İçeriğe geç

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 5 · 4 dk okuma

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 5

Porselen Zırhın Ağırlığı

Bakanlığın gönderdiği siyah lake fayton, Takahashi malikânesinin taş avlusuna yanaştığında sabahın soğuk pusu henüz dağılmamıştı. İki siyah atın burnundan çıkan buharlar, sokak lambalarının soluk sarı ışığına karışıyordu.

Aoi, evin geniş tahta kapısından adımını attığında içinde adeta havai fişekler patlıyordu. Yıllardır eşiğinden sadece çöp dökmek ya da pazar filesi taşımak için geçtiği bu kapı, şimdi onun önünde ardına kadar açılmıştı. Etekleri hışırdayarak taş basamaklardan indi. Kenji, frak ceketinin içinde eğreti bir kukla gibi hemen yanında yürüyor, karısına eşlik eden saygın bir bürokrat pozu kesmeye çalışıyordu.

Fakat en büyük zafer tam arkalarındaydı.

Chiyo, Aoi’nin az önce çıkardığı o eski, dizleri aşınmış lacivert pamuklu hizmetçi kimonosunu sırtına geçirmişti. İri, kemikli omuzları daracık kumaşın dikişlerini zorluyor; başına bağladığı kaba beyaz keten örtü, yara izli şakağını ve sert çenesini gölgeliyordu. Elinde tuttuğu geniş yağlı kâğıt şemsiyeyi Aoi’nin başının üzerinde açmış, başı önde, bir hizmetçinin olması gerektiği gibi iki adım geriden yürüyordu.

Aoi faytona binerken Chiyo’nun elindeki şemsiyenin sapına dokundu. Bir anlığına gözleri buluştu. Aoi’nin gözlerinde gizleyemediği, neredeyse çocukça bir kibri andıran o zehirli zafer parıltısı vardı. Bak, diyordu o bakış, Kafesin kapısını kırdım, artık efendi benim.

Chiyo ise beyaz örtünün altından başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de yenilgi. Dudaklarının kenarında, Aoi’nin o an anlamlandıramadığı tuhaf, neredeyse acıyarak bakan çarpık bir tebessüm belirdi. Derin, hırıltılı bir nefes aldı Chiyo. Yıllardır ciğerlerini ezen o korselerden, gözeneklerini tıkayan zehirli kurşun tozlardan ve boynunu mengene gibi sıkan ipek yakalardan arınmış; serin, rutubetli sabah havasını ilk kez gerçek ciğerlerine çeken bir mahkûmun nefesiydi bu.

Faytonun kapısı kapandı. Tekerlekler Arnavut kaldırımlarında dönmeye başladı.

Ve Aoi için zaferin büyüsü, fayton henüz Hibiya Parkı’nın köşesini dönmeden bozulmaya başladı.

Önce göğsü sızladı. Chiyo’nun göğsünü düzleştirmek ve kadınsı hatlarını gizlemek için bağladığı o kat kat keten bandajlar, fayton her sarsıldığında kaburgalarını eziyordu. Nefes almak bir tercih değil, her defasında ciğerlerine batan birer hançere dönüşmüştü. Ciğerlerini yarım kapasiteyle bile dolduramıyordu; sadece boğazının ucundan, sığ ve kesik kesik soluyabiliyordu.

"Kenji..." dedi fısıltıyla, pencereye doğru yaslanmak istedi.

"Dik dur!" diye tısladı Kenji dehşetle, kadının kolunu sertçe kavrayarak. Adamın parmakları titriyordu ama tutuşu acımasızdı. "Arkanı sakın mindere yaslama! İpek kırışırsa bakanlıktaki kadınlar bunu yarım saat boyunca konuşur. Arkana yaslanamazsın. Başını da çevirme, ensendeki peruk kayarsa biteriz!"

Aoi omurgasını bir yay gibi germek zorunda kaldı. Boynu, başındaki yarım kiloluk saç tokalarının, ağır yakut iğnenin ve balmumuyla yapıştırılmış takma saç lülelerinin ağırlığı altında zonkluyordu. Kafatasının derisi öyle gerilmişti ki, göz kapaklarını kırpmak bile şakaklarında zonklayan bir migreni tetikliyordu.

Daha da fenası yüzüydü. Chiyo’nun sürdüğü acı badem kokulu porselen tentür, rüzgârın soğuğuyla birlikte tamamen taşlaşmıştı. Teni adeta kireçten bir kalıbın içine hapsedilmişti. Gülümsemek, kaş çatmak ya da yüz kaslarını oynatmak imkansızdı; en ufak bir mimiğinde o taşlaşmış katmanın çatlayıp pul pul döküleceğini hissediyordu.

O an Aoi, giyinme odasında Chiyo’nun neden bir kurban gibi değil de, celladını izleyen bir usta gibi baktığını anlamaya başladı.

Bu bir hanımefendilik değil, canlı bir mumyaya dönüşme sanatıydı. Chiyo yıllarca bu işkencenin içinde yaşamıştı; o erkeksi, sert beden her gece bu ipek mengenelerin içinde boğulmuş, derisi bu zehirlerle çürütülmüştü. Aoi bir tahta oturduğunu sanmıştı; oysa oturduğu şey sadece yaldızlanmış bir giyotindi.

"Geldik," dedi Kenji. Sesinde hem büyük bir hırsın zaferi hem de kusma isteğini andıran bir asabiyet vardı.

Fayton, Rokumeikan Sarayı’nın devasa mermer sütunlu girişinde durdu. Dışarıda yüzlerce flaş patlıyor, gazete muhabirleri dönemin en güçlü ailelerini fotoğraflamak için yarışıyordu. Batı tarzı fraklar giymiş uşaklar sıraya dizilmişti. Fransız parfümleri, şampanya kokuları ve piyano sesleri gecenin serinliğine karışıyordu.

Faytonun kapısı dışarıdan açıldı.

Aoi inmek için hamle yaptı ama dizleri birbirine çarptı. Belindeki ağır sırmalı obi kuşağı diyaframını öyle bir sıkmıştı ki, bacaklarına kan gitmiyordu; ayak parmakları uyuşmuştu. Neredeyse sendeleyerek düşecekti.

Tam o anda, kapının kenarında bekleyen kaba ellerden biri Aoi’nin dirseğini kavradı.

Kavrayış demir gibi sert, sarsılmaz ve ustacaydı. Aoi düşmekten son anda kurtuldu.

Başını çevirdiğinde, keten başlığının altından parlayan o vahşi gözleri gördü. Chiyo, faytonun arkasındaki basamakta durmuş, şemsiyeyi tek eliyle tutarken diğer eliyle Aoi’yi bir kukla gibi dengede tutuyordu.

Chiyo, Aoi’nin kulağına doğru eğildi. Hizmetçi rolünü bozmadan, sadece Aoi’nin duyabileceği derin, keyifli bir fısıltıyla konuştu:

"Nasılmış küçük fare? İpeğin tadı tatlı geldi mi?"

Aoi nefes almaya çalıştı ama boğazından sadece hırıltı çıktı. Yüzündeki tentür çatlamasın diye dudaklarını bile kıpırdatamıyordu.

"Şimdi içeri giriyorsun," dedi Chiyo fısıldayarak. Yüzünde, hayatında ilk kez sorumluluktan, sahte gülücüklerden ve o lanet porselen maskeden kurtulmuş bir insanın vahşi özgürlüğü vardı. "Gülümsemeyeceksin, çünkü çatlarsın. Ağlamayacaksın, çünkü zehir gözünü kör eder. Sadece başını dik tutacaksın. Ben dışarıda, yağmurun altında sigaramı içerken sen içeride o kurtların arasında kemiklerini saydıracaksın."

Chiyo Aoi’nin kolunu bıraktı ve başını öne eğip geri çekildi. "İyi eğlenceler, Hanımefendi Takahashi."

Kenji gururla kolunu uzattı. Aoi, uyuşmuş bacakları ve kaburgalarını ezen o dayanılmaz ağrıyla kocasının koluna tutundu.

Mermer merdivenlerden yukarı, ışıkların ve yüzlerce sahte tebessümün parıldadığı o saray salonuna doğru ilk adımını attı. Kapılar arkalarından kapandığında Aoi ilk kez dehşetle fark etti:

Kafese giren Chiyo değildi. Chiyo, yıllardır taşıdığı paslı prangaları kendi elleriyle Aoi’nin boynuna geçirmiş ve ilk kez serbest kalan bir gölge gibi arkasına bile bakmadan çekip gitmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.