Yatak odasına, sanki gizli bir hazine dairesine giriyormuşum gibi parmak ucunda girdim. Oda da salon gibiydi; gereksiz tek bir eşya yoktu. Kocaman bir yatak, iki komodin ve duvardan duvara gömme dolap… Dolabın kapağını açtım ve karşılaştığım manzara karşısında, “Vay be,” dedim. Renk skalası muazzamdı: Siyah, koyu gri, açık gri, antrasit, lacivert ve sürpriz bir şekilde… yine siyah. Raflardaki düzen ise beni utandıracak cinstendi. Tişörtler cetvelle çizilmiş gibi katlanmış, gömlekler renk tonuna göre asılmıştı. Bir an bozulacak diye dokunmaya kıyamadım ama mecburdum. Elime gelen en yumuşak dokulu, siyah bir tişörtü çektim. Altına da gri, bol bir eşofman altı buldum. Banyoya geçip kirlilerimi makineye attım, çalıştırdım. Sonra hızlıca bir duş alıp Emirhan’ın kıyafetlerini üzerime geçirdim. Aynaya baktığımda kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım. Tişört bana elbise gibi olmuştu, dizlerimin hemen üzerinde bitiyordu. Eşofman ise… Eşofmanın içinde iki tane Sevda barınabilirdi. Eşofmandan vazgeçtim, bavulumun en dibinde bulduğum taytımı giydim. Spor için almıştım bunu ama hiç giymemiştim; varlığından bile şu ana kadar haberim yoktu. Üzerimdeki tişört buram buram o kokuyordu. Okyanus ve çam karışımı, ferah ama maskülen o koku… Burnumu tişörtün yakasına gömüp derin bir nefes almamak için irademi zorladım. Salona döndüğümde Emirhan hâlâ dosyalara gömülmüştü. Ayak seslerimi duyunca başını kaldırdı. Sonra tekrar elindeki dosyaya döndü, ben de mutfağa geçtim. Soğanları pembeleşinceye kadar kavurdum, salçayı ekledim, fasulyeleri attım. Yan ocağa da pirinç pilavını koydum. Bir yandan salata yaparken bir yandan da telefonumdan açtığım şarkıya eşlik ediyordum. “Seni yerler, yerler… Seni ham yapar bu zilliler…” “Zilliler kim?” Arkamdan gelen sesle elimdeki salatalığı havaya fırlattım. Neyse ki reflekslerim fena değildi, yere düşmeden havada yakaladım. Emirhan mutfak kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Yarası onu zorluyor olmalıydı ki ağırlığını sağlam tarafına vermişti. “Ay!” dedim elimdeki salatalığı tezgaha bırakırken. Kalbim ağzımda atıyordu. “İnsan bir ses verir. Yürürken ses çıkarmamak için özel eğitim mi aldınız?” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Aldık,” dedi gayet ciddi bir tonla. Gözlerimi devirdim. Tencerenin kapağını açtım. Mis gibi taze fasulye kokusu mutfağa yayıldı. Tahta kaşıkla yemekten biraz aldım, üfledim. Kaşığı ona uzattım. Anlık bir kararla yapmıştım. Allah beni ne yapmasın! Duraksadı. Gözleri kaşığa, sonra bana baktı. O an mutfaktaki hava yine değişti; alt tarafı bir fasulyenin tadına bakmayacakmış gibi gerildim. Bir adım daha yaklaştı. Yaralı olduğu için hareketleri yavaştı. Eğildi. Kaşığı dudaklarına götürdüm. Yemeği ağzına aldı. Gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı. Yutkundu. “Nasıl?” diye sordum fısıltıyla. “Tuzu, yağı?” “Güzel,” dedi. Sesi kısıktı. “Çok güzel olmuş.” “Tabii güzel olacak,” dedim, panikle arkamı dönüp ocağı kapatırken. “Ben yaptım sonuçta . Hadi geç içeri, masayı kuruyorum.” Emirhan itiraz etmedi, salona geçti. Sakin ol Sevda, ne oldu sanki? Soğukkanlılığını koru. Ben de arkasından tepsiyi taşıdım. Sehpanın üzerindeki dosyaları kenara itip tabakları yerleştirdim. Karşılıklı oturduk. Yemek boyunca onu izledim. Bence beğendi; yiyordu işte. “Eline sağlık,” dedi, ben daha tabağın yarısına zor gelmiştim. “Yemek seçer misin?” diye sordum bir anda; onu merak ediyordum. “Seçmem ama karabiberden hoşlanmıyorum,” dedi omuz silkerek. Sofrayı toplamakta ısrar etse de izin vermedim. Çayı seviyordu, çay demledim ona. Çayları getirdim. Salonda oturuyorduk. Televizyonda sesi kısık bir haber kanalı açıktı ama ikimiz de izlemiyorduk. Ben telefonumla oynuyordum, o ise koltukta başını geriye yaslamış, gözleri kapalı dinleniyordu. Onu böyle savunmasız görmek garipti. Kaşları çatık değildi, yüz hatları yumuşamıştı. Kirpikleri ne kadar uzundu… “Çok bakma nazar olur.” Sıçradım. Gözleri hâlâ kapalıydı! “Göz kapaklarında kamera mı var senin? İzlemiyorum, dalmışım.” Gözlerini yavaşça araladı, başını bana çevirdi. “Bir şey soracaksın. Sor.” Adam beni çözmüş resmen Telefonumu sehpaya bıraktım, bağdaş kurdum. “O gün…” dedim tereddütle. “Beni kaçırdığın gün. Yani beni kurtardığın gün. Neden bana söylemedin? ‘Sevda gitme’ desen belki gitmezdim?” “Giderdin” dedi net bir şekilde. “Nereden biliyorsun?” “Giderdin Sevda. Bunu ikimiz de biliyoruz.” Haklıydı. Muhtemelen ‘Hadi oradan deli’ der, çantamı savurur giderdim. “Peki…” dedim sesimi alçaltarak. “Şimdi ne olacak?” Emirhan’ın yüzü ciddileşti, o huzurlu hava dağıldı. Doğruldu. “Şimdilik sıkıntı yok.” Ben de kendimi çok önemli biri sandım he! Adamla alt tarafı belki beş dakika görüşmüştük, benim peşime düşecek hâlleri yok ya. “Ben buradayım,” dedi. Gözlerimin içine bakarak, üzerine basa basa söyledi. “Tamam,” dedim fısıltıyla. Sessizlik oldu. Ama bu seferki rahatsız edici değil, huzurlu bir sessizlikti. “İlaçlarını içtin mi?” “İçtim,” dedi. Ayağa kalkarken yüzünü hafifçe buruşturduğunu fark ettim. Ne kadar “Ben demirdenim” havalarına girse de canı yanıyordu, belli. “Yarana…” dedim tereddütle. “Bakmamı ister misin? Deneyimim yok ama elim hafiftir.” “Gerek yok,” dedi, salondaki ışığı kapatırken. Koridora çıktık. Evin düzeni basitti; koridorun sağındaki oda benim kaldığım misafir odasıydı, tam karşısındaki, koridorun sonundaki oda ise onun “mabedi” yani yatak odasıydı. Odasının kapısının önünde durdu. Ben de misafir odasının kapısının kolunu tuttum. Bir an, öylece durduk. Ne o içeri girdi ne de ben. Loş ışıkta yüzü daha yumuşak, daha… ulaşılabilir görünüyordu. Üzerimdeki tişörtüne takıldı gözleri yine. “Oda…” dedi boğazını temizleyerek. “Isınmıştır. Kaloriferi açmıştım.” “Teşekkürler,” dedim. Sesim niye bu kadar ince çıktı benim? “İyi geceler o zaman,” dedim hızla. Daha fazla o kapı önünde durursam saçmalayabilirdim. Mesela “Birlikte uyusak mı?” gibi rezil cümleler kurabilirdim. “İyi geceler,” dedi. Odasının kapısını açtı, içeri girdi ve kapıyı kapattı. Ben de kendi odama girdim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes verdim. Elim kalbime gitti. “Sakin ol şampiyon,” dedim fısıltıyla. Yatağa kendimi bıraktım. Çarşaflar temiz, yastık yumuşaktı ama burası benim yatağım değildi. Yine de üzerimdeki tişört… Burnumu yakasına gömdüm. O koku… Sanki Emirhan yanımdaymış gibi hissettiriyordu. Yorganı başıma kadar çektim, uykuya daldım. Gece yarısı bir tıkırtıyla uyandım. Önce rüya sandım. Ama sonra ses tekrar geldi. Mutfaktan mı geliyordu? Hemen doğruldum. Telefonumu elime alıp saate baktım. 03:45. Hırsız mı? Yok canım Yataktan sessizce kalktım. Parmak uçlarımda kapıya yürüdüm, hafifçe araladım. Koridor karanlıktı ama mutfaktan sızan sarı bir ışık vardı. Emirhan’ın odasının kapısı açıktı. Merakıma yenik düşüp (her zamanki gibi) sessizce koridorda ilerledim. Mutfağın kapısına geldiğimde durdum ve içeri baktım. Emirhan oradaydı. Mutfak tezgahına yaslanmış, elindeki su bardağına bakıyordu. Üzerinde sadece eşofman altı vardı. Sargılı gövdesi, geniş omuzları ve sırt kasları loş ışıkta heykel gibi duruyordu. Ama duruşunda bir yorgunluk, bir ağırlık vardı. Başını öne eğmişti. Sanki su bardağında dünyanın sırrını çözmeye çalışıyordu. “Uyku tutmadı mı?” diye fısıldadım. Aniden irkildi, elindeki bardaktaki su hafifçe çalkalandı. Başını hızla bana çevirdi. O anlık savunma refleksiyle kasları gerildi ama beni görünce gevşedi. “Sessiz yürüyorsun,” dedi. Sesi çatallıydı. “Eğitim mi aldın?” “Bizde deriniz” dedim içeri süzülerek. “Ayrıca sen dalgınsın Komutan. Düşman gelse ruhun duymaz.” “Düşman gelse hissederim,” dedi, bardağı tezgaha bırakarak. “Sen düşman değilsin.” Yanı başında durdum. Gözlerim istemsizce sargısına kaydı. “Ağrın mı var?” “Biraz.” “İlaç?” “Aldım. Etki etmesini bekliyorum.” Yalan söylüyordu. Ya da eksik söylüyordu. Ağrıdan değil, kafasındaki düşüncelerden uyuyamıyordu belli ki. Tezgahın üzerindeki paketten bir sigara çıkardı ama yakmadı. Sadece parmaklarının arasında çevirdi. “Sigara içtiğini bilmiyordum,” dedim. “İçmem,” dedi. “Çok nadir.” Sigarayı pakete geri koydu. Bana döndü. Gözleri üzerimdeki tayta ve kendi tişörtüne kaydı. Karanlık mutfakta, aramızda sadece bir karış mesafe varken, o gerilim yine hortladı. “Neden uyandın?” diye sordu. “Sesleri duyunca korktum.” “Korkma,” dedi yine. “Tamam,” dedim. Gözlerimi kaçırdım. “Sen varsın yanımda, korkmam.” Bu itirafım havada asılı kaldı. Emirhan bir adım yaklaştı. Vücut ısısını hissedebiliyordum. Eli havaya kalktı, sanki saçlarıma dokunacakmış gibi… Ama sonra durdu. Vazgeçti. Elini tezgaha yasladı. “Git uyu Sevda,” dedi. Sesi sert değildi ama bir emirdi. Kendini frenliyormuş gibi bir hali vardı. “Sabah erken kalkacağız.” “Neden?” “İşimiz var.” “Ne işi?” “Soru sorma. Git yat.” Dudaklarımı büzdüm. “İyi be. Tamam.” Arkamı dönüp kapıya yöneldim. Tam çıkacakken sesi beni durdurdu. “Sevda.” Döndüm. “Efendim?” Karanlıkta gözleri parlıyordu. “Tişört…Sende kalsın.” Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacaktı. Ne demekti şimdi bu? “Neden?” diye sordum, sesim titreyerek. “Yakışmış,” dedi sadece. Ve arkasını dönüp bardağını tekrar eline aldı. Ben orada, mutfak kapısında, yüzümde aptal bir gülümseme ve kalbimde bir davul orkestrasıyla kalakaldım. “Deli bu adam,” diye mırıldandım koridorda yürürken. “Yemin ederim deli. Beni de delirtecek.” Odama girdim, yatağa atladım. Sabahın köründe kapımın, sanki alacaklılar dayanmış gibi yumruklanmasıyla gözlerimi açtım. “Kalk!” emriyle yataktan sıçradım. Kapıyı açtığımda Emirhan kapıda, jilet gibi ütülü gömleği, tıraş olmuş yüzü ve buram buram yayılan o pahalı parfümüyle dikiliyordu. Sabahın bu saatinde, üstelik yaralıyken nasıl Vogue kapağından fırlamış gibi görünebiliyordu? Haksızlıktı bu. Kolundaki saate bakarak, “On dakika içinde hazır ol,” dedi. “On dakika mı?” Gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Ben on dakikada ancak hayatı sorgulamayı bitirip yataktan çıkabiliyorum. İnsan bir kahve ikram eder, ‘Günaydın prenses’ der.” “Günaydın Asker,” dedi ciddiyetle. “Dokuz dakikan kaldı.” Bana uzattığı kutuyu sorgulamadan aldım. Arkasını dönüp salona yürürken, “Gıcık,” diye söylendim ama sesimin duyulmayacağı bir tonla. Kapıyı kapatıp banyoya koştum. Kutuyu açtım; içinden bordo-kırmızı bir takım çıktı. Kumaşına dokundum; ipek karışımlı, kaliteli bir kumaştı. Rengi o kadar asil, o kadar “ben buradayım” diyen bir bordoydu ki, bir an bu takımı giymeye layık mıyım diye düşündüm. Ama Emirhan’ın “9 dakika” uyarısı beynimde yankılanınca felsefeyi bırakıp giyinmeye başladım. Önce pantolonu geçirdim bacaklarımdan. Fermuarı çektim, düğmeyi ilikledim ve… Şok. Pantolonun beli, sanki bir terzi beni haftalarca prova etmiş gibi “cuk” diye oturdu. Ne nefesimi kesecek kadar dardı ne de belimde boşluk bırakacak kadar bol. Paça boyu bile milimetrik ayarlanmıştı. Hemen ardından içine giymem için kutuya konulan siyah, saten askılı bluzu giydim. Sonra da ceketi… Ceketin omuzları, kolları, bel oyuntusu… Aynadaki yansımama bakakaldım. “Yok artık,” dedim kendi kendime. “Bu adam gece uyurken mezurayla ölçümü falan mı aldı? Sapık mıdır, müneccim midir, nedir?” Hayatımda satın aldığım hiçbir kıyafet üzerime bu kadar kusursuz oturmamıştı. O paspal, uykulu Sevda gitmiş, yerine holding CEO’su gibi bakan bir kadın gelmişti. Hızlıca saçlarımı açıp taradım, dudaklarıma hafif bir renk verdim ve ayağıma –yine kutunun dibinden çıkan– siyah stilettoları geçirdim. (Evet, adam ayakkabı numarama kadar biliyordu). Tam dokuzuncu dakikada kapıyı açıp salona süzüldüm. Emirhan kapının önünde, kolundaki saate bakıyordu. “Süre dol…” Başını kaldırdı. Cümlesi havada asılı kaldı. Bakışları ayakkabılarımdan başladı, pantolonun kusursuz ütü izinden yukarı çıktı, saten bluzda bir saniye duraksadı ve en son gözlerime kilitlendi. “Tam zamanında,” dedi. Sesi her zamanki gibi kontrollüydü ama tonu bir tık daha derinden geliyordu. “Bedenimi nereden biliyorsun?” diye sordum ellerimi belime koyarak. Hesap sorar gibi durmaya çalışıyordum ama içten içe bu bakışların keyfini çıkarıyordum. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Kapıyı açıp geçmem için kenara çekildi. “Gözlem yeteneği diyelim.” Yanından geçerken burnuna doğru hafifçe parfüm kokumu bıraktım. Asansöre bindiğimizde aynadan ikimize baktım. O simsiyah takımıyla gecenin gölgesi gibiydi, bense bordo takımımla yanındaki ateş gibi duruyordum. Gerçekten de bir mafya dizisinin başrol oyuncuları gibi görünüyorduk. “Nereye gidiyoruz peki James Bond?” diye sordum aynadan ona bakarak. “Abimin nişanına gidiyoruz. Hani senin de kuzenin olan Ceren ile abimin nişanı.” “Ne nişanı ya?” Hafızamı zorladığımda Ceren’in bana attığı saçma sapan mesajların arasına nişan davetiyesi de vardı sanırım. Sonra panikle elimi alnıma vurdum. “Eyvah! Eyvah ki ne eyvah! Biz oraya birlikte mi gideceğiz? Yani sen ve ben? Yan yana?” Asansörün kapısı açıldı. Emirhan elini sırtıma, tam bel boşluğuma hafifçe yerleştirdi ve beni nazikçe dışarı yönlendirdi. “Evet Sevda. Yan yana.” “Ama sen anlamıyorsun!” dedim otoparka yürürken. Topuklularımın sesi yankılanıyordu. “Babaannem orada. Sülalem orada! Köylüler orada, şimdi senin kolunda girersem ne düşünürler?” Arabanın kapısını açtı, binmemi bekledi. “Ne düşünürlerse düşünsünler,” dedi, kapıyı kapattı Yol boyunca tırnaklarımı kemirmemek için kendimi zor tuttum. Nişan için köye geri dönüyorduk resmen, ne yapsam ölme ya da bayılma numarası mı yapsam? Araba köy yoluna girdiğinde midemdeki kelebekler topluca intihar etmiş, yerini kramplara bırakmıştı. Feyyaz ile yolda kalışım, kaçışım, sonra Emirhan ile geri dönüşüm… Feyyaz ne olmuştu acaba? Köydeki herkes onun benim arabam olduğunu biliyordu sanırım sanayidedir “Emirhan,” dedim titrek bir sesle. Köyün giriş tabelasını görünce panik katsayım tavan yapmıştı. “Bak, beni burada indir.” Emirhan, direksiyonu hafifçe kırarak o çukurlu köy yolunda bile arabayı sarsmadan sürmeyi başarıyordu. “Saçmalama Sevda.” “Ya ne saçmalaması! Bir de yanımda seni görecekler! ‘Kızım hani sen kaçmıştın, ne ara Komutanı tavladın da geri geldin?’ diyecekler. Hakkımda çıkan dedikoduları duysan, seni İstanbul’daki kocam falan sanar bunlar, yapma etme! Yol yakınken dönelim.” Emirhan vitesi düşürdü, bana kısa bir bakış attı. “İkimiz de İstanbul’da değil miyiz? Gelirken birlikte geldik, bu kadar” dedi. Araba durduğunda, sanki motor değil benim kalbim stop etti. Bahçenin girişindeydik. İçeriden Ankara havaları yükseliyor, “Erik Dalı”nın o şen şakrak ritmi, benim içimdeki cenaze marşıyla fena hâlde çelişiyordu. Plastik sandalyeler dizilmiş, ışıklar ağaçlara asılmış, bütün köy ahalisi oradaydı. Ve en kötüsü: Babaannem, elinde bastonuyla başköşedeki yerini almış, muhtemelen etrafı lazer gibi tarıyordu. “İnmiyorum,” dedim koltuğa yapışarak. “Mümkünatı yok, inmem. Emirhan, bak, bagaja saklanayım. Beni bagajda sok içeri. Yemin ederim sesimi çıkarmam.” Emirhan motoru kapattı. Kemerini çözerken bana o “saçmalama” bakışlarından birini attı. Beni dinlemedi bile. Arabadan indi. Ceketinin düğmesini ilikledi ve arabanın önünden dolanıp benim kapımı açtı. Bir elini kapının üstüne koydu, diğer elini bana uzattı. “Hadi.” O el… O koca, güven veren, nasırlı el… Derin bir nefes aldım. “Bismillah,” dedim ve titreyen elimi avucuna bıraktım. Arabadan indiğim an, o bordo takımın ve stilettoların verdiği “plaza kadını” özgüveni, köy toprağına basınca bir an sarsıldı ama Emirhan koluma girip beni dengeledi. “Düşme sakın,” diye fısıldadı kulağıma. Bahçe kapısından içeri girdiğimiz o anı, hayatım boyunca unutacağımı sanmıyorum. Müzik kesilmedi ama sanki herkesin nefesi kesildi. Önce kapıya en yakın olan Nezaket Abla (kuaför olan) bizi gördü. Elindeki kola bardağını az kalsın üstüne döküyordu. Sonra yanındakini dürttü, o öbürünü dürttü ve bir dalga gibi bütün kafalar bize döndü. Sahne: Ben, Sevda. Kaçak, işsiz, “kız kurusu” dedikodularının başrolü Sevda. Üzerimde servet değerinde bir takım, saçlarım yapılı, makyajım kusursuz. Yanımda: Emirhan. Osman’ın kardeşi, asker, heybetli, yakışıklı, ulaşılmaz adam. Siyah takımıyla yanımda bir kale gibi yürüyor. Ve biz… Kol kolayız. Fısıltılar rüzgar gibi uğuldadı: “Kız bu Sevda değil mi?” “Yanındaki Osman’ın kardeşi Emirhan değil mi?” “Bunlar ne alaka?” “Kız İstanbul’a kaçmamış mıydı?” “İstanbul’da buluşmuşlar zaar!” Kolumu geri çektim. Emirhan duraksadı. Boşta kalan eline, sonra da bana baktı. “Yan yana yürümeyelim, yanlış anlayacaklar,” dedim fısıltıyla, araya güvenli bir “akraba mesafesi” koyarak. Adımlarımı hızlandırdım, neredeyse koşar adım önden gidiyordum. “Sen arkadan gel. Hatta gelme, başka masaya otur!” Emirhan’ın arkamdan, “Ya sabır,” çektiğini duydum ama dönüp bakmadım. Şu an tek amacım Zehra Sultan’ın (Babaannem) bakış menziline girmeden bir savunma stratejisi geliştirmekti. Ama nafile. Bütün köy o ilk girişi, o kol kola yürüyüşü görmüştü bir kere. Ok yaydan çıkmış, dedikodu kazanı çoktan kaynamaya başlamıştı. Babaannemin masasına vardığımda, “Erik Dalı” yerini gerilimli bir sessizliğe bırakmıştı. Babaannem, elindeki bastonu iki eliyle kavramış, çenesini bastonun tepesine dayamış, kısık gözlerle beni süzüyordu. Bana dargındı hiçbir şey söylemeden gelmiş aynı şekilde geri gitmiştim ilk geldiğim günde böyleydi “Selamünaleyküm,” dedim. Babaannem bastonunu hafifçe yere vurdu. Gözleri üzerimdeki bordo takıma, sonra saçlarıma, en son da arkamdan gelen, sakin adımlarla yaklaşan Emirhan’a kaydı. “Aleykümselam,” dedi babaannem, kelimeyi uzatarak. “Hoş geldin kaçak. Yolunu mu kaybettin, yoksa İstanbul’un yolları mı bitti?” Yutkundum. “Yok babaanne, şey… Ceren’in nişanı için geldim. Davet edildim ama…” “Biz ettik de,” dedi babaannem, bakışlarını arkamdaki karartıya dikerek. “Damat tarafıyla teşrif edeceğini bilmiyorduk.” Emirhan yanıma geldi. Benim az önce panikle açtığım o mesafeyi, tek bir adımla kapattı. Omzuma değecek kadar yakın durdu. “İyi akşamlar Zehra Teyze,” dedi o tok, otoriter sesiyle. Sonra sırasıyla diğer büyüklere baş selamı verdi. “Hayırlı olsun tekrardan” Babaannemin o sert ifadesi, Emirhan’ı görünce milim yumuşamadı ama saygıdan dolayı hafifçe dikleşti. “Sağ ol oğlum, sağ ol da…” Babaannem hesap sormaya hazırlanırken Emirhan konuştu. “Sevda’nın geleceğini duyunca, ben gelirken onu da getirdim.” Yalanın, daha doğrusu gerçeğin bu kadar “beyefendi” bir kılıfa sokulmasına hayran kalarak ona baktım. Boş yerlerden birine oturdum. O da hemen yanıma, ceketinin düğmesini açarak rahat bir tavırla kuruldu. Nişanlı çift, yani kuzenim Ceren ve Emirhan’ın abisi Osman Abi, “Hoş geldiniz” demek için yanımıza geldi. Ceren, kabarık pembe nişanlığı içinde prenses gibiydi ama beni görünce gözleri, makyajını çatlatacak kadar açıldı. “Kız Sevda?” dedi Ceren, beni baştan aşağı süzerken. “Bu ne hâl? Şey yani… Çok şıksın. Ben seni… Yani… Pijama partisine gelir gibi gelirsin sanıyordum.” Ceren’in “paspal Sevda” beklentisini yerle bir etmenin verdiği hazla gülümsedim. “Sürprizleri severim kuzen,” dedim. Osman Abi, Emirhan’ın kopyası gibiydi ama daha yaşlı hâli. “Tebrikler Abi. Allah tamamına erdirsin.” Onlar diğer masalara ilerlerken, ben önüme konulan kuru pastaya odaklanmaya çalıştım. Ama imkansızdı. Yan masadaki Nuran Teyze’nin fısıltısı kulağıma kadar geliyordu. Hain dedikoducu! “Kız, bu Sevda İstanbul’a kaçtıydı hani? Osman’ın kardeşiyle ne işi var bunun? Ne ara oğlanı kafaladı, büyü müyü yaptı acaba?, yoksa bu paspalı kim ne yapsın?” Duyduklarım karşısında boğazıma kaçan susamı öksürerek çıkarmaya çalışırken Emirhan sakince masadaki sürahiye uzandı. Bardağıma su doldurup önüme koydu. “İç,” dedi, Nuran Teyze’nin olduğu tarafa bakmadan. “Duyuyor musun?” dedim suyu içerken, gözlerim dolu dolu. “Büyücü de oldum.” Emirhan sandalyesini hafifçe bana yaklaştırdı. Kolu koluma değdi. O temas, masadaki bütün dedikoduları bir anlığına sildi süpürdü. “Duyuyorum,” dedi umursamazca. “Rahatsız oluyorsan gidelim” “Hayır, az kaldı zaten bitmesine.” Tam o sırada hoparlörlerden yükselen “Ankara’nın Bağları” aniden kesildi. Ortalığa cızırtılı bir sessizlik çöktü. Ardından, düğünlerin ve nişanların vazgeçilmezi, o damardan giren slow şarkının introsu başladı. “Seninle başım dertte… Ne yapsam bilmiyorum…” (Selami Şahin çalmazsa o nişan, nişan sayılmazdı zaten.) Pistteki şıkıdım oynayan kalabalık yavaşça kenara çekildi. Sadece nişanlı çift, Osman Abi ve Ceren pistte kaldı. Ceren başını Osman Abinin omzuna yaslamış, romantik romantik salınıyordu. Emirhan aniden ayağa kalktı. Sonra bana döndü ve elini uzattı. “Gel.” Gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Ne? Ne gel?” “Dans edeceğiz.” “Saçmalama!” dedim dişlerimin arasından, gülümsemeye çalışarak (etraftakiler kavga ediyoruz sanmasın diye). “Ben dans edemem. Yani halay olsa neyse de, böyle… Herkesin içinde…” “Edersin,” dedi, itirazımı gram umursamadan. Elini hâlâ havada tutuyordu ve bütün köy şu an o ele bakıyordu. Titreyen elimi avucuna bıraktım. Beni nazikçe ayağa kaldırdı. Birlikte piste, Osman Abi ve Ceren’in yanına doğru yürüdük. Nuran Teyze’nin çatalı ağzında kalmış, donmuş bir şekilde bizi izlediğini göz ucuyla gördüm. Piste geldiğimizde Emirhan bir elini belime yerleştirdi. Öyle “arkadaşça” bir tutuş değildi bu. Avcu bel oyuntuma tam oturmuş, beni kendine doğru, aramızda kâğıt bile geçmeyecek kadar az bir mesafe kalana kadar çekmişti. Nefesim kesildi. Başımı kaldırdığımda yüzünün bana ne kadar yakın olduğunu fark ettim. “Herkes bize bakıyor,” dedim fısıltıyla, bakışlarımı göğsündeki cep mendiline sabitleyerek. Yüzüne bakarsam düşüp bayılabilirdim çünkü. “Baksınlar,” dedi kulağıma eğilerek. Nefesi boynumu gıdıkladı. “Bırak konuşsunlar. Sen sadece bana odaklan.”
Bölüm 5
5.Bölüm - Seninle Başım Dertte
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.