İçeriğe geç

Planlarda Yoktun

Bölüm 6 · 19 dk okuma

Planlarda Yoktun

Bölüm 6

6.Bölüm - Gitme Kal Bu Şehirde

Müziğin ritmi, kalbimin göğüs kafesime vurduğu o çılgın ritimle yarışıyordu. Selami Şahin arkada, “Seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum, canımdan bir parçasın söküp atamıyorum,” diye inlerken, trajikomik halimize gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Şarkı manidar değil, bildiğin nokta atışıydı. Başım dertteydi. Hem de ne dert. Kollarının arasındaki o güvenli çemberde, burnuma dolan o ferah kokusuyla başım dönüyordu. “Titriyorsun,” dedi Emirhan. Sesi o kadar kısıktı ki sadece ben duyabiliyordum. Çenesi saçlarımın tepesine hafifçe değiyordu. “Üşüdüm,” diye yalan söyledim. “Yalan söyleme yeteneğin hâlâ gelişmemiş,” dedi. Belimdeki eli milimlik bir hareketle sıkılaştı. O temas, vücudumda elektrik akımı gibi gezindi. Başımı göğsünden hafifçe kaldırıp, “Yalan değil,” diyecek oldum ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Çünkü gözlerim, Emirhan’ın omzunun üzerinden arkadaki masalara kaydı. Ve o an, içimdeki o tatlı heyecan yerini buz gibi bir öfkeye bıraktı. Oradaydılar. Babam ve annem. Biyolojik olarak yani. Babam, o bildiğim mesafeli duruşuyla sandalyesinde oturmuş, elindeki çay bardağını tutuyordu. Yüzüme bile doğru düzgün bakmayan o adam şimdi bana bakıyordu… 18 yıl boyunca sevgi dilendim senden… Gözlerimin içine bakmanı istedim… Sohbet etmeni istedim… Gitmek için evden çıktığımda “gitme” demeni bekledim… Hiçbiri olmadı. Midem bulanıyordu; stres yaptığımda hep bulanırdı. Yanında annem… Gözleri dolu dolu. Sanki beni bir ay önce istifa edip başlarına kaldım diye bana demediği laf kalmamış gibi… Babam beni hiç sevmedi tamam; ama sen niye beni hiç sevmedin anne? Nefesim daraldı. “Sevda?” Emirhan’ın sesi, daldığım o karanlık kuyudan beni çıkardı. Vücudumun kaskatı kesildiğini fark etmişti. “Nereye bakıyorsun?” Başını çevirip baktığım yere bakmasına izin vermeden ellerimi göğsüne koyup hafifçe ittim. Mesafeyi açtım. Ona bakmadan arkamı döndüm ve çıkışa doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Emirhan’ın adım sesleri arkamdan geliyordu ama geriye dönmedim. Dönemezdim. Eğer dönersem, o masada oturan ve beni yıllarca “hiç” yerine koyan adamla göz göze gelecektim. Eğer dönersem, beni bir ay önce kapının önüne koyan ama şimdi el âleme karşı “hasretli anne” rolü kesen kadınla yüzleşmek zorunda kalacaktım. Yapamazdım. Güçlüydüm, evet. Kendi ayaklarımın üzerinde dururdum, evet. Ama o küçük kız çocuğu… İçimdeki, babası saçını okşasın diye bekleyen o küçük Sevda, şu an avazı çıktığı kadar ağlıyordu ve ben onu susturamıyordum. Bahçe kapısına ulaştığımda kolumdan yakalanmamla durdum. Sert ama canımı yakmayan bir tutuştu bu. “Nereye?” dedi Emirhan. Nefes nefeseydi. Yarası… Ah, aptal kafam. Adam yaralıydı ve ben onu peşimden koşturuyordum. Hızla ona döndüm. Gözlerimdeki yaşlar akmasın diye çenemi sıktım. “Gidelim” dedim. Sesim titriyordu. “Lütfen gidelim Emirhan.” Emirhan kaşlarını çattı, sanırım durumu anlamıştı. Zeki adamdı. “Tamam,” dedi. Sorgulamadı. ‘Ayıp olur’ demedi. ‘Bir selam verelim’ demedi. Cebinden anahtarı çıkardı. Emirhan sürücü koltuğuna geçti. Motoru çalıştırdı. Köy yolu karanlığa gömülene kadar ikimiz de konuşmadık. Kendime gelmeye çalışıyordum. Asfalta çıktığımızda, hız sabitleyiciyi açtı. Eli vitesin üzerinden çekilmedi. “İyi misin?” diye sordu. Konuşması için bin takla attığım adam bugün benimle konuşuyor, bir de soru soruyordu. “Değilim,” dedim dürüstçe. Camı biraz açtım, rüzgar yüzüme çarpsın istedim. Radyoda çalan slow şarkılar da sağ olsun yol neredeyse bitti, çalan şarkıya içimden eşlik ediyordum. (Firuze - Ercan Turgut) İstanbul’un sarı sokak lambaları yüzümüze vurmaya başladığında, alıştığım şehri saatler geçmesine rağmen özlemiştim; her şeye, herkese rağmen. Tam köprüye girmek üzereydik ki, telefon sesiyle irkildim. Emirhan, direksiyondaki elini çekmeden diğer eliyle telefonu açtı. “Dinliyorum,” dedi. Sesi, az önce bana “iyi misin” diye soran adamın sesi değildi. Buz gibiydi. Profesyoneldi. Karşı tarafı duyamıyordum ama Emirhan’ın yüz hatlarının gerildiğini, çenesinin seğirdiğini görebiliyordum. Bakışları yola kilitlenmişti. “Anlaşıldı,” dedi ve telefonu kapattı. Bakışlarını bana çevirmedi. Hız göstergesi ibresi yavaşça yukarı tırmanırken, “Eve bırakıyorum,” dedi. Soru sormuyordu, durum bildiriyordu. “Tamam,” dedim. Sesimdeki hayal kırıklığını gizlemeye çalıştım ama başaramadım sanırım. Yine de üstelemedim. O, vatanı kurtarmaya gidiyordu; ben ise kendi küçük, yıkık dökük hayatıma dönüyordum. Ne diyebilirim, gitmesi gerek tabii. Sokağına girdiğimizde araba daha tam durmadan emniyet kemerimi çözdüm. Motoru durdurmadı. Bu, ‘vedalaşmayacağız, zamanım yok’ demekti. “Dikkat et,” dedim kapıyı açarken. Yarasına kaçamak bir bakış attım. Emirhan yüzüme baktı. O an, o bahçedeki şefkatli adamı aradım gözlerinde ama yoktu. Görev modu açılmıştı bir kere. Sadece başını hafifçe salladı. “Eyvallah,” dedi. Arabadan indim. Kapıyı kapattığım an, gaza bastı ve lastiklerin asfaltta çıkardığı o tiz sesle sokağın karanlığına karıştı. Arkasından bakakaldım. İşte yine yapayalnızdım. Apartman kapısını açıp içeri girdiğimde, binanın kokusu yüzüme çarptı. Merdivenleri çıkarken bacaklarım titriyordu ama bu kez üşümekten değildi. Ya da üşümekten de olabilir… Eve girip kapıyı arkamdan kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Sessizlik kulaklarımı çınlatıyordu. Ağlamak istiyordum ama ağlarsam duramayacağımı biliyordum. O yüzden en iyi bildiğim şeyi yaptım: Kaçtım. Duygularımdan… Biz buyuz Sevda. Çantamı koltuğa fırlatıp yatağa oturdum. Laptopu açtım. Ekranın mavi ışığı karanlık odayı aydınlatırken, parmaklarım klavyede hızla gezindi. Kariyernoktanet… LinkedIn… İş ilanları… Arama çubuğuna “Grafik Tasarım”, “Sosyal Medya Uzmanlığı”, “Yönetici Asistanlığı” ne varsa yazdım. Önüme düşen ilanlara bakarken, gözlerim kelimeleri seçiyor ama beynim algılamıyordu. Yine de durmadım. Ben bu bataklıktan bir kere çıkmıştım, bu kez de çıkarım. Kimseye muhtaç değilim. “Tecrübeli, dinamik çalışma arkadaşları arıyoruz…” Başvur. “Ofis programlarına hakim…” Başvur. “İngilizce seviyesi: Advanced…” (Yani, dizilerden öğrendiğim kadar işte. “I am Sevda, I am hungry” diyebiliyorum, bence yeterli.) Başvur. Saatler geçti. Göz kapaklarım tonlarca ağırlık yapmaya başlamıştı ama durmadım. Sonunda, laptopun şarjı bitip ekran kararınca ben de pilimin bittiğini kabul ettim. Üzerimdeki takımı umursamadan yattım yatağa, laptopu da şarja takmayı unutmadım. Onsuz yaşayamam ben. Gözümü açtığımda boynum yine tutulmuştu. (Bu gidişle fizik tedavi masraflarım maaşımdan fazla tutacak.) Hayır yani nasıl beceriyordum her seferinde aklım almıyor. Evin içi sessizdi. “Emirhan?” diye seslendim. Sesim sabah çatallığıyla birleşince travesti gibi çıkmıştı. Cevap yok. Aynen aşkım… Uyanınca çok tatlı olurum ben de. Kalktım, mutfağa baktım, banyoya baktım. Yok. Gelmemişti. “İyi midir acaba?” Hemen o düşünceyi kovaladım. “Sevda. Adam bordo bereli mi, özel harekat mı neyse artık… Ona bir şey olmaz. Yani inşallah.” Karnımın gurultusuyla kendime geldim. Mutfakta kendime kraliyet ailesine layık bir kahvaltı hazırladım (yumurta kırdım). Çayımı içerken telefonum çaldı. Ekranda tanımadığım bir numara. 0212’li. Kalbim pır pır etti. Alacaklılar olamaz, çünkü borcum yok (henüz). Gizem değil. Ailem hiç değil. Boğazımı temizledim, en kurumsal ses tonumu takındım. “Alo?” “Merhabalar Sevda Hanım. Ben Nova Ajans İnsan Kaynakları’ndan arıyorum. Yaptığınız başvuruyu inceledik. Portfolyonuz ve deneyiminiz ilgimizi çekti. Bugün saat 14:00’te görüşme için müsait misiniz?” Elimdeki çay bardağını az kalsın düşürüyordum. Nova Ajans mı? Sektörün devlerinden biri! Ben oraya başvurmuş muydum? O hırsla NASA’ya bile başvurmuş olabilirim gerçi. “Müsaitim!” diye bağırdım. Sonra hemen toparladım. “Yani… Programım uygun. Tabii, 14:00 uygundur.” “Harika. Konumu mesaj olarak iletiyorum. Görüşmek üzere.” Telefonu kapattım ve salonun ortasında sessiz bir zafer dansı yaptım. (Biraz Erik Dalı figürleri, biraz salsa karışımı saçma bir şey.) “İşte bu be! Geri dönüyoruz sahalara!” Ama sonra bir gerçek suratıma çarptı: Ne giyeceğim? Allah beni kahretmesin, tüm çamaşırlarımı makinede bırakıp gitmiştim. Koşarak banyoya gittim. Dün yıkadığım siyah kumaş pantolonum ve beyaz gömleğim kurumuştu. Diğer çamaşırları tekrar yıkamaya attım. Ütü? Emirhan’ın jilet gibi düzenli evinde kesin ütü vardır. Varmış. Hem de afilli, teknolojik bir şey. Adam ev hanımı gibi mübarek. Hızla hazırlandım. Saçımı sıkı bir at kuyruğu yaptım, makyajımı sade tuttum. Aynaya baktığımda karşımda o özlediğim “İş Kadını Sevda” duruyordu. Görüşme beklediğimden iyi geçti. İK müdürü kadın biraz burnu havada biriydi ama benim deneyimlerim sonucunda sektöre hakim olduğumu anlamışlardı. Yıllardır bu sektördeyim yani. “Sizi arayacağız,” dediler. Klasik yalan mı yoksa gerçek mi, zaman gösterecek. Plazadan çıktığımda hava kararmaya yüz tutmuştu. İçimde garip bir boşluk vardı. Ayaklarım beni, farkında olmadan otobüs durağına değil, sahile sürükledi. Bir banka oturdum. İstanbul Boğazı karşımda ışıl ışıl parlıyordu. Güzel İstanbul, bana bir şans daha ver! Boğazın o serin rüzgarı yüzüme çarparken telefonum tekrar titredi. Ekranda “Nova Ajans İK” yazısını görünce, az önceki o melankolik halimden sıyrılıp “Ciddi İş Kadını Sevda” moduna geçtim. “Alo?” “Sevda Hanım, tekrar rahatsız ediyoruz. Yönetim kurulu ile görüştük. Sizinle çalışmak istiyoruz. Pazartesi günü evraklarınızla birlikte bekliyoruz.” “Pazartesi mi?” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. “Tabii, harika. Orada olacağım.” Telefonu kapattığım an, içimdeki o gri bulutların arasından güneş açtı sanki. Bir çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım. “İşte bu!” dedim sessizce yumruğumu sıkarak. Bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum açıkçası. Eve –yani Emirhan’ın o gri sığınağına– dönerken içimde garip bir burukluk vardı. Bu zaferi kutlamak istediğim kişi, şu an nerede olduğunu bile bilmediğim, telefonunu kapatıp bir bilinmeze giden o adamdı. İlk hafta, işin verdiği adrenalinle geçti. Nova Ajans, beklediğimden daha kaotik ama bir o kadar da canlıydı. “Kreatif Direktör” dedikleri, egosu boyundan büyük olan Berk Bey ile ilk günden takışsak da, tasarımlarımı görünce susmak zorunda kalmıştı. Akşamları eve döndüğümde ise beni o sağır edici sessizlik karşılıyordu. Emirhan yoktu. Aramadı. Mesaj atmadı. Barış veya Semih de uğramadı. Sanki o gece, beni o köprü yolunda bırakıp giden adam bir hayaldi ve ben hayali bir karakterin evinde yaşıyordum. Ev çok griydi. Ruhumu daraltıyordu. Dayanamadım. Maaş avansımı aldığım gün, eve saksıda koca bir deve tabanı bitkisi ve turuncu, yumuşak bir battaniye aldım. “Bunun adı Haydar,” dedim bitkiye bakarak. “Evdeki tek canlı sensin, kıymetini bil.” Günlerim eskisi gibi olmuştu: İş, ev, sonra tekrar iş… Arada kızlarla buluşma, bir de eve gelme, evde Emirhan’la geçirdiğimiz anıları hatırlama. Tam 29 gün olmuştu. Saymıştım. Evet olamaz mı? Cuma gecesiydi. Dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu. Gök gürültüsü camları titretiyordu. Evde elektrikler kesilmişti. Şansıma tüküreyim. Telefonumun fenerini açmış, mutfakta kendime sandviç hazırlıyordum. Mum yakmıştım salona. Ortam romantik değil, bildiğin korku filmi seti gibiydi. Bir de şarkı mırıldanıyordum tabii ki; şarkısız bir Sevda olamaz. Karga gibi sesimle Ayla Dikmen - Anlamazdın söylüyordum. Maksat korkumu bastırmak. Sandviçimi bitirip son “Anlamazdın” nağmelerini de attıktan sonra (komşular duysa kesin polisi değil, direkt akıl hastanesini ararlardı) turuncu battaniyemi kafama kadar çekip yatağa kıvrıldım. Elektrikler hâlâ gelmemişti. “Korkmuyorum,” dedim kendi kendime. Sabah gözüme giren güneşle uyandım. Fırtına dinmiş, İstanbul o bildiğimiz “Ben masumum, dün gece şehri yıkan ben değildim” havasına bürünmüştü. Elektrikler de gelmişti. Cumartesi sabahıydı. İşe gitmeme gerek yoktu. Keyifle gerindim. Mutfağa gidip kendime kahve koydum. Radyoyu açtım, neşeli bir şeyler çalıyordu. Tam Haydar’ın yapraklarını nemli bir bezle siliyordum ki… Şıkır şıkır. O ses. Elimdeki bez düştü. Kalbim yine o tanıdık ritmi tutturdu: Güm, güm, güm. Kapıya koşmadım bu sefer. Olduğum yerde, elimde Haydar’ın yaprağı, öylece kaldım. Bir ayın sonunda gelmişti işte. Kapı açıldı. Önce siyah botlar göründü. Sonra kamuflaj pantolon… Ve en son o yüz. Emirhan. Ama bu sefer “yorgun, bitkin, yaralı” Emirhan değil; tam teçhizatlı, yüzü tıraşlı, saçları nizami, gözleri çelik gibi bakan “Asker Emirhan” vardı karşımda. Beni görünce duraksadı. Bakışları önce bana, sonra köşedeki devasa bitkiye (Haydar’a) kaydı. “Bu ne?” dedi. Sesi… İtiraf ediyorum, özlemişim. “O Haydar,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Hoş geldin.” Emirhan, “Haydar”a garip bir bakış attıktan sonra kapıyı kapattı. Botlarını çıkarmadı. “Hoş bulduk,” dedi ama sesi buz gibiydi. İçeri doğru yürüdü. Bana sarılmasını beklemiyordum (yani bekliyordum ama kendime itiraf edemiyordum) ama en azından bir “Nasılsın?” demesini umuyordum. Demedi. Doğruca yatak odasına yöneldi. Peşinden gittim. “Emirhan? Bir şey mi oldu?” Yatak odasına girdi, dolabın kapağını açtı. İçeriden siyah bir spor çanta çıkardı ve kalan birkaç parça sivil kıyafetini, hatta diş fırçasına kadar her şeyi o çantaya tıkıştırmaya başladı. Bir dakika… Bu bir “dönüş” sahnesi değildi gibi. Daha çok bir “veda” sahnesiydi. “Nereye?” dedim, sesimdeki neşeyi kaybederek. Kapı pervazına yaslandım. Çantanın fermuarını sertçe çekti. Sırtını bana döndü. “Gitmem lazım,” dedi. “Hemen mi? Bari bir kahve içseydin. Bak ben işe girdim, Nova Ajans’ta başladım. Seni bekledim anlatmak için…” Sustu. Omuzları gerildi. Yavaşça bana döndü. O kömür karası gözlerinde, daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Veda. Keskin, net bir veda. Çantayı omzuna attı. Yanıma geldi. “Biliyorum,” dedi. “Hayırlı olsun.” “Nereden biliyorsun?” “Bilirim,” dedi sadece. Salona doğru yürüdü. Ben de gölgesi gibi peşindeydim. “Emirhan!” diye bağırdım dayanamayarak. Kolundan tuttum. “Dur artık! Robot musun sen? Bir aydır haber alamıyorum, öldün mü kaldın mı belli değil. Şimdi geliyorsun, iki dakika durup ‘Hadi eyvallah’ diyorsun. Nereye gidiyorsun?” Durdu. Kolunu çekmedi, ben de elimi çekmedim. “Doğuya,” dedi. “Doğu mu? Ne kadar kalacaksın? Operasyon mu yine?” Gözlerini gözlerime dikti. O an, zaman durdu sanki. Evdeki saat bile tik tak etmeyi bıraktı. “Ne zaman gelirsin?” diye sordum Sesi duygusuzdu ama gözleri… Gözleri yangın yeriydi. “Belki bir yıl…” Duraksadı. Yutkundu. Bakışlarını kaçırmadı. “…Belki de hiç.” Dünya ayaklarımın altından kaydı sandım. Kulaklarım uğuldadı. “Belki de hiç.” Ne demekti? Dönmemek demekti. “Ne?” dedim fısıltıyla. “Görev. Uzun sürecek.” “Gitme,” dedim. Gururumu, inadımı, her şeyi ayaklar altına alarak. Acı bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Elini kaldırdı, yanağıma dokundu. Başparmağıyla elmacık kemiğimi okşadı. Eli sertti ama dokunuşu pamuk gibiydi. Gözyaşım elinin üzerine damladı. Ağladığımı o an fark ettim. “Yapma,” dedi “Gitme,” dedim tekrar. Ve o an, o incecik ip koptu. Emirhan, o elini yanağımdan enseme kaydırdı. Beni kendine doğru, sertçe çekti. Ne olduğunu anlayamadan, dudakları dudaklarıma kapandı. Bu, filmlerdeki o romantik, yavaş çekim öpücüklerden değildi. Bu bir savaştı. Bu bir vedaydı. Bu, söylenmemiş binlerce kelimenin, bastırılmış onca duygunun, korkunun ve tutkunun tek bir anda patlamasıydı. Sanki nefes almak ister gibi, sanki son suyunu içer gibi öpüyordu. Ben de ona aynı açlıkla karşılık verdim. Parmaklarım yakasına yapıştı, onu bırakmamak için sımsıkı tuttum. O da boştaki kolunu belime doladı, ayaklarımı yerden kesercesine beni kendine bastırdı. Parfüm kokusu ve o kendine has ten kokusu birbirine karıştı. Zaman, mekan… Hepsi silindi. Sadece o ve ben vardık. Dudaklarının tadı tuzluydu; benim gözyaşlarım mı, onunkiler mi bilmiyordum. Ciğerlerimizdeki hava tükenene kadar, can havliyle öpüştük. Sonra aniden, başladığı gibi sertçe geri çekildi. Alnını alnıma yasladı. İkimiz de nefes nefeseydik. Kalbi, göğüs kafesinin altında, benimkiyle yarışacak kadar hızlı atıyordu. Hissediyordum. Gözleri kapalıydı. “Affet,” dedi fısıltıyla.“Bunu yapmamalıydım.” “Emirhan…” diyecek oldum, elimi yüzüne götürdüm. Ama o, bir adım geri çekilerek teması kesti. Gözlerini açtı. O kömür karası gözlerde artık tereddüt yoktu. Sadece derin bir acı ve kesin bir karar vardı. Eğer bir saniye daha kalırsa, bir daha asla gidemeyeceğini biliyordu. “Bekleme,” dedi. Sesi buz gibiydi, az önceki o yangından eser yoktu. “Beni bekleme Sevda.” Cevap vermeme fırsat vermedi. Arkasını döndü. Kapı kolunu indirdi. Ve rüzgar gibi, geldiği hızla çıktı gitti. Kapı yüzüme kapandı. Tık. Olduğum yerde, dudaklarımda hâlâ onun yangını, burnumda onun kokusu, elimde ise boşlukla kalakaldım. Gitmişti. Bacaklarım beni daha fazla taşıyamadı. Kapının önüne, onun az önce durduğu yere yığıldım. Elim dudaklarıma gitti. Radyoda çalan şarkıyı yeni duyuyordum. Gitme, gitme… Gitme, kal bu şehirde… Gitme, gitme… Yazık olur bize… “Bekleyeceğim,” dedim boşluğa doğru… Kapının dibinde ne kadar oturdum, bilmiyorum. Radyodaki o manidar şarkı bitti, araya saçma sapan neşeli bir mobilya reklamı girdi. Hayatın en acımasız şakası da buydu işte; istemsizce güldüm reklama. Soğuk parkeden güç alarak yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimdeki derman çekilmişti ama ruhumdaki o garip inat, beni ayakta tutuyordu. Aynaya baktım. Gözlerim şiş mi yine? Dudaklarım… Dudaklarım sanki hâlâ onun nefesini taşıyordu. Elim gayriihtiyari ağzıma gitti. “Bekleme dedi,” diye fısıldadım kendi yansımama. Sonra sinirle bir kahkaha attım. “Sanki ben laftan anlayan biriyim de…” Hafta sonu, Emirhan’ın yokluğunun ağırlığıyla geçti. Evdeki her eşya, her köşe bana onu hatırlatıyordu. Pazartesi sabahı olduğunda, yine o zırhımı kuşanmak zorundaydım. Nova Ajans’ın cam kapısından içeri girdiğimde, topuklu ayakkabılarımın çıkardığı tok ses, içimdeki kırık dökük harabeleri gizliyordu. “Günaydın Sevda Hanım!” dedi asistan kız neşeyle. “Günaydın,” dedim. Gülümsemem o kadar profesyoneldi ki, Oscar alabilirdim. Toplantı odasına girdiğimde Berk Bey yine bir şeylere söyleniyordu. Günler, birbirinin kopyası gibi geçmeye başladı. Sabah kalk, işe git, tasarımlar yap, Berk’i sustur, eve gel. Neredeyse böyle dört ay geçti Bir akşam, elimde kahve kupasıyla Haydar’ın karşısına geçtim. Yaprakları iyice serpilmişti. “Baban hayırsız çıktı oğlum,” dedim yaprağını severken. “Gitti, ne arıyor ne soruyor. ‘Bekleme’ dedi bir de bana. Sanki beklememek elimdeymiş gibi. İnsan kalbine söz geçirebiliyor mu Haydar? Sen güneşe dönmekten vazgeçebilir misin?” Haydar sessizce beni onayladı bence. Tam o sırada kapı çaldı. Saat gecenin on biriydi. Elimdeki kupayı sehpaya bıraktım. Kalbim yine o lanet olası umutla çarpmaya başladı. Gelmiş olabilir miydi? Kapıya koştum. Delikten bakmadan açtım. Karşımda Emirhan yoktu. Barış vardı. Kapıyı açtım. “İyi akşamlar yengeciğim,” dedi. “Barış…” dedim. “Girsene içeri.” Barış, saygılı bir tavırla botlarını kapıda çıkarıp içeri girdi. Salona geçtiğinde ilk dikkatini çeken şey, tabii ki köşede orman kaçkını gibi duran Haydar oldu. “Ooo,” dedi ıslık çalarak. “Komutanımın evi botanik bahçesine dönmüş.” “Dalga geçme,” dedim gülerek mutfağa yönelirken. “Çay var, içer misin?” “Valla süper olur yenge.” İki bardak çayla salona döndüğümde Barış, koltuğun ucuna ilişmiş, etrafı inceliyordu. Çayı sehpaya bıraktım ve karşısına oturdum. “Nasıl?” diye sordum hemen. Lafı dolandırmaya gerek yoktu. Barış çayından höpürdeterek bir yudum aldı. (Emirhan olsa asla höpürdetmezdi.) “İyi,” dedi Barış, güven veren bir tonla. “Çok detay veremem. Ama geçen gün telsizden sesini duydum, esip gürlüyordu yine.” İçimden koca bir ‘oh’ çektim. Yaşıyordu. Esip gürlediğine göre keyfi de yerindeydi. “Peki…” dedim çekinerek. “Beni sordu mu?” Barış gülümsedi. O an, bu soruyu soracağımı bildiğini anladım. Barış, cevap vermek yerine ceketinin cebine elini attı. Şıngırdayan bir ses duydum. Elini çıkardığında avucunda Emirhan’ın arabasının anahtarı parlıyordu. Anahtarı sehpaya, benim önüme doğru sürdü. “Bu ne?” dedim şaşkınlıkla. Barış arkasına yaslandı. “Araba anahtarı.” Anahtara bakakaldım. “Yani…” dedim emin olmak için. “Bunu o mu istedi?” Barış ayağa kalktı, ceketini düzeltti. Yüzünde o ‘koonuşamam anla işte’ gülümsemesi vardı. Kapıya yöneldi. “Allah’a emanet ol yenge. Bir ihtiyacın olursa, çekinme.” “Sağ ol Barış. Sen de Allah’a emanet ol. Dikkat edin kendinize.” Kapıyı kapattıktan sonra sırtımı kapıya yaslayıp elimdeki anahtarı havaya kaldırdım. “Aptal,” dedim sesli bir şekilde, gülümseyerek. “Düşünceli, aptal.” İçimdeki enerji patlamasıyla yerimde duramadım. Evde oturup duvarlarla konuşmak (veya Haydar’la dertleşmek) şu an yapacağım en son şeydi. Birine anlatmam lazımdı. İstikamet belliydi: Gizem. Bir de Gülcan vardı ama o balayında, olmaz; evliliğinin ilk üç ayı rahatsızlık vermeyeceğim. Hızla yatak odasına gidip üzerimi değiştirdim. Kot pantolonumu ve deri ceketimi giydim. Aynada kendime baktım. Gözlerimde o bir aydır sönük duran ışık, şimdi cılız da olsa yanıyordu. Otoparka indiğimde, Emirhan’ın siyah canavarı loş ışığın altında parlıyordu. Yanına gidince elim gayriihtiyari kaputuna gitti. Sanki arabaya değil de Emirhan’a dokunuyordum. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturdum. Ve o an… O an dünya durdu. Arabanın içi o kokuyordu. Gözlerimi kapattım, sanki yan koltukta o oturuyormuş gibi hissettim bir an. “Buradasın,” diye fısıldadım. Motoru çalıştırdığımda çıkan o güçlü hırıltı, içimdeki gücü de tetikledi. Radyo otomatik açıldı. Ve şaka gibi, yine o kanaldaydı. Sezen Aksu, “Beni Unutma” diyordu. “Unutmam,” dedim gaza basarken. “Sen istesen de unutmam.” Trafik akıcıydı. Müziğin sesini biraz açtım. Altımdaki araba o kadar güçlüydü ki, gaza dokunduğum an fırlıyordu. Gizem’i aradım. “Kuzum?” diye açtı telefonu. Arka planda dizi sesi geliyordu. “Hazırlan, aşağı gel. Seni kaçırıyorum.” “Ne? Kızım saat gecenin kaçı, hayırdır? Bir şey mi oldu?” Sesi endişeliydi. “Bir şey olmadı. Yani oldu ama kötü değil. Hadi, on dakikaya oradayım.” Sokağına girdiğimde Gizem, üzerinde mavi mini elbisesi, ayağında yine mavi topuklu ayakkabılarıyla bekliyordu. Siyah SUV önünde durup camı yavaşça indirdiğimde, Gizem’in ağzı “O” şeklinde açıldı. Güneş gözlüğüm olsaydı takardım, o derece havalı bir giriş olmuştu. “Atla,” dedim sırıtarak. Gizem, şaşkın şaşkın arabaya bindi. Kapıyı kapatır kapatmaz, “Sevda!” “Bu ne? Banka mı soydun?” Kahkaha attım. “Soru sormak yok bu gecelik.” Gizem, emniyet kemerini takarken bir yandan da torpidonun üzerindeki o minik ışığı açmaya çalışıyordu. Torpido ışığını açtı, yetmedi güneşliğin aynasını indirdi. Işıklar yüzüne vurunca sahneye çıkmaya hazırlanan assolistlere benzedi. “Nereye gidiyoruz peki şoför hanım?” diye sordu, eline aldığı rimeli kirpiklerine götürürken. “Bilmiyorum,” dedim omuz silkerek. “Sadece gitmek istiyorum.” Gizem rimelini sürerken, “O zaman Rakı-Balık yapıyoruz, eski günlerdeki gibi,” dedi. Ben de istemsizce onu tekrar ettim. “Eski günlerdeki gibi,” diye fısıldadım ama hemen ardından gerçek dünyaya, yani altımdaki tank gibi arabaya döndüm. Önceden kullanmıştım Allah’tan, şimdi o kadar zorlanmıyorum. Gizem, araba hafif bir virajı dönerken ustalıkla rimeli taşırmadan sürmeyi başardı. (Bu kızın deprem anında bile eyeliner çekebileceğine yemin edebilirim ama ispatlayamam.) “Yalnız Gizo, ben içmem.” Gizem elindeki rujunu sürmeye kısacık bir ara verip bana baktı. “Saçmalama Sevda! Rakı-balık diyorum, dertleşeceğiz diyorum. Susuz deniz, rakısız masa mı olur?” “Olur, olur,” dedim direksiyonu sıkıca kavrayarak. “Ben şalgam içerim, acılı. Rengi benziyor zaten, psikolojik sarhoş olurum.” Gizem göz devirdi. “İyi be, tamam. Şoför sensin. Ama ben içerim, acımam.” Arabayı bir güzel park ettikten sonra restorana girdik. Boğazın dibinde, şıkır şıkır bir masaya kurulduk. Gizem garsonu çağırdı ve sanki Osmanlı saray mutfağını sipariş ediyormuş gibi saydırmaya başladı. “Bize bir 35’lik… Ortaya deniz börülcesi, lakerda, karides güveç, o ahtapottan da olsun… Kalamar tava ama taratoru bol olsun. Sevda sana ne söyleyeyim? Levrek?” “Olur,” dedim menüdeki fiyatlara bakmamaya çalışarak. (Maaşımı daha yeni almıştım ama bu gidişle bulaşık yıkayarak ödeyecektik.) “Bana da bir şalgam acılısından.” Garson, “Rakının yanına şalgam mı efendim?” der gibi küçümseyici bir bakış attı ama “Sürücüyüm kardeşim, kamu spotu mu çektireceksin bana?” bakışımla onu susturdum. Masamız donatıldı. Gizem kadehini doldurdu, ben şalgam bardağımı kaldırdım. Bardaklarımız tokuştu. “Neye içiyoruz?” diye sordu Gizem, gözleri parlayarak. “Bize içelim… Kaderimize.” “Kaderimize,” diye tekrar etti Gizem. Kadehini masaya o kadar sert bıraktı ki, ahtapot salatası tabağın içinde şöyle bir sarsıldı. “Ama güzel kaderlere, tamam mı? Öyle ağlak, Yeşilçam filmi sonlu kaderlere değil.” Güldüm ve şalgamımdan koca bir yudum aldım. Boğazım yandı, gözlerim yaşardı. Rakı içsem bu kadar yanmazdı herhalde. Gizem’le eski günlerdeki gibi uzun uzun sohbet ettik. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Gizem’in hisleri kadar promil oranı da kuvvetlenmeye başlamıştı. Tam o sırada, masamızın başında beliren o kaçınılmaz ekip geldi: Fasıl heyeti. Keman, klarnet ve darbuka üçlüsü. “Eyvah,” dedim içimden. Gizem’i tutabilene aşk olsun şimdi. Klarnetçi, sanki Gizem’in ruh halini sezmiş gibi, masanın dibine girip yanık bir taksim geçti. Gizem’in gözleri anında doldu. “Çal be ustam!” diye bağırdı Gizem. “Ah İstanbul İstanbul Olalı böyle kahpelik görmedi korka bir adama çok aşık oldum ben İstanbul” “Gizo, dur Allahsen,” diye fısıldadım. “Ben onu çok sevdim be kendimden bile çok sevdim! Herşeyi göze aldım o naptı siktir oldu gitti” dedi Gizem, elini havaya kaldırarak. “Ama biliyor musunuz hala seviyorum onu.. kalbimi nasıl söküp atayım?” Ah be Gizo! Gökhan seni hiç hak etmedi kızım… Ve beklenen an gerçekleşti. Gizem çantasını açtı, cüzdanını çıkardı. Klarnetçinin alnına yapıştırmak üzere bir banknot çekti. Rakamı görünce gözlerim büyüdü. “Oha Gizo!” dedim atılarak. “Kızım o parayla haftalık mutfak alışverişi yapılır, napıyorsun?” Gizem beni duymadı bile. Parayı adamın alnına değil, klarnetin ucuna sıkıştırdı. Klarnetçi coştu, darbuka ritmi hızlandırdı. Restorandaki bütün gözler bizim masadaydı. Ben mi? Ben o sırada masanın altına girip yok olmakla, “Evet bu deli benim arkadaşım” deyip durumu kabullenmek arasında gidip geliyordum. Sonunda kabullendim. Ritme ayak uydurup alkış tutmaya başladım. Ne yapayım? Rezillikse rezillik, en azından eğlenceli rezillik olsun. Şarkı bittiğinde Gizem masaya yığılır gibi oturdu. Makyajı hâlâ bozulmamıştı (bu kızın yüzünde sabitleyici sprey değil, beton harcı vardı sanırım), ama bakışları kaymaya başlamıştı. “Sevda,” dedi birden ciddileşerek. Elini elimin üzerine koydu. “Efendim canım?” “Gökhan” dedi. Sesi peltekleşmişti. “Gökhan da beni özledi mi acaba?.” Sanmıyorum arkadaşım ama seni de üzmem istemiyorum, saatlerce ağlarsın diye korkuyorum. Hesabı ödeme vakti geldiğinde, Gizem “Ben öderim, bugün efkar günü!” diye cüzdanına davrandı ama izin vermedim. Emirhan’ın arabasının verdiği o “Güçlü Kadın” gazıyla hesabı ben ödedim. (İçimden bir ses ‘Sonraki ay makarna yiyeceksin Sevda’ dese de, o sesi bastırdım.) Restorandan çıkarken Gizem koluma girmiş, hafifçe sendeliyordu. “Hava mis gibi,” dedi derin bir nefes alarak. Valenin getirdiği siyah jipi görünce, Gizem bir kez daha hayranlıkla ıslık çaldı. Anahtarı çocuğa vermiştim, bir de Gizem’i oraya kadar sürüklemeyeyim diye. “Tankımız geldi,” diye bağırdı. Vale hafifçe güldü. “Buyurun efendim,” dedi vale, anahtarı bana uzatırken. “Teşekkürler,” dedim en cool tavrımla. Sürücü koltuğuna bindim. Gizem’i yan koltuğa yerleştirdim, kemerini taktım. “Müzik!” dedi Gizem. “Hareketli bir şey aç, ağlamak yok!” Radyoyu açtım. Sahil yolunda, camlar açık, müzik çalıyor… Rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, boğazın ışıkları yüzümüze vuruyordu. O an, bir anlığına her şeyi unuttum. Özlemi, korkuyu, belirsizliği… Sadece o an vardı. Gizem’i evine geldiğimizde onu yatağa yatırdım, üstüne de rahat bir şeyler giydirdim. Akmaya başlayan makyajını da temizledim iyi arkadaş olarak. Evin mutfağına gidip bir bardak su aldım kendime. Telefonuma gelen mesajla irkildim bir an. Allah’ım nolur yeni projenin 554. revize mesajı olmasın. Telefonun ekranındaki ismi görünce mutfak tezgahına tutunmak zorunda kaldım. Bacaklarımdaki o titreme geri gelmişti, ama bu sefer korkudan değildi. Ekranda “Emirhan” yazıyordu. Rüya mı görüyordum? Yoksa Gizem’in evindeki o kaçak etil alkol kokusu beynimde halüsinasyonlara mı yol açıyordu? Gözlerimi ovuşturdum. Hayır, yazı oradaydı. Titreyen parmağımla bildirimi açtım. Kalbim, göğüs kafesimi kırmak istercesine çarpıyordu. “Lütfen kötü bir şey olmasın, lütfen veda mesajı olmasın,” diye dua ettim içimden. Mesajı okuduğumda, tuttuğum nefes dudaklarımdan gülüş olarak döküldü. “Nasılsın?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.