İçeriğe geç

Planlarda Yoktun

Bölüm 4 · 18 dk okuma

Planlarda Yoktun

Bölüm 4

4.Bölüm - Üç Gün Sen

“Noluyo ya” dedim emniyet kemerini çekiştirerek. “Yolu karıştırdın herhalde Komutan. Gizem’in evi Beşiktaş tarafında.” Emirhan istifini bozmadı. Direksiyonu o kadar rahat tutuyordu ki sanki pikniğe gidiyoruz. “Doğru gidiyoruz.” Araba köprüye girdi bile. Işıklar altındaki İstanbul manzarası normalde romantik olurdu ama şu an hiç sırası değil. “Emirhan!” diye bağırdım. “Nereye gidiyoruz? Bak, beni kaçırıyorsan söyle, annemi arayıp helallik isteyeceğim. Gerçi vermez ama olsun.” “Eve,” dedi. Yine o tek kelimelik, sinir bozucu cevaplar. “Hangi eve? Senin evine mi? İstemiyorum! Gizem beni bekliyor, kız meraktan çatlamıştır. İndir beni!” Kapı koluna asıldım. Kilitliydi tabii ki. Sakin bir sesle. “Gizem’in haberi var.” Elim havada kaldı. “Ne?” Sabır dilercesine arkama yaslandım “Dava edeceğim seni! Avukatım yok ama bulurum bir tane stajyer falan!” “Edersin,” dedi umursamazca. “Ama bu gece bende kalıyorsun.” “Niyeymiş o?” Emirhan derin bir nefes aldı. Sanki sabrının son kırıntılarını kullanıyordu. “Evde” dedi ne cümleyi ben mi tamamlayım konuşsana be adam! Cevap vermedi. Köprüyü geçtik, yine o sessiz siteye, yine o gri binaya geldik. Arabayı park etti. Motor durdu. “İn,” dedi. “İnmiyorum,” dedim koltuğa iyice gömülerek. “Burası benim protesto alanım. Sabaha kadar burada oturacağım.” Emirhan kemerini çözdü, bana döndü. “Zorluk çıkarma konusunda üzerine yok.” “Teşekkürler” Arabadan indi, benim kapımı açtı. Ben kollarım bağlı, “asla inmem” bakışları atarken o hiç beklemediğim bir şey yaptı. Eğildi, kemerimi tek hamlede çözdü (kokusu yine burnuma doldu, hain koku!) ve beni kucağına aldı. Evet, bildiğiniz çuval gibi omzuna atmadı ama gelin taşır gibi kucağına aldı. “Yuh!” diye bağırdım. “İndir beni! Sapık mısın nesin? İmdat! Polis! Jandarma! Gerçi sen Askersin, kime şikayet edeceğim ben seni?” Apartmana girene kadar tepindim ama adam beton gibiydi. Asansöre bindiğimizde beni yere indirdi. Üstümü başımı düzelttim, saçımı savurdum. “Bu yaptığın suç.” “Yürüseydin,” dedi ve asansörün düğmesine bastı. Eve girdiğimizde manzara aynıydı. Gri, ruhsuz, boş. Bavulum? Ya inanamıyorum ya.. antrede duruyordu öylece “Çay demle,” dedi ceketini çıkarırken. “Pardon?” Elim belime gitti. “Hizmetçin mi var senin? Kaçırdığın yetmedi, bir de hizmet mi bekliyorsun?” “Misafirsin,” dedi, sanki çok mantıklı bir şey söylüyormuş gibi. “Ev sahibi yorgun. Çay demle, konuşacağız.” Salona geçti. “Konuşacaksak demlerim,” dedim arkasından. “Ama zehir koyarım içine, haberin olsun.” Mutfağa geçtim. Dolapları önceden karıştırdığım için hakimdim Allahtan. Çayı koydum, demlenmesini beklerken sinirden tezgâhı kemiriyordum. Bu adamın derdi neydi? Çayları alıp salona döndüm. O gri koltuğa yayılmış, tavanı izliyordu. Beni görünce doğruldu. Bardağı önüne sertçe bıraktım. Çay biraz tabağa döküldü. Karşısındaki tekli koltuğa oturdum, kollarımı göğsümde birleştirdim. Sorgu hakimi edasıyla Emirhan, tabağa dökülen çayı umursamadan bardağı aldı, bir yudum içti. Yüzünde mimik oynamadı. Sıcaktan dili yanmıyor mu bu adamın? İçi dışı buz olunca demek ki… “Üç gün burdasın” “Üç gün mü?” Elimdeki çay bardağı havada asılı kaldı. “Pardon?” dedim, sesimin desibelini bir tık yükselterek. “Üç gün derken?” Emirhan çayından bir yudum daha aldı, bardağı yavaşça sehpaya bıraktı. O kadar sakindi ki, sinirden sehpayı kırmak istedim. “Neden?” diye sordum, bu sefer daha ciddi bir tonla. “Neden? Yoksa sen bana aşık oldun da ayrılamıyor musun? Bak konuşup halledebiliriz, kaçırmaya gerek yok.” Gözlerini bana çevirdi. O kömür karası gözlerde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. “Soru yok Sevda. Üç gün sonra bana teşekkür edersin” “Ya sabır!” diyerek ayağa fırladım. Odanın içinde volta atmaya başladım. “Adam konuşmuyor! Yemin ederim konuşmuyor! Duvarla konuşsam rutubetten nem kapar, bana cevap verir, bu adam vermiyor!” Önünde durdum. “Bak Komutan, benim bir hayatım var. Tamam, işsizim, param yok, evim yok ama… Yani teknik olarak bir hayatım var!” Emirhan ayağa kalktı. Boy farkımız yüzünden yine kafamı kaldırmak zorunda kaldım. “Güvenliğin için,” dedi sadece. “Bu kadarını bilmen yeterli.” Sonra arkasını döndü ve odaya doğru yürüdü. “Ben içerideyim, sağdaki oda misafir odası” Ve gitti. Kapıyı kapattı. İlk gün, tam anlamıyla sorgulamayla geçti. Benim burda ne işim var? Önce evi gezdim. Toplam dört dakika sürdü. Çünkü evde hiçbir şey yoktu. Sonra televizyonu açtım. Bütün kanalları gezdim. Gündüz kuşağı kadın programlarında “Gelinim Mutfakta” izleyip kaynanalara sinirlendim. Hele o hades kaşlı kadın beni sinir etti Sıkıldım, mutfağa girdim. Dolaptaki malzemelerle bir kek yapayım dedim ama un yoktu. Sadece protein tozu, yumurta ve et vardı. Adam tam bir protein canavarıydı. Akşam olduğunda eve geldi. Elinde silahı vardı, temizliyordu. “Kolay gelsin,” dedim iğneleyici bir tonla. “Savaşa mı hazırlanıyoruz?” Cevap vermedi. Sadece başını salladı. Ben de inadına yüksek sesle şarkı söyledim. Tarkan’dan girdim, Sezen’den çıktım. Bana mısın demedi. İkinci gün, strateji değiştirdim. Madem konuşmuyordu, ben de konuşmayacaktım. “Sessizlik Yemini” etmiş keşişler gibi dolaşıyordum evde. Sabah uyandığımda o şınav çekiyordu. Salonda. Üstsüz. Gözlerimi kapatmaya çalıştım. (Yalan, fal taşı gibi açıp izledim. Allah sahibine bağışlasın diyecem ama sahibi yok galiba, amin.) Beni fark edince durmadı. “Günaydın,” dedi nefes nefese kalmadan. “Hımm,” dedim sadece ve mutfağa geçtim. O gün aramızda tuhaf bir gerilim vardı. Yan yana geldiğimizde elektrik çarpıyor gibi oluyordu. Bir ara mutfakta su içerken arkamdan geçti, kolu koluma değdi. Bardağı elimden düşürüyordum az kalsın. Hâlâ neden burada olduğumu söylememişti. Sadece telefonla konuşurken “Hazırlıklar tamam mı?”, “Ekip yerinde mi?” gibi cümleler duyuyordum kapı arkasından. Odasından çıktı. Ama bu sefer üzerinde o beyaz gömlek ya da gri tişört yoktu. Simsiyah giyinmişti. Siyah kargo pantolon, siyah boğazlı kazak ve üzerine giydiği o deri ceket… Yalan yok, adam “Ben tehlikeyim” diye bağırıyordu. Belindeki kabarıklıktan silahını yanına aldığını da anlamıştım. Antreye yöneldiğinde peşinden gittim. “Nereye?” dedim, kollarımı göğsümde bağlayarak. “Yine beni ev hapsine mahkum edip gidiyor musun?” Botlarını bağlarken başını kaldırmadan cevap verdi. “Çıkmam lazım.” Doğruldu, gözlerimin içine baktı. Bakışları keskindi ama içinde garip bir veda havası vardı. “Ben gelene kadar uslu dur.” “Ben zaten usluyum” diye mırıldandım. “Ne zaman geleceksin?” “Bilmiyorum,” dedi. Elini kapı koluna attı, sonra duraksadı. Bana doğru bir adım attı, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi oldu ama vazgeçti. Kapı kapandığında o kilit sesi yine yankılandı: Tık. Ama bu sefer o ses bana güvende olduğumu değil, yapayalnız olduğumu hissettirdi. Sabah uyandığımda evin içi mezar sessizliğindeydi. İçimden bir ses “Belki yine salonda şınav çekiyordur, git bir göz at, gözün gönlün açılsın” dedi ama salon boştu. Mutfak boştu. Gri koltuk boştu. Terminatör gitmişti. Bütün günüm “Acaba nerede?”, “Başına bir şey mi geldi?”, “Beni unuttu mu?” sorularıyla geçti. Televizyonu açtım, ses olsun diye zapladım kendime tavuk sote yaptım falan. Akşamüstüne doğru artık sıkıntıdan ve meraktan patlama noktasına gelmiştim. Emirhan “Telefonunu açma” demişti ama o burada yoktu sonuçta, değil mi? Hem belki beni merak etmiştir, arar falan? Ya da annemi ararım, “Kızın yaşıyor merak etme” derim. Çantamdan telefonumu çıkardım. “Yemişim yasağını,” diyerek güç düğmesine bastım. Telefon açılır açılmaz titremeye, bildirimler yağmur gibi yağmaya başladı. İlk dikkatimi çeken ekrana düşen mesajlar oldu. Gönderen: Ceren (Kuzenim/Başımın Belası) “Kız nerdesin sen?! Herkes neden bir anda gitti acaba diye dedikodunu yapıyor Çabuk dön! Bu arada Osman bana çok güzel bir kolye almış, fotoğrafını atıyorum bak… (Ek: Bulanık bir kolye fotoğrafı)” “Sevdaaa! Cevap versene!” Gözlerimi devirdim. “Allah’ım sen bana sabır ver,” dedim. Dünya yansa Ceren saçını tarar, Osman’ın aldığı kolyeyi anlatırdı. Tam Ceren’e cevap yazacaktım ki ekran karardı ve Gizem’in araması düştü. Hemen açtım. “Alo? Gizo?” “Alo! Sevda!” Gizem’in sesi nefes nefese geliyordu, sanki maraton koşmuş gibiydi. Ya da ağlamış gibi. “Gizo, sakin ol. Benim. Ne oldu?” “Sen medyum musun? Kahin misin nesin? Nereden bildin?” “Neyi nereden bildim Gizo? Ben evdeyim… Yani bir evdeyim. Ne oluyor anlatsana!” Gizem derin bir nefes aldı. Sesi titriyordu. “Sevda… Sadaka ver, kurban kes, ne bileyim git bir fakiri sevindir.” “Gizo çatlatma insanı, söyle!” “Kızım, seni gönderdiğim o Gold Ajans… O Ateş denilen adam… Bugün ofisi bastılar! Ama öyle böyle değil; helikopterler, özel harekat falan!” Kanım dondu. Gözlerim istemsizce kapalı duran gri perdelere kaydı. Gizem nefes nefese devam etti: “Ben kendi ofisimdeydim, bizim plazadan görünüyor onların binası. Şok olduk! Sonra haberlere düştü. Adam meğer paravan şirket kurmuş sadece bu söylendi bize. Bütün çalışanlar, çaycıyı bile toplayıp götürdüler sorguya. Eğer sen… Eğer sen o gün işe gitmiş olsaydın…” Sesi titredi. “Sevda, seni ben yaktım sandım. Seni o işe ben soktum diye vicdan azabından öldüm iki gündür. Polisler ‘Yönetici asistanı kim?’ diye sormuşlar. Herkes senin adını vermiş ama kayıtlarda bulamamışlar. İşe gitmedin değil mi? Gitmedin de ondan yırttın?” Dizlerimin bağı çözüldü, arkamdaki gri koltuğa yığıldım. Telefon kulağımda, Gizem’in “Alo? Alo?” diyen sesini duyuyordum ama cevap veremiyordum. Emirhan… “Üç gün buradasın,” deyişi… “Sonra bana teşekkür edersin,” deyişi… Beni kaçırmamıştı. Beni saklamıştı. Operasyonun yapılacağını biliyordu. Beni o kaostan, o sorgudan, sicilime işlenecek o lekeden, belki de o arada yaşanacak çatışmadan korumak için zorla buraya tıkmıştı. Gizem’in dediği o “özel harekat”ın içinde muhtemelen o da vardı “Sevda? Konuşsana be!” “Buradayım Gizo,” dedim fısıltıyla. Gözlerim dolmuştu. “Gitmedim. İşe gitmedim. Bir… Bir arkadaşımdayım. Güvendeyim.” “Oh be! Vallahi ömrümden ömür gitti. Sakın ortalıkta dolaşma şu bavulunu alan Çocuk da mısın? “Gizo ben kapatıyorum ararım seni sonra” Telefonu kapattım. Evin sessizliği artık korkutucu değil, minnet doluydu. O, benim için kendini riske atmıştı. Beni tanımıyordu bile. Sadece yolda bulduğu, sürekli başına bela açan o geveze kızdım ben. Tam o sırada, dış kapının kilidinde bir ses duydum. Şıkır şıkır. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Kapı yavaşça açıldı. Ve eşikte, yorgunluktan omuzları düşmüş, yüzü is ve barut izleriyle kirlenmiş ama dimdik duran o adam belirdi. Emirhan. Üzerindeki siyah teçhizatlar gitmiş, sadece siyah tişörtü ve kargo pantolonu kalmıştı. Saçları dağılmıştı. Çok yorgun görünüyordu ama gözleri… O gözler içeri girer girmez beni buldu. Bir “hasar tespiti” yapar gibi baştan aşağı beni süzdü. Ayakkabılarını çıkardı, kapıyı kapattı. “Telefonunu açmışsın,” dedi. Sesi kısıktı, muhtemelen çok bağırmaktan. Ayağa kalktım. “Açtım,” dedim titreyen sesimle. Başını hafifçe salladı, salona doğru yürüdü. “Duydun o zaman. Haberleri.” “Duydum.” Ona doğru yürüdüm. Aramızda bir adım mesafe kalınca durdum. O kömür karası gözlerine baktım. “Sen…” dedim, boğazım düğümlendi. “Biliyordun. O gün beni zorla arabaya bindirirken… İstifa et dediğinde… Hepsini biliyordun.” “Sana söylemiştim,” dedi yorgun bir tebessümle. Dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. “Teşekkür edersin demiştim.” Gözümden bir damla yaş süzüldü. “Ben… Ben sana çok kızmıştım.” Emirhan elini kaldırdı, o koca, nasırlı başparmağıyla yanağımdaki yaşı sildi. Dokunuşu o kadar sıcaktı ki içim titredi. “Ağlama,” dedi fısıltıyla. Gülmeye çalıştım ama hıçkırık karıştı araya. Burnumu çektim. Terlemişti birde çok hızlı nefes alıyordu bir gariplik var gibiydi “Emirhan?” dedim, sesim titreyerek. Bakışlarım hızla vücudunu taradı. Siyah tişörtünün sol tarafı, kaburgalarının üzeri sırılsıklam ve koyu bir renge bürünmüştü. Kumaş vücuduna yapışmıştı. “Bu ne?” diye bağırdım. “Sen… Sen vuruldun mu?!” Emirhan, sanki üzerine kahve dökülmüş gibi umursamazca yarasına baktı. Yüzünü hafifçe buruşturdu. “Sıyırdı geçti. Önemli değil.” “Ne demek önemli değil?” Sendelemeye başladı. O dağ gibi adam, gözümün önünde bir çınar gibi sallanıyordu. Hemen koluna girdim ama beni taşımakla onu taşımak bir değildi. Adam safi kas ve kemik yığınıydı. “Hastaneye gidiyoruz,” dedim kesin bir dille. “Gerek yok,” dedi, kolunu omzumdan çekmeye çalışarak. Ama gücü tükeniyordu. “Evde ilk yardım çantası var. Hallederim.” “Ya sabır!” diye bağırdım. “Bana bak hastaneye gidiyoruz diyorsam gidiyoruz. O arabaya ya binersin ya da seni bayıltır, yerde sürükleye sürükleye götürürüm! Ve yemin ederim yaparım” Gözlerini yarı kapalı bana dikti. Dudaklarının kenarında yine o serseri gülümseme belirdi. “Yaparsın…” dedi fısıltıyla. “İnatçı keçi.” “Yürü!” Dedim Anahtarları vestiyerden kaptığım gibi kapıyı açtım. Onu zorla asansöre bindirdim. Neyse ki asansör vardı, yoksa onu sırtlayıp indiremeyeceğime göre merdivenlerden yuvarlamam gerekirdi. Arabaya bindirdiğimde bilinci kapanmak üzereydi. Şoför koltuğuna geçtim. Hayatımda hiç bu kadar büyük ve lüks bir araba kullanmamıştım ama şu an altımdaki tank olsa sürecektim. Gaza kökledim. Hastane en yakın hastane konumdan açtım bir yer Hastanenin acil servisine nasıl girdiğimi, arabayı girişe nasıl bıraktığımı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, “Sedye getirin! yaralı var!” diye bağırdığım. Bir anda etrafımız beyaz önlüklülerle doldu. Onu sedyeye aldıklarında bende onların peşinden gidiyordum Hemşireler onu içeri alırken, “Hanımefendi siz burada bekleyin,” dediler ve o kapı yüzüme kapandı. Beyaz ışıklar, ilaç kokusu ve o lanet olası bekleyiş. Kanlı ellerime baktım. Onun kanı. Taşırken bana da bulaşmamış olmalıydı “Aptal Sevda,” dedim, kafamı duvara yaslayarak. “Bela mıknatısısın kızım sen.” Saatler geçti. Bir doktor çıktı. “Durumu iyi,” dedi. “Kurşun kaburgasını sıyırmış, dikiş attık. Ama çok kan kaybetmiş ve vücudu yorgun düşmüş. Dinlenmesi lazım.” “Görebilir miyim?” “Uyuyor şu an. Ama sessiz olmak şartıyla yanına girebilirsiniz.” Odaya girdim. Serum takılıydı. O güçlü, yenilmez komutan, şimdi beyaz çarşafların arasında savunmasız bir çocuk gibi yatıyordu. Yüzündeki o sert ifade gitmiş, yerine huzurlu bir dinginlik gelmişti. Yatağın yanındaki o rahatsız refakatçi koltuğuna oturdum. Elini tutmak istedim ama cesaret edemedim. Sadece izledim. Niye elini tutmak istiyormuşum hem? Kendine gel Sevda aşık olmanın sırası mı şimdi? “Aptal” diye fısıldadım. Yaralıydı hastaneye gitmek yerine eve gelmişti.. nasıl yaralandı acaba.. Gecenin yorgunluğu üzerime çöktüğünde kafamı yatağın kenarına, ayak ucuna doğru koydum. “Sadece beş dakika gözlerimi dinlendireyim,” yalanıyla kendimi kandırarak uykuya daldım. Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey boynunun tutulmasıyla yaşadığım acıydı gözlerimi tamamen açtığımda onu gördüm Emirhan uyanmıştı , yatak başlığına hafifçe doğrulmuş, sessizce beni izliyordu. Hızla doğruldum. O ani hareketle boynumdan “kıt” diye bir ses geldi. Yüzümü buruşturdum. “Günaydın,” dedi. Sesi hala biraz çatallıydı ama o tok, emir veren tınısı geri gelmişti. Elimi saçlarıma götürdüm. Allah bilir ne haldeydim. Göz altlarımda morluklar, saçım başım dağılmış, belki de ağzımın kenarında salya izi… Rezillik. “Ne zaman uyandın?” dedim panikle üstümü başımı düzeltirken. “Neden uyandırmadın? Saat kaç?” Emirhan dudaklarını hafifçe büzdü, saatine bakmak yerine gözlerini benden ayırmadı. “Yaklaşık bir saattir uyanığım.Sadece…” Duraksadı, o serseri gülümseme ydudaklarına yerleşti. “…horluyorsun. Hem de bayağı gürültülü.” Gülümsedi! Gülümsemek ona ne kadar yakıştığını bir bilse her zaman pişmiş kelle gibi sırıtır ama bir dakika ne dedi o bana! Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Yalan söyleme!” diye cırladım, az kalsın serum askısını deviriyordum. “Ben hayatımda hiç horlamadım! Bebek gibi uyurum ben!” “Hımm,” dedi başını sallayarak. “Bebek gibi. Tabi o bebek, burnunda deviasyon sorunu olan bir amca değilse.” Yastığı alıp kafasına geçirmemek için kendimi zor tuttum. “Adam vurulmuş, canıyla cebelleşiyor, hala benimle uğraşıyor” “Su,” dedi kısa bir nefes alarak. Hemen komodindeki sürahiye uzandım, bardağı doldurdum. Bardağı dudaklarına yaklaştırdım. “Ben tutarım,” demeye çalıştı ama eli titriyordu. “Sus ve iç şunu,” dedim, bardağı dikkatlice dudaklarına dayayarak. “Komutansın dedik, terminatörsün dedik, nazın da çekilmiyor he.” Suyu içerken gözleri yüzümdeydi. Bakışları o kadar yoğundu ki, suyu üzerine dökeceğim diye korktum. Bardağı çekip yerine bıraktım. “Emirhan,” dedim, sesim ciddileşerek. Sandalyeye geri oturdum. “Neden eve geldin? Neden direkt hastaneye gitmedin? O kas yığını vücuduna çok mu güvendin?” Derin bir nefes aldı, bakışlarını pencereden sızan sabah güneşine çevirdi. “Eve geldim,” dedi yavaşça. Sonra tekrar bana döndü. “Çünkü sen evdeydin.” Kalbim göğüs kafesimde tekledi. Cümle basitti ama ağırlığı tonlarcaydı. “Ne?” dedim fısıltıyla. “Ben evdeyim diye mi? Beni korkutmak için mi?” “Hayır,” dedi. Odaya giren hemşire sayesinde konuşmamız yarım kaldı Hemşire, elindeki tansiyon aletiyle aramıza “kara kedi” gibi girdiğinde, Emirhan’ın o yoğun bakışı anında buz gibi bir ifadeye dönüştü. Az önceki o duygusal, “Senin için geldim” diyen adam gitti, yerine yine o ulaşılmaz komutan geldi. “Tansiyonunuz gayet iyi,” dedi hemşire, cilveli sayılabilecek bir gülümsemeyle. “Ama ateşiniz biraz sınırda. Doktor bey bu gece kalmanızı isteyebilir.” Emirhan, gömleğinin düğmelerini iliklemeye çalışırken (tabii ki beceremedi, ben atlayıp ilikledim) “Gerek yok,” dedi kestirip atarak. “Akşama çıkıyorum.” Araya girdim. “Nereye çıkıyorsun? Otel mi burası? Hastane, hastane!” Bana yan gözle baktı. “Sevda” Ve tabii ki Emirhan dediğini yaptı. Doktorla ne konuştu, o odaya giren başhekimle nasıl bir hukukları vardı bilmiyorum ama akşam ezanı okunurken biz elimizde taburcu kağıtlarıyla hastanenin otoparkındaydık. Adam inatçıydı. Hatta inatçı kelimesi onun yanında uysal kedi gibi kalırdı. Yine direksiyona ben geçtim. Yol boyunca ağzını bıçak açmadı ama ben o arada, hastane odasında yarım kalan cümlesini kafamda bin kez çevirdim. “Çünkü sen evdeydin…” Ne demekti şimdi bu? Yani beni önemsiyor muydu? Ay kafayı yiyeceğim! Sorsam söylemez şimdi bu Siteye girdiğimizde hava kararmıştı. Arabayı park ettim. Emirhan arabadan inerken yüzünü buruşturdu ama sesini çıkarmadı. Koluna girmek için hamle yaptım, bu sefer itiraz etmedi. Ağırlığını hafifçe bana verdiğinde kokusu yine başımı döndürdü. Asansörle yukarı çıktık. Anahtarı deliğe soktum, o tanıdık “tık” sesi geldi. “Oh be,” dedim kapıyı iterken. “Evim evim güzel… gri evim.” Eve girdiğimizde Emirhan’ı zorla odaya, yatağına yatırdım. İtiraz etmeye mecali kalmamıştı ya da benim çenemle uğraşmak istemiyordu, orasını tam kestiremedim. “Bir şeye ihtiyacın olursa seslen,” dedim kapının eşiğinde durarak. “Ama çok seslenme, ben de insanım uyuyacağım.” “Işığı kapat,” dedi sadece. Romantik adam işte, ne beklersin. Işığı kapattım. Salona, o meşhur gri koltuğa geçtim. Günün yorgunluğu, hastane stresi, ‘evdeydin’ cümlesinin ağırlığı derken sızıp kalmışım. Sabah kapının alacaklı gibi çalınmasıyla yerimden sıçradım. “Bismillah!” diyerek yataktan kalktım. Az kalsın düşüyordum. Saate baktım, sabahın dokuzu. Kim gelirdi bu saatte? Kalbim ağzımda, parmak uçlarımda yürüyerek kapı deliğinden baktım. Dışarıda iki tane dağ duruyordu. Abartmıyorum, kapı deliğinin açısı yetmiyordu adamları görmeye. Biri esmer, kirli sakallı, diğeri sarışın ve (tövbe yarabbim) bebek yüzlü ama vücudu ‘ben adam döverim’ diyen tiplerdendi. Emirhan uyanmış mıdır? Hızla arkamı döndüm, Emirhan koridorda belirmişti bile. Üzerinde sadece eşofman altı vardı, yaralı bölgesi sargılıydı ve yine çatık kaşlıydı. Elindeki tişörtü tek hamlede giydi Zalımın oğlu karşımda yapılır mı böyle haraketler “Kim?” dedi fısıltıyla. Elinde siyah vardı! Ne ara almış hiç fark etmedim “İki tane… Şey…” Ellerimle ‘kocaman’ işareti yaptım. “Arkadaşların mı?” Emirhan kapı deliğine yaklaştı, baktı. Omuzları gevşedi. “Aç,” dedi ve salona doğru topallayarak yürüdü. “Bizimkiler.” “Bizimkiler derken? Bizimkiler dizisi mi? Ailen mi?” Cevap vermedi, kendini koltuğa bıraktı. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. İki adam da aynı anda “Geçmiş ols-” diye bağırarak içeri adım atacakken beni gördüler. Ve donup kaldılar. Esmer olanın ayağı havada kaldı. Sarışın olan ağzı açık bana bakıyordu. Ben ise üzerimde siyah pijamalarım, kabarmış saçlarım ve ayağımda (Emirhan’ın evinde bulduğum tek terlik olan) devasa erkek terlikleriyle duruyordum. “Merhaba?” dedim soru sorar gibi. Esmer olan, sarışına döndü. “Oğlum biz yanlış geldik lan. Katı karıştırdık.” Sarışın kapı numarasına baktı. “Yok devre, numara doğru. Emirhan Komutan’ın inindeyiz.” Sonra ikisi de tekrar bana döndü. Gözlerinde ‘bu kız kim ve komutanı ne yaptı’ bakışı vardı. İçeriden Emirhan’ın sesi gürledi: “Kapıda dedikodu yapmayın, girin içeri zevzekler!” Adamların yüzünde bir aydınlanma yaşandı. Esmer olan sırıttı. “Yenge?” dedi bana bakarak. “Yenge mi?” Gözlerim büyüdü. “Ne yengesi be! Arkadaşıyım. Yani misafiriyim” Adamlar gülüşerek içeri girdiler. Ayakkabılarını çıkarırken bile bir disiplin içindeydiler. Salona geçtiklerinde ben de peşlerinden gittim. Meraklıydım tabii, Emirhan’ın arkadaşları nasıl tiplerdi acaba? Emirhan koltukta, bacağı uzatılmış, yaralı tarafını tutarak oturuyordu. Esmer olan hemen Emirhan’ın yanına gidip omzuna, yaralı olmayan tarafına vurdu. “Oğlum ödümüzü kopardın lan!” Sarışın olan diğer koltuğa oturdu, gözleri hala bendeydi. “Geçmiş olsun Komutanım,” dedi ciddiyetle, sonra sırıtarak ekledi. “Ama bakıyorum iyileşme sürecin hızlı olacak gibi. Hemşiren sağlam.” Emirhan ters bir bakış attı. “Semih, kaşınma.” Esmer olan bana döndü, elini uzattı. Adamın eli kürek gibiydi. Sarışın olan Semih demekki “Barış ben. Emirhan’ın devre arkadaşıyım, aynı zamanda başının belasıyım. Sen?” “Sevda,” dedim elini sıkarken. Emirhan homurdandı. “Bela konusunda yarışırsınız.” Semih araya girdi. “Yenge… Pardon Sevda Hanım, kusura bakmayın sabah sabah bastık ama Komutan vuruldu dediler, duramadık.” “Yok canım, ne kusuru,” dedim, birden içimdeki Türk misafirperverliği hortladı. “Siz oturun, ben çay koyayım. Aç mısınız?” Barış “Vallahi biz gelirken börek çörek aldık, arabada kaldı. Semih koş getir.” Semih “Emredersiniz komutanım,” diye dalga geçerek kalktı, anahtarları alıp çıktı. Odama gidip kendime bir çeki düzen verdim sonra mutfakta çay demlerken içerideki konuşmaları dinlemeye çalışıyordum. Çok zor duyuyordum hatta duymak için nefesimi tutuyordum arada “Nasıl oldu?” diye sordu Barış, sesi ciddileşmişti. “Sıyırdı,” dedi Emirhan. Sesi sakindi. “İçerideki adamlar hazırlıklıydı. Köstebek var sanırım.” “Hallederiz,” dedi Barış. “Sen iyileşmene bak. Bu arada… Kız kim? Cidden?” Elimde çay kaşığıyla donakaldım. Nefesimi tuttum. Kısa bir sessizlik oldu. “Operasyonla ilgili,” dedi Emirhan. Sesi buz gibiydi. “Şimdilik burada kalması gerekiyor. Güvenliği için.” “Hadi ya…” Barış’ın ses tonu değişti, daha imalı bir hal aldı. “Sadece güvenlik için yani? Emin miyiz? Çünkü sen kimseyi evine sokmazsın. Hele ki bir sivili. Hele ki böyle… eli yüzü düzgün, gözleri fıldır fıldır dönen bir sivili.” “Barış,” dedi Emirhan uyarıcı bir tonla. “Sulanma. Kızı korkutma.” “Sulanmak mı? Aşk olsun devrem. Ben sadece yengemize… pardon misafirimize hürmet gösteriyorum.” Semih elinde poşetlerle geliyordu hemen çekildim kapıdan “Börekler geldi!” diye bağırdı Semih. Kahvaltı sofrasını salondaki orta sehpaya kurduk. Ortam garipti. Üç tane kas yığını asker ve ben. Üçü başka bir dilde bir şeyler konuluyorlardı hangi dil bilmiyorum ama ingilizce değil birazcık da Almanca biliyorum o da değil onlar devam ederken bende odama gittim onları yalnız bırakma için telefonuma gelen mesaja baktım Mesaj Gizem’dendi. “Sevdaaa aramadın merak ettim. Sen ne şanslı kızsın ya! Sadaka ver sadaka! Birde bana uğra senin için yatak aldım” Gülümsedim. Şans mı? Yoksa Emirhan mı? Telefona cevap yazmadım. Ekranı kapattım. Birde bana yatak almış ya şapşal bugün biraz ev işi yapayım bari kirli kıyafetlerime baktım neyse biraz uyuyayım kalkınca mecbur yapmak zorundayım zaten Gözlerimi açtığımda odanın içi loştu. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama vücudumdaki o “kamyon çarpmış” hissi biraz olsun hafiflemişti. Esneyerek gerindim. Yatağın kenarındaki telefonuma uzandım, saat beşe geliyordu. “Oha,” dedim fısıltıyla. “Kış uykusuna yatmışım resmen.” Kalktım, saçımı başımı düzelttim. Evin içi yine o ölüm sessizliğine bürünmüştü. Barış ve Semih gitmiş olmalıydı. Kapıyı yavaşça açıp salona süzüldüm. Emirhan, sabahki yerinde, gri koltukta oturuyordu. Ama bu sefer uyumuyordu. Önündeki sehpada bir laptop açık, kucağında kalın bir dosya, elinde de kalem vardı. Kaşları çatık, odaklanmış bir şekilde bir şeyler okuyordu. Beni fark edince başını kaldırdı. Gözleri bir saniye yüzümde gezindi, sonra tekrar dosyaya döndü. “Günaydın,” dedi. Sesi hala yorgundu ama sabahki kadar kısık değildi. “Tünaydın hatta iyi akşamlar,” dedim yanına yaklaşarak. “Gitti mi seninkiler?” “Gittiler,” dedi dosyayı kapatıp sehpaya bırakırken. “Kafamı şişirdiler, kovdum.” “Ayıp olmuş,” dedim kıkırdayarak. “Börek getiren adama yapılır mı bu?” Göz ucuyla etrafa baktım. Salon toparlanmıştı. Çay bardakları, börek tabakları yoktu. “Sen mi topladın?” dedim şaşkınlıkla. “Yaralı halinle?” “Barış topladı,” dedi. “Emrettim, yaptı.” “Anladım” dedim Bir süre sessizlik oldu. Sadece laptopun tuşlarına basarken çıkardığı o ritmik “tık tık” sesleri duyuluyordu. Ayakta dikilmekten sıkılıp tekrar koltuğa, onun tam karşısına oturdum. “Aç mısın?” diye sordum aniden. Kafasını kaldırmadan cevap verdi. “Değilim.” “Yalan söyleme. Sabahtan beri o böreklerden başka bir şey yemedin. İlaç içiyorsun, miden delinecek.” Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı “Sevda… Başımın etini yemen bittiyse mutfağa geçebilirsin. Ama aç değilim.” “İyi,” dedim omuz silkerek. “Ben kendime yapıyorum o zaman.” Hızla mutfağa geçtim. Dolabı açtım. Manzara beni şaşırttı ağzına kadar doluydu “Hadi bakalım Sevda,” dedim kendi kendime. “Göster marifetini. Fasulye,pilav ve salata dünyanın en güzel üçlüsü” Tam işe koyulacaktım ki üzerimdeki pijamanın kirliliği ve ter kokusu aklıma geldi. Bavulumdaki her şey üstündekiler de dahil çok kirliydi Kafamı mutfak kapısından uzattım. “Emirhan?” Emirhan dosyalardan başını kaldırdı. “Çamaşır makinesi… Var mı? Yani vardır herhalde.” Eliyle koridorun sonunu işaret etti. “Banyoda. Dolapta deterjan var.” “Tamam, harika. Peki ben makine dönerken ne giyeceğim? Çıplak mı dolaşayım?” Emirhan’ın tek kaşı havaya kalktı. Dudaklarının kenarında yine o sinir bozucu yarım gülüş belirdi. Beni baştan aşağı süzdü. “Evde yalnızız,” dedi sakince. “Benim için sorun olmaz ama üşürsün.” Yanaklarımın alev aldığını hissettim. Terliği çıkarıp kafasına atmamak için zor tuttum kendimi. “Edepsiz!” Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Dolabıma bakabilirsin” dedi. “Lütfettiniz hünkarım,” diye söylenerek yatak odasına girdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.