Taisho döneminin Tokyo’sunda yağmur, çatılardan aceleyle değil, sanki kentin sakladığı kirli sırlara basarcasına ağır ve yapışkan inerdi. Ginza’nın yeni açılan kafelerinden gramofon cızırtıları yükselirken, Takahashi malikânesinin ahşap koridorlarında yalnızca iki şey yankılanırdı: Bambu döşemelerin genleşirken çıkardığı hafif inilti ve porselen bir kasede çırpılan fırçanın sesi.
Evin arka tarafındaki giyinme odasında hava; tatlı kamelya yağı, ezilmiş pirinç tozu ve kurutulmuş erik çiçeği boyasının keskin kokusuyla doluydu.
Aoi, dizlerinin üzerinde, tatami minderin tam köşesinde bekliyordu. Lacivert pamuklu hizmetçi kimonosunun kolları, kumaşı kirletmemek için beyaz keten şeritlerle dirseklerine kadar bağlanmıştı. Bakışlarını yerden, yerdeki kusursuz ahşap damarlarından ayırmıyordu; fakat zihni, odanın merkezindeki aynalı tuvalet masasının önünde duran gölgeyi adım adım takip ediyordu.
"Suyun ısısını kontrol ettin mi?"
Ses, kadife bir kimononun hışırtısı kadar pürüzsüz ama bir o kadar da mekanik gelmişti.
"Ettim, Efendim Chiyo," dedi Aoi başını kaldırmadan. "Ilık. Fazla sıcak olursa gözenekler kabarır, soğuk olursa donyağı çözülmez."
Lady Chiyo, boy aynasının önünden yavaşça döndü. Aynadaki yansıma, Tokyo cemiyetinin hayranlıkla izlediği, İmparatorluk Tiyatrosu’nun localarında hakkında fısıltılar düzülen o kusursuz kadındı. Boynundan omuzlarına kadar uzanan ten, saf kireç beyazı pirinç pudrasıyla kaplıydı. Kaşları, alın kemiğinin çok daha yukarısına, incecik birer kömür yayı gibi çizilmişti. Dudakları ise ortada toplanmış, küçük, vişne kırmızısı bir tomurcuk gibi parlıyordu. Dışarıdan bakan biri için o bir insan değil, Kyoto’nun en eski heykeltıraşlarının fildişinden oyduğu dokunulmaz bir heykeldi.
Fakat o heykel, masanın üzerindeki fildişi spatulayı eline aldığında kırılmaya başladı.
Chiyo, spatulanın ucunu şakağına dayadı. Bir heykeltıraşın kili kazıması gibi, spatulayı aşağıya, çene kemiğine doğru sertçe çekti. Kalın, beyaz hamur tabakası kütleler halinde lacivert lake tepsiye döküldü. Aoi hemen yaklaştı; sıcak suya batırılmış ipek bezi uzattı.
Her silme darbesinde Lady Chiyo’nun porseleni soyuluyordu.
Ve porselen soyuldukça, geriye Tokyo cemiyetinin asla görmemesi gereken hakikat kalıyordu.
Önce narin sanılan çene hattı ortaya çıktı: Keskin, geniş, kaba ve fazlasıyla köşeli. Ardından yay gibi çizilmiş yapay kaşların altındaki gerçek kaş kemikleri belirdi; alnın üzerine sert bir siper gibi çöken, tehditkar kemik çıkıntıları. Göz altındaki morluklar, uykusuzluktan çok geçmişin sokaklarında kazanılmış bir sertliği ele veriyordu. En son darbeyle birlikte, sağ şakaktan başlayıp elmacık kemiğini ikiye bölen eski, derin bir yara izi çıplak tenin üzerinde parladı.
Pudra tamamen temizlendiğinde aynanın karşısında oturan kişi zarif bir bürokrat eşi değildi. O çehre; bir tapınak muhafızının, belki de liman kavgalarında ömrünü tüketmiş sert, yorgun ve acımasız bir adamın yüzüydü. Boynundaki adem elması, nefes aldıkça kimononun yakasından hafifçe dışarı fırlıyordu.
Chiyo, aynadaki aksine bakarken gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. Derin, pürüzlü, erkeksi bir nefes verdi. "Bu boyalar... Bazen derimi değil, doğrudan nefes borumu tıkıyor gibi hissediyorum."
"Yine de sizi yaşatan onlar, Efendim," dedi Aoi sessizce. İpek bezi kaseye daldırıp sıktı. Suyun yüzeyi bulanık beyaz bir çamura dönüşmüştü. "Kenji Bey’in terfisi yaklaşıyor. Bu hafta hata kabul etmez."
"Kenji mi?" Chiyo dudak büktü. O narin gülüş yoktu artık; alaycı, eğri ve tehditkar bir sırıtış vardı yüzünde. "Kenji o küçük beyniyle ancak kâğıt mühürlemeyi bilir. Bu eve akan parayı, o aptal bakanların masalarında benim hangi anlaşmalarla sağladığımı bir tek bu ayna bilir, bir de sen."
Tam o sırada, evin girişindeki ağır meşe sokak kapısının demir tokmağı art arda, sabırsızca vuruldu.
Güm. Güm. Güm.
Sessiz malikâne sanki temelinden sarsıldı. Aoi’nin elindeki ıslak bez donakaldı. Chiyo’nun göz bebekleri aniden büyüdü, çenesindeki sert kaslar gerildi.
"Kenji anahtarla girer," dedi Chiyo fısıltıyla. Sesi artık tamamen maskülen, çatallı bir tondaydı.
Aşağıdan, antreden kilit sesi geldi. Ardından ıslak deri çizmelerin ahşaba basarken çıkardığı gıcırtılar ve bir değil, birkaç erkeğin gürültülü kahkahaları evin tavanına kadar yükseldi.
Kenji’nin sesi duyuldu; telaşlı, abartılı bir neşeyle konuşuyordu:
"Lütfen, Sayın Bakanım, buyursunlar! Ayakkabılarınızı şuraya bırakabilirsiniz. Yağmur fena bastırdı ama eşim Chiyo’nun hazırlattığı sıcak yeşil çay ve taze zencefilli kekler sizi hemen ısıtacaktır. Kendisi evdedir, hemen haber veriyorum!"
Giyinme odasındaki hava bir anda buz kesti.
"Bakan Matsudaira..." dedi Chiyo dişlerinin arasından. Yüzündeki yara izi gerginlikten kızıla döndü. "Haftaya gelecekti. O ahmak herif adamı bu gece buraya getirmiş!"
Aoi hızla masaya atıldı. Beyaz pirinç tozu kutusunu açtı, porselen kaseye su boca etti, fırçayı kaptı. "Çabuk oturun! Hemen astarı geçmem lazım. İki dakika..."
"Yetmez!" diye tısladı Chiyo. "Astar kurumadan pudra oturmaz. Çizgiler akar! O adamın gözleri şahin gibidir, tek bir çatlak görse..."
"Oturun dedim!" Aoi hayatında ilk kez efendisine sesini yükseltmişti. Elleri titriyordu ama fırçayı Chiyo’nun çıplak, erkeksi elmacık kemiğine doğru savurdu.
Fırça daha tene değemeden koridorda hızlı, panik dolu adımlar yankılandı. Kapının pirinç kağıdından sürgüsü öyle bir şiddetle yana çekildi ki ahşap çerçeve çatırdadı.
Eşikte beliren Kenji’ydi. Islak pardösüsü omuzlarından sarkıyor, bıyıklarından yağmur damlaları damlıyordu. Yuvarlak gözlüklerinin camları buğulanmıştı. "Chiyo! Bakan ve maliye müfettişleri aşağıda, hemen..."
Cümlesi boğazında tıkandı.
Kenji’nin bakışları önce masadaki çamurlu beyaz suya, ardından spatulaya ve en sonunda Chiyo’nun tamamen çıplak, erkeksi, dikiş izli yüzüne kilitlendi. Adamın gözlerindeki dehşet, adeta canlı bir ceset görmüş gibiydi.
"Sen... Sen sildin mi?" diye inledi Kenji. Elleriyle saçlarını kavradı. "Yüzün... Tanrım, yüzün çıplak!"
"Haftaya geleceğini söylemiştin aptal herif!" dedi Chiyo ayağa kalkarak. Boyu, Kenji’den en az yarım karış daha uzundu ve üzerindeki geniş gri sabahlıkla bir anda saldırmaya hazır bir sokak dövüşçüsünü andırıyordu. "Onları hemen göndereceksin. Hastayım de. Tifüs de, veba de, defolsunlar!"
"Gönderemem!" Kenji ağlamaklı bir sesle kapıyı kapattı, sırtını ahşaba yasladı. "Matsudaira Teftiş Kurulu Başkanı oldu! Bu gece onu buraya getirebilmek için Bakanlıkta iki saat dil döktüm. 'Eşimin zarafeti dillere destandır, sizinle tanışmak için sabırsızlanıyor' dedim! Adam kapıda, salona geçiyor. Eğer Chiyo’nun hasta olduğunu söylersem yarın terfim çöpe gider. Eğer seni bu halde görürse..." Kenji titreyen parmağıyla Chiyo’nun köşeli çenesini işaret etti. "İkimizi de İmparatorluk zindanlarına atarlar! Bizi linç ederler!"
Aşağıdan tok bir öksürük sesi ve bastonun döşemeye vuruşu geldi. Bakan Matsudaira sabırsızlanıyordu.
"Hanımefendi aşağı inmeyecek mi, Takahashi?" diye bağırdı aşağıdan gür bir ses. "Yoksa Tokyo bürokrasisi bizi içeri buyur etmeyecek kadar kibirli mi?"
Kenji nefes alamıyordu. Gözleri delice odanın içinde döndü. Aynaya baktı, Chiyo’nun korkunç çehresine baktı, yerdeki ıslak bezlere baktı... Ve sonra bakışları odanın köşesinde, elinde fırçayla öylece kalakalmış Aoi’nin üzerinde durdu.
Aoi, nefesini tuttu. Kenji’nin gözlerindeki o çaresiz, yırtıcı ışıltıyı tanıyordu.
Kenji bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aoi’nin önünde durdu. Gözlerini hizmetçinin pürüzsüz, duru yüzüne, düzgün burun yapısına ve narin boynuna dikti.
"Kenji..." dedi Chiyo arkadan, sesi ilk kez bir tehditten çok bir uyarı gibi çıktı. "Aklından bile geçirme."
Kenji arkasını dönmeden, titreyen elleriyle elbise dolabının sürgüsünü açtı. İçeride asılı duran, yalnızca en büyük saray davetlerinde giyilen, üzeri altın iplikle turna kuşları işlenmiş zümrüt yeşili ağır ipek kimonoyu çekip çıkardı. Kumaş odaya yayılırken adeta ışığı emdi.
"Giy şunu," dedi Kenji fısıltıyla.
Aoi geriye doğru bir adım çekildi, sırtı soğuk duvara çarptı. "Efendim... Ben sadece hizmetçiyim. Bu... Bu imkansız."
"Giy şunu dedim!" Kenji kimonoyu Aoi’nin göğsüne doğru fırlattı. Adamın gözlerinde delilik vardı. "Aşağıdaki adam hayatında Chiyo’yu hiç görmedi! Sadece adını, zarafetini ve asaletini duydu. On beş dakika... Sadece on beş dakika o salonda oturup çay dolduracaksın. Gülümseyeceksin. Bakanı büyüleyeceksin ve ben terfimi alacağım!"
"O bir hizmetçi!" diye gürledi Chiyo. İki adımda Kenji’nin yakasına yapıştı, adamı duvara çarptı. O kaba, erkeksi güç Kenji’nin ayaklarını yerden kesti. "Benim yerime bir köylüyü geçiremezsin! Benim kimonoma dokunamaz!"
Kenji boğulur gibi nefes alırken bile geri adım atmadı. Chiyo’nun yüzündeki yara izine baktı. "O zaman aşağı sen in! Hadi, in aşağıya! Bakalım Bakan Matsudaira senin bu muazzam güzelliğini görünce terfimi mi onaylayacak, yoksa haneme bir sahtekarı, bir ucube..."
Chiyo’nun yumruğu havadaydı. Kenji’nin suratını dağıtmak üzereydi.
"Yeter."
Ses ne Kenji’den ne de Chiyo’dan çıkmıştı.
İkisi de donup Aoi’ye baktı.
Genç kadın, yerdeki zümrüt yeşili kimonoyu yerden kaldırmıştı. Üzerindeki tozu hafifçe silkeledi. Yüzünde ne az önceki korku vardı ne de bir hizmetçinin ezikliği. Gözleri iki erkeğin arasında soğuk bir ustura gibi parladı.
"Aşağıdaki adam üç dakika içinde bu odanın kapısına dayanacak," dedi Aoi. Sesi şaşırtıcı derecede sakin, oturaklı ve keskindi. "Beni rezil ederseniz ikinizin de kellesi gider. Bana yardım edin."
Chiyo’nun parmakları yavaşça Kenji’nin yakasından çözüldü. Ağır sabahlığının içinde bir adım geri çekildi. Gözlerinde ilk kez öfkenin yanında saf bir şaşkınlık, belki de derin bir aşağılanma belirdi. Evin gerçek efendisi, birdenbire kendi odasında bir fazlalığa, görünmez bir hayalete dönüşmüştü.
Aoi, kimonoyu üzerine geçirdi. Ağır ipek omuzlarına bindiğinde duruşu kendiliğinden dikleşti. Kenji elleri titreyerek kadının belindeki altın sarısı geniş kuşağı (obi) sardı, nefesi kesilene kadar sıktı. Chiyo ise köşedeki gölgenin içine sinmiş, kollarını göğsünde bağlamış, dişlerini gıcırdatarak bu dönüşümü izliyordu.
Aoi masaya döndü. Aynadaki yansımasına baktı. Masadaki kırmızı boya kabına parmağını daldırdı. Alt ve üst dudağının tam ortasına tek bir dokunuşla kan kırmızısı bir leke bıraktı. Chiyo’nun sedef saç tokasını kaptı, ensesindeki gevşek topuzun içine sertçe sapladı.
Pudra yoktu. Maske yoktu. Ama üzerindeki ağır yeşil ipeğin ve saçındaki sedefin tezatı, onun sade yüzünü akıl almaz derecede asil, modern ve ulaşılamaz gösteriyordu.
Aoi kapıya doğru yürüdü. Eşikte durdu, arkasını dönüp gölgedeki figüre baktı.
Chiyo, odanın en karanlık köşesinde, duvara yaslanmış duruyordu. Yüzündeki yara izi gölgede kaybolmuştu ama gözlerindeki o vahşi, yaralı hayvan bakışı apaçıktı.
"Kapıyı kilitleyin ve sesinizi çıkarmayın, Efendim Chiyo," dedi Aoi. Dudaklarında hafif, zehirli bir tebessüm belirdi. "Evin hanımı aşağı iniyor."
Sürgülü kapı kapandı.
Aoi, Kenji’nin önünden geçip merdivenlere yöneldiğinde, basamakların başındaki Bakan Matsudaira başını yukarı kaldırdı. Bastonunun tıkırtısı kesildi. Yaşlı bürokratın gözleri, loş koridorda yeşil bir zümrüt gibi süzülen genç kadına kilitlendi.
Oyun başlamıştı. Ve Aoi, o kimonoyu bir daha asla çıkarmayacağını o ilk basamakta anlamıştı.