğünde geriye yalnızca döşeme tahtalarına sızan bulanık, kireçli suyun cızırtısı kaldı.

Kenji, yerdeki çamura basmaktan korkarak dizlerini karnına çekmiş, gözlüklerinin ardından dehşetle karısına—daha doğrusu karısı sandığı adama—ve karşısında bir imparatoriçe gibi dikilen hizmetçisine bakıyordu. Malikâne bir gecede tersyüz olmuştu; alt kat ile üst kat, efendi ile uşak arasındaki o aşılmaz duvar, kırılan tek bir kaseyle yıkılmıştı.

Chiyo, bileğini ovuşturan elini yavaşça indirdi. Aoi’nin tırnak izleri, adamın sert bileğinde koyu mor hilaller bırakmıştı. Gözlerinde az önceki vahşi öfkenin yerini, bir sokak dövüşçüsünün karşısındaki rakibin gücünü tartarken takındığı o hesapçı, soğuk tekinsizlik almıştı.

"Demek hizmetçim olarak arkamda çantamı taşıyacaksın diyorsun..." Chiyo boğuk bir kahkaha attı. Ses, ciğerlerinden kopup gelen kuru bir hırıltı gibiydi. "Beni iyi dinle Aoi. Bakan Matsudaira’yı loş bir lambanın altında iki edebi kelamla kandırmak kolaydı. Ama yarın gece Rokumeikan Sarayı’nda İmparatorluk ailesinin kuzenleri, eski şogunluk klanlarının hanımları ve en önemlisi... Beni geçmişten tanıyan kadınlar olacak."

Chiyo bir adım öne çıktı. Boyu Aoi’nin üzerine bir kara bulut gibi bindi ama Aoi çenesini milim düşürmedi.

"Benim sesimin tonunu, fanımı tutuşumu, şampanya kadehini dudaklarıma değdirirken serçe parmağımı nasıl büktüğümü ezbere bilen üç marki eşi var o salonda," dedi Chiyo fısıltıyla. "Tek bir sahte koku, tek bir yanlış eğilme... Seni o mermer salonda çiğ çiğ yerler. Sen orada tökezlersen ben sadece gölgeye çekilirim. Ama sen... Kenji ve sen, o salonun zindanlarında çürürsünüz."

Aoi dudak büktü. Bakışları Chiyo’nun sağ şakağındaki o derin, pembe yara izine kaydı.

"Beni tehdit etmeyi bırak Chiyo," dedi Aoi buz gibi bir tonla. "Sen o dediğin kadınların arasına asla bir daha çıkamazsın. Yüzün o boyayı artık kabul etmiyor. Gözeneklerin çürümüş, derinin altındaki o çatlaklar her fırça darbesinde kanıyor. Ben görmedim mi saniyorsun her gece lavaboya tükürdüğün kanı?"

Chiyo’nun göz bebekleri kısıldı. Çenesindeki kaslar seğirdi ama inkar etmedi.

"Bana o kadınların nasıl nefes aldığını öğreteceksin," diye devam etti Aoi. "Ses tonunu, kadeh tutuşunu, kimin elini sıkıp kime sadece başınla selam vereceğini... Sabaha kadar bu evde efendi sensin, ben ise senin oyuncağınım. Ama yarın o kapıdan çıktığımızda araba tekerlekleri saraya dönene kadar hanımefendi benim. Sen de başını öne eğip şemsiyemi tutacaksın."

Aoi arkasını dönüp yerdeki Kenji’ye baktı. Adam titreyerek başını kaldırdı.

"Kalk yerden Kenji," dedi Aoi, bir emir verir gibi. "Gidip çalışma odasındaki kasanı aç. Chiyo’nun bugüne kadar katıldığı tüm davetlerin, görüştüğü ailelerin defterlerini masaya koy. Ve mutfaktan acı siyah çay getir. Bu gece bu evde kimse uyumayacak."

Kenji tek kelime etmeden, sanki Aoi onun gerçek eşi ve efendisiymiş gibi yalpalayarak ayağa fırladı ve koridorun karanlığında kayboldu.

Gece yarısı saat üçü vurduğunda, üst kattaki giyinme odası bir işkence odasına dönmüştü.

Odanın ortasına boydan boya serilmiş beyaz bir çarşaf vardı. Aoi, zümrüt yeşili kimononun yerine Chiyo’nun gardırobundan çıkarılmış lacivert, ağır bir ipek saray kimonosu giymişti. Göğsü, nefes almasını neredeyse imkansız kılacak kadar sert keten bezlerle sarılmış, beli altın sırmalı ağır bir kuşakla boğulmuştu.

Chiyo, elinde kırık bir bambu çubukla odanın köşesinde volta atıyordu. Üzerindeki gri sabahlığın kolları sıvalıydı; çıplak, kaslı kollarındaki eski dövmeler sarı gaz lambasının altında parıldıyordu.

Şlak!

Bambu çubuk Aoi’nin sağ omzuna sertçe indi.

"Omuzların çöktü!" diye bağırdı Chiyo. Sesi odanın ahşap tavanında yankılandı. "Sen pirinç tarlasında çapa sallayan köylü değilsin! Omurgan bir bambu gibi esnek ama kılıç gibi dik olacak. Tekrar yürü!"

Aoi omzundaki sızıyı içine gömdü, gözünü bile kırpmadı. Aynanın karşısından kapıya doğru adımlarını attı. Her adımda ayak parmakları kimono eteğinin altından yalnızca yarım parmak dışarı çıkıyor, adımları neredeyse hiç ses çıkarmıyordu.

"Duruş fena değil," dedi Chiyo alaycı bir homurtuyla. Masadan fildişi saplı ipek bir yelpaze alıp Aoi’ye fırlattı. Aoi yelpazeyi havada kaptı.

"Markiz Kuroda sana yaklaştığında," dedi Chiyo, Aoi’nin etrafında bir kaplan gibi dönerek, "Kocasının geçen ayki pirinç krizinde ne kadar servet kaybettiğini soracak gibi bakar. Asla savunmaya geçmeyeceksin. Yelpazeyi göğsünün tam üzerinde üç santim açacaksın. Şöyle..." Chiyo iri, nasırlı elleriyle yelpazeyi Aoi’nin elinden kaptı ve öyle inanılmaz, öyle akıcı bir kadınsı zarafetle açtı ki, Aoi bir an karşısındakinin o kaba adam olduğunu unuttu. Yılların sahne ve cemiyet eğitimi, bu vahşi bedenin kas hafızasına kazınmıştı.

"Gözlerini onun gözlerinin tam ortasına değil, sol kaşının bitimine dikeceksin," diye fısıldadı Chiyo. Sesi bir anlığına o salondaki aristokrat kadının tınısına büründü. "'Markiz Hanımefendi,' diyeceksin, 'Tokyo Borsası dalgalanır ama asil ailelerin itibarı köklerinden sarsılmaz.' Sonra yelpazeyi tek bir bilek hareketiyle kapatacaksın. Çat. Bitti. Kadın arkasını dönüp gitmek zorunda kalacak."

Aoi yelpazeyi geri aldı. Chiyo’nun gösterdiği hareketi tekrarladı. Yelpaze Aoi’nin bileğinde tek bir sesle kapandı: Çat.

Chiyo bir an duraksadı. Gözlerinde beliren o rahatsız edici parıltı, hem bir ustanın çırağına duyduğu zoraki takdir hem de yerini kaptıran bir kraliçenin gizli dehşetiydi.

"Çok hızlı öğreniyorsun," dedi Chiyo dişlerinin arasından. Masaya yaklaştı, çekmeceden küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutunun kapağını açtığında, içinde yakut taşlarla bezenmiş, ucu zehir gibi sivri antika bir saç iğnesi (kanzashi) parıldadı.

"Bu iğne," dedi Chiyo, metali parmaklarının arasında çevirerek, "Bana Kyoto’daki o tiyatro ustamdan kaldı. O baloda yanında ne koruman olacak ne de Kenji bir işe yarayacak. Birisi sana fazla yaklaşırsa, paravanların arkasında seni köşeye sıkıştırmaya kalkarsa..."

Chiyo iğneyi Aoi’nin saç topuzunun tam ortasına, kafa derisine milim kala sertçe sapladı.

"...bu iğneyi çıkarıp adamın köprücük kemiğinin hemen altındaki yumuşak boşluğa sokacaksın. Üç saniye içinde nefesi kesilir, ses çıkaramaz."

Aoi başını hafifçe eğdi, iğnenin soğuk metalini şakağında hissetti. "Sen hiç kullandın mı bunu?"

Chiyo karanlık bir tebessümle aynadaki kendi yara izine baktı. "Ben onu kullandığım için bugün hayattayım küçük fare. Şimdi otur. Son ve en tehlikeli kısma geldik."

Chiyo masanın üzerindeki küçük porselen şişeyi aldı. Kapağını açtığında odaya acı badem ve yanık reçine kokusu yayıldı.

"Nedir o?" diye sordu Aoi.

"Teninin fazla köylü, fazla canlı bir pembeliği var," dedi Chiyo soğukça. "Saray kadınlarının teni güneşi bilmez. Tebeşir pudrası sürmeyeceğiz dedin ama bu tentürü sürmek zorundasın. Kuruduğunda tenini porselen gibi dondurur, yüzündeki tüm kan dolaşımını gizler. Tek bir damla ter bile çıkaramazsın."

Chiyo pamuğu tentüre batırdı ve Aoi’nin yüzüne yaklaştı.

İki yüz birbirine birkaç santim kadar yakındı. Chiyo’nun maskülen, yorgun nefesi Aoi’nin yanaklarına çarpıyordu. Pamuk Aoi’nin elmacık kemiğine değdiği an, teninde binlerce iğne batıyormuş gibi bir yanma hissetti. Genç kadın acıyla irkildi ama gözlerini Chiyo’nun gözlerinden ayırmadı.

"Canın yanıyor, değil mi?" diye fısıldadı Chiyo. Dudaklarında neredeyse şefkatli sayılabilecek sapkın bir memnuniyet vardı. "Güzellik ve asalet dedikleri şey budur Aoi. Her saniyesi acı veren bir kafes. Sen bu gece o kafese kendi rızanla giriyorsun."

"Kafes senin içindi Chiyo," dedi Aoi, yüzü gerilirken acıya meydan okuyarak. "Ben o kafesin anahtarını boynuma asmaya geldim."

Chiyo’nun eli havada dondu. Tam o anda alt kattan, salonun büyük saatinin sabahın beşini vuran kalın çan sesleri yükseldi.

Dan. Dan. Dan.

Şehrin üzerindeki gece yırtılıyor, gri bir Tokyo şafağı pencerelerin buzlu camlarına vuruyordu.

Kapı hafifçe tıklandı. Kenji, elinde ütülenmiş frak takımı ve titreyen elleriyle kapı aralığından içeri baktı. "Araba... Bakanlığın gönderdiği resmi fayton iki saat sonra kapıda olacak."

Aoi ayağa kalktı. Aynaya doğru bir adım attı.

Tentür yüzünde kurumuştu. Teni artık bir insanın canlı derisi gibi değil, saray vitrinlerinde sergilenen paha biçilmez, solgun ve kusursuz bir porselen gibi donmuştu. Gözlerindeki siyah ateş ise o solgunluğun ortasında ölümcül bir parlaklıkla yanıyordu. Saçındaki yakut iğne, loş odadaki ilk gün ışığını yakalayıp kan renginde parıldadı.

Aoi arkasını döndü. Chiyo’ya baktı.

"Kıyafetini giy Chiyo," dedi Aoi. Sesi artık sadece bir hanımefendinin değil, bir hükümdarın emri gibiydi. "Hizmetçi kimonosunu çek üzerine. Ve saçlarını bir bezle bağla. Hanımının arabasına kadar şemsiyeyi taşırken ıslanmanı istemem."

Chiyo bir an kımıldamadı. Yumrukları öyle bir sıkıldı ki eklemleri beyazladı. Ama sonra, başını yavaşça öne eğdi.

"Emredersiniz... Hanımefendi," dedi boğuk bir sesle.

Taisho sarayının kapıları açılmak üzereydi ve o kapıdan içeri adım atan kadın, arkasında bıraktığı hiçbir şeyi bir daha eskisi gibi bulamayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.