İçeriğe geç

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 3 · 7 dk okuma

PORSELEN GÖLGE

Bölüm 3

Zehirli Çay Töreni

Cilalı ahşap merdivenlerin her basamağında, üzerindeki zümrüt yeşili ipeğin kat kat dökülen etekleri hafif bir fısıltı çıkarıyordu. Hışş... Hışş... Yıllardır bu basamakları yalnızca kirli çamaşır sepetleri veya kömür kovaları taşırken, ayak sesini kimseye duyurmamaya çalışarak arşınlamıştı Aoi. Şimdiyse topuklarını ahşaba bilerek, tok ve kendinden emin basıyordu.

Hemen arkasından inen Kenji’nin nefesi ensesine çarpıyordu; adamın dişleri titriyor, boğazından boğuk bir yutkunma sesi geliyordu.

Merdivenlerin bitimindeki geniş antrede, loş gaz lambalarının sarı ışığı altında bekleyen yaşlı kurt, başını hafifçe kaldırdı. Bakan Matsudaira, omzuna attığı ıslak siyah pelerini henüz çıkarmamıştı. Elindeki fildişi başlıklı bastona iki eliyle dayanmış, kalın kaşlarının altındaki çukurlara gömülü şahin gözleriyle basamaklardan inen silüeti süzüyordu. Arkasında iki genç kâtip, ellerinde deri evrak çantalarıyla put gibi dikiliyordu.

Aoi son basamağa geldiğinde durdu.

Hizmetçilerin yaptığı gibi iki büklüm eğilmedi; yalnızca boynunu hafifçe, bir asilzadeye yakışacak ölçülü bir zarafetle büktü.

Matsudaira’nın bakışları bir an Aoi’nin yüzünde takılı kaldı. Ne o dönemin kadınlarında alışılagelmiş tebeşir beyazı pirinç pudrası vardı ne de yapay kömür çizgileri. Yalın, pürüzsüz ve nemli bir ten; tam ortasında vişne lekesi gibi parlayan taze bir dudak. Ve hepsinden öte, karşısındakini ezen o sakin, cüretkâr bakışlar.

"Demek..." dedi Bakan, tok ve pürüzlü bir ses tonuyla. Bastonunu bir santim öne kaydırdı. "Tokyo bürokrasisinin dillerden düşürmediği Lady Chiyo sizsiniz. Takahashi bana eşinin güzelliğinden bahsettiğinde, her zamanki genç taşra memuru abartısı sanmıştım. Fakat yanılmışım. Sizin zarafetiniz... Kabuki sahnelerindeki o yapay maskelere hiç benzemiyor. Fazlasıyla... hakiki."

Kenji arkadan hemen fırladı, ceketinin önünü ilikleyerek araya girdi:

"Sayın Bakanım! Hoş geldiniz, şeref verdiniz! Kusura bakmayınız, eşim Chiyo Hanım istirahatteydi, sizi bekletmek istemedik..."

Aoi elini hafifçe kaldırdı. Kenji’nin lafı ağzında dondu.

"Kocam telaşını mazur görmenizi rica eder, Ekselansları," dedi Aoi. Sesi giyinme odasındaki o emir kulu tınısından tamamen arınmış; berrak, serin bir dağ pınarı gibi akıyordu. "Böylesine nüfuzlu bir devlet büyüğünün haneme habersiz gelişi, bir kadının ev sahipliği gururunu sınar. Fakat bu fırtınalı gecede çatımızın altına sığınmanız bizim için yalnızca bir lütuftur. Lütfen, salona buyurunuz. Şömine çoktan yakıldı."

Bakanın dudak kenarında kırışıklıkları derinleştiren hafif bir tebessüm belirdi. "Kelimeleri seçişinizdeki terazi, kocanızın bakanlıktaki bütçe raporlarından çok daha kusursuz, Lady Chiyo."

Salona geçtiler. Odanın ortasında, alçak cilalı abanoz masa parıldıyordu. Kenji, Bakanın oturması için en rahat ipek minderi gösterirken alnındaki soğuk terleri gizlice elinin tersiyle siliyordu.

Aoi doğruca köşedeki lake çay masasına yöneldi.

Ve o an, zihninde kırmızı bir şimşek çaktı: Eller.

Yüzünü kimse görmemişti belki, ama çay seremonisi bir kadının kökenini saniyeler içinde ele verirdi. Hizmetçiler porselen fincanları saplarından tutmaz, avuçlarının içiyle kavrar; suyu dökerken acele ederlerdi. Soylu bir hanımefendi ise bileğini asla bükmez, parmak uçlarını adeta havada süzülen bir turnanın kanadı gibi kullanırdı.

Üstelik Aoi’nin tırnak diplerinde, ne kadar yıkasa da çıkmayan o küllü ocak isi izleri vardı.

Aoi dizlerinin üzerine çöktü. Ağır kimononun geniş yeşil kollarını öne doğru serbest bıraktı. Kumaş öyle genişti ki, kasten ellerinin üstünü neredeyse tırnak uçlarına kadar örttü. Sadece üç parmağını dışarıda bırakarak fildişi çay kepçesini kavradı.

Sıcak suyu porselen demliğe boşaltırken, yukarıdaki kattan çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir tahta gıcırtısı duyuldu.

Gııırt.

Aoi’nin gözleri milimetrik bir hareketle tavana kaydı.

Giyinme odası tam bu salonun üzerindeydi. Chiyo oradaydı. Karanlıkta, çıplak ve erkeksi yüzüyle döşemeye yapışmış, aşağıdaki her nefesi dinliyordu. Belki de delik bir tahta budağının arasından onları izliyordu; kendi mücevherlerini taşıyan hizmetçisini ve kendi kocasının sahte tebessümlerini.

Bakan Matsudaira arkasına yaslandı, Aoi’nin sunduğu fincanı aldı. Bir yudum alıp gözlerini kapadı.

"Uji bölgesinin ilk hasadı... Mükemmel bir burukluk." Bakan gözlerini açtı, doğrudan Aoi’ye dikti. "Sizin aileniz, merhum Kont Fujiwara’nın kolundan gelir, değil mi Chiyo Hanım? Kyoto’daki o eski tapınak arazilerinin devri sırasında babanızla bir kez karşılaşmıştım. O da çayı tıpkı sizin gibi, suyu kaynama noktasından iki derece aşağıdayken demlerdi."

Salonda ölüm sessizliği oldu.

Kenji’nin nefesi tıkandı. Bardak elinde titredi, porselen tabağa çarpıp tiz bir çın sesi çıkardı. Kenji, Aoi’nin geçmişi hakkında hiçbir şey bilmediğini dehşetle hatırlamıştı. Aoi köylü bir yetimdi; Kont Fujiwara’nın tapınak arazileri hakkında ne bilebilirdi? Bir yalan, tek bir yanlış kelime her şeyi uçuruma sürükleyebilirdi.

Kenji panikle atıldı: "Sayın Bakanım, eşim o yıllarda henüz çok küçüktü, pek hatırlamaz..."

"Kocam haklı," diyerek lafı ustalıkla kesti Aoi. Gözlerini bir an bile kırpmadan Bakanın gözlerinin içine baktı. "Fakat babamın bana bıraktığı en büyük miras tapınaklar veya araziler değildi, Ekselansları. O, insanın dilinin değil, suyun ve niyetin saf olması gerektiğini öğretirdi. Hatırladığım tek şey, babamın sizin gibi keskin zekalı devlet adamlarından bahsederken yüzünde beliren o derin saygıydı. 'Matsudaira bir eve girerse,' derdi, 'o evde ne hile barınabilir ne de yalan.'"

Bakan bir an dondu.

Cümledeki ince iltifatın altında öyle tehlikeli bir meydan okuma vardı ki, yaşlı bürokratın gözlerinde hayranlıkla karışık bir kıvılcım çaktı. Masaya doğru hafifçe eğildi.

"Babanız göründüğünden daha bilge bir adammış," dedi Bakan kısık bir sesle. Ardından göğüs cebinden mühürlü, kırmızı kurdeleli kalın bir zarf çıkardı. Masanın üzerine, Kenji’nin önüne doğru itti. "Bu gece buraya sadece nezaket ziyaretine gelmedim Takahashi. İmparatorluk Maliye Teftişi’nin başına geçecek ismi yarın sabah Başbakana sunacağım. Adaylar arasında senin gibi toy bir bürokratın bulunmasına şüpheyle yaklaşıyordum. Zira arkasında dirayetli, devleti ve hanedanı temsil edebilecek bir aile desteği olmayan adamlar, o makamın ağırlığı altında ezilirler."

Bakan gözlerini tekrar Aoi’ye çevirdi. "Fakat bu gece görüyorum ki, Takahashi hanesinin omurgası düşündüğümden çok daha sağlam bir asaletle örülmüş. Lady Chiyo... Yarın akşam Bakanlıkta düzenlenecek tebrik balosunda, eşinizin kolunda sizin gibi bir hanımefendiyi görmekten onur duyacağım. Davetiyeniz bu zarfın içindedir."

Kenji zarfa bakarken sevinçten bayılacak gibiydi. "E-Ekselansları... Minnettarım! Şeref duyarız, bütün varlığımızla..."

Aoi ise zarfa bakarken, boğazına görünmez bir ilmiğin dolandığını hissetti.

Yarın akşam. Bakanlık balosu. Yüzlerce göz, ışıklar, danslar ve cemiyet.

Bir oturma odasında loş ışıkta bir ihtiyarı kandırmak mümkündü. Ama yarın gece, Tokyo’nun bütün kibirli asilleri arasında, gerçek Chiyo’yu tanıyanların içinde... Bu imkânsızdı.

"Teşekkür ederiz, Sayın Bakanım," dedi Aoi buz gibi bir tebessümle. "Orada olacağız."

Yarım saat sonra, Bakan ve adamları gecenin karanlığına ve dinmeyen yağmura karışıp gittiklerinde, evin ağır dış kapısı kilitlendi.

Sürgü yerine oturduğu an, Kenji sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Kahkahalarla ağlamak arasında gidip gelen histerik bir ses çıkardı. "Başardık... Tanrım, başardık! Terfi benim! Teftiş Kurulu benim!"

Aoi antrenin ortasında, heykel gibi dikiliyordu. Yüzündeki o asil maske yavaş yavaş çözülüyor, altından soğuk bir öfke çıkıyordu. Üzerindeki ağır kimono birden ona kurşundan bir zırh gibi ağır gelmeye başlamıştı.

"Başarmadık Kenji," dedi Aoi arkasını dönmeden. Sesi bu kez tıslar gibiydi. "Yarın gece için idam fermanımızı imzaladın."

Yukarıdaki merdivenlerden bir ses geldi.

İkisi de başını kaldırdı.

Merdivenlerin en üst basamağında bir gölge duruyordu.

Chiyo, üzerine geçirdiği o kaba gri sabahlığın içinde, çıplak ayaklarıyla karanlığın içinden aşağıya doğru süzüldü. Yüzündeki yara izi antredeki tek fenerin cılız ışığında parlıyordu. Saçları darmadağındı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.

Elinde, az önce Aoi’nin yüzünü temizlemek için kullandığı ve şimdi soğuk, pis beyaz suyla dolu olan porselen kase vardı.

Chiyo basamakları ağır ağır indi. Kenji korkuyla duvara sindi.

Chiyo doğruca Aoi’nin karşısına geçti. Boy farkı yüzünden Aoi’nin tepesine bir karabasan gibi dikildi. Erkeksi göğsü hırsla inip kalkıyordu.

"Çok güzel oynadın, küçük fare," dedi Chiyo. Sesi artık tamamen erkek sesiydi; gür, hırıltılı ve nefret dolu. "Kont Fujiwara’nın kızı ha? Çay seremonileri, asalet dersleri... Kenji’nin aklını başından aldın, Bakanı parmağında oynattın."

Chiyo elindeki kaseyi havaya kaldırdı. İçindeki bulanık, pudralı suyu Aoi’nin üzerindeki o paha biçilmez zümrüt yeşili kimonoya dökmek için bileğini büktü. "Ama şimdi o kimonoyu çıkaracaksın. Ve yarın gece o baloya..."

Aoi tek bir milim bile geri çekilmedi. Gözünü bile kırpmadı.

Chiyo’nun bileğini havada öyle bir çeviklikle ve sertlikle yakaladı ki, porselen kase sarsıldı ama dökülmedi. Yıllarca sokaklarda, soğuk sularda çamaşır yıkayıp yer silmiş bir hizmetçinin nasırlı, çelik gibi parmakları, Chiyo’nun bilek kemiğine bir kene gibi kenetlendi.

Chiyo acıyla ve şaşkınlıkla gözlerini açtı.

Aoi, yüzünü Chiyo’nun çıplak, yara izli suratına birkaç santim kadar yaklaştırdı. Fısıltısı evin içindeki fırtınadan daha tehlikeliydi:

"Eğer üzerime tek bir damla su sıçratırsan Chiyo... Yarın sabah ilk trenle Bakan Matsudaira’nın kapısına giderim. Ona Kont’un kızının aslında geceleri yüzünü kazıyan bir sokak serserisi olduğunu, kocasının da devleti dolandıran bir korkak olduğunu anlatırım. İkinizi de lağıma atarlar."

Chiyo’nun parmakları gevşedi. Kase Aoi’nin elinde kaldı.

Aoi kaseyi alıp Kenji’nin ayaklarının dibine fırlattı. Porselen tuzla buz oldu, pis beyaz su yer döşemesine yayıldı.

"Kimonoyu çıkarmıyorum," dedi Aoi, gözlerini iki sahtekarın üzerinde gezdirerek. "Yarın gece o baloya ben gideceğim. Ve sen Chiyo... Sen arkamda, hizmetçim olarak çantamı taşıyacaksın. Çünkü hayatta kalmak istiyorsan, bu evin tek hanımefendisinin kim olduğunu herkese göstermek zorundayız."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.