Kapı kapandı. Kilit sesi, boş evde sanki bir tabanca patlamış gibi yankılandı. “Tık.” Ve bitti. Olduğum yerde, antrenin ortasında dikiliyordum. Karşımda kapalı bir çelik kapı, arkamda tanımadığım gri bir dünya… “İnanılmaz,” dedim sessizliğe doğru. Sesim duvarlara çarpıp bana geri döndü. “Gerçekten gitti.” Sinirden gülmeye başladım. Hani şu deliliğin kıyısında gezinen, histerik gülüşlerden. “Aferin Sevda. Tebrikler kızım. Dün sabah köyde horoz sesiyle uyanıyordun, bu gece İstanbul’da, adını soyadını bile tam bilmediğin bir adamın evindesin. Hayatın bir dizi olsa, reytingleri tavan yapardı ama senarist sana gıcık kapıyor.” Bavulumu sürükleyerek salona geçtim. Tekerleklerin parkede çıkardığı ses, evdeki tek yaşam belirtisiydi. Kendimi o gri, sert koltuğa tekrar bıraktım. Karnımdan gelen gurultu, düşüncelerimi böldü. En son ne yemiştim? O lanet baklavayı saymazsak… Hiç. Açlık, terk edilmişlik hissinden daha baskın gelmeye başlamıştı. “Utanma Sevda,” dedim kendi kendime. “Ne zaman utanmıştım ki ben? Utanmam…” Mutfağa gittim. Dolapları karıştırmaya başladım; bir dolaptan makarna buldum. Tamam, yenir, sıkıntı yok. Tezgahın üzerindeki tek tencereyi bulup çıkardım. Pırıl pırıl çelik tencere. İçinde bir kere bile yemek yanmamış belli ki. Suyu doldurdum, ocağa koydum. Dolabı biraz daha kurcalayınca köşede kalmış, kurumaya yüz tutmuş bir kalıp beyaz peynir ve biraz tereyağı buldum. “Menüde ‘Peynirli Bekar Makarnası’ var,” dedim kendi kendime. “İtalyan şefler görse mutfak önlüklerini asıp mesleği bırakırlardı ama aç bir Sevda için bu şu an Michelin yıldızlı restoran yemeği demek.” Makarna haşlanırken mutfaktaki sessizlik üzerime üzerime geliyordu. Normalde mutfakta şarkı söylerdim, tencereye ritim tutardım. Ama bu evde ses çıkarmak, kutsal bir tapınağa saygısızlık etmek gibi geliyordu. Her şey o kadar nizamlıydı ki… Makarnayı süzdüm, üzerine peyniri ufaladım, yağı gezdirdim. Tabağa koyup çatalla salona geçtim. Işığı açmadım. Sokak lambasının turuncu ışığı gri koltuğa vuruyordu. Oturdum. İlk lokmayı ağzıma attığımda gözlerim doldu. Ne oluyor bana ya? Çok duygusalım şu aralar, bence reglim yaklaşıyor. Hain regl… Bir ara da terapiste gitsem iyi olacak gibi. Hızlı hızlı, boğulurcasına yedim. Tabağı sehpaya bıraktığımda ağırlık çökmüştü. “Bulaşıkları sabah hallederim,” dedim. “Terminatör gelip ‘bulaşık denetlemesi’ yapacak hali yok ya.” Koltukta yan döndüm. Bacaklarımı karnıma çektim. Cenin pozisyonu… En güvenli pozisyon. Gözlerimi kapattım. Zihnimde bir sürü senaryo dönüyordu. İngiltere’ye nasıl gideceğim? Vize işini nasıl halledeceğim? Feyyaz’ı ne yapacağım? Gitti bence o artık, onun gideceği tek yer hurdacı olur… Babaannem beni merak etmiş midir? (Cevap: Muhtemelen hayır. Beni aramadı bile, sanırım o da gideceğimi hissetti.) Düşünceler birbirine dolanırken, yorgunluk galip geldi. Tanımadığım bir adamın koltuğunda derin bir uykuya daldım. Gözüme inatla giren o lanet güneş ışığıyla uyandım. Perde yok mu bu evde? Gözlerimi kırpıştırarak açtım. İlk hissettiğim şey, boynumdaki o tanıdık, bıçak saplanması gibi ağrı oldu. “Ah…” diye inledim doğrulurken. “Tebrikler Sevda, yirmi beş yaşında doksanlık nene gibi tutuldun.” Etrafıma bakındım. Gri koltuk, gri duvarlar, dünden kalan makarna tabağı… Rüya değilmiş. Gerçekten de “Terminatör”ün o ruhsuz, gri evindeydim. Saate baktım. Telefonumun şarjı bitmek üzereydi ama ekranın köşesindeki 09:45 yazısını görebildim. “Oha!” dedim sesli bir şekilde. “Bu saate kadar nasıl uyudum ben?” Normalde Zehra Sultan’ın sabah namazı sonrası başlattığı “tencere tava operasyonu” ile altı buçukta ayakta olurdum. Sessizlik… Gerçek, saf sessizlik ne güzel şeymiş be! Ayağa kalkıp gerindim. Kemiklerimden gelen o çatır çutur sesler, boş evde yankılandı. “Ev değil, akustik stüdyo mübarek,” diye söylendim. Banyoya yöneldim. Yüzümü yıkamak, kendime gelmek istiyordum. Aynaya baktığımda karşılaştığım manzara ise tam bir korku filmi fragmanıydı. Göz altlarımda rimel akıntısından oluşan siyah halkalar (panda demiştim ama bu daha çok rakun), kabarık saçlar, yastık izi çıkmış bir yanak… “Vay be,” dedim yansımama. “Biz bu hallere de mi düşecektik?” Banyoya attım kendimi. Kıyafet almadım mecbur, salona gittim, bavulumdan siyah takımımı çıkarttım. Bugün buna ihtiyacım var. Aynanın karşısında, “Çok tatlısın çok, seni veren Allah’a şükürler olsun,” diye şarkı mırıldanarak makyaj yapıyordum. Dış kapının kilidinde bir hareketlenme oldu. Şıkır şıkır. Anahtar sesi. Kalbim anında boğazımda atmaya başladı. Niye bu kadar panik oldum bilmiyorum… Kapı açıldı. Susam ve hamur kokusu… Simit! Midem açlıktan halaya kalktı resmen. Rujumu sürüp dudaklarımı birbirine bastırdım. Aynadaki yansımama son bir kaçamak bakış attım. Siyah takımlarımın içinde, az önceki “evsiz” modundan çıkmıştım artık. Plaza kızı modum açıldı; biz yeni gelmedik, buralara geri geldik… Emirhan elindeki poşetleri mutfak tezgahına bırakıyordu. Üzerindeki o ciddi, askeri havayı biraz olsun dağıtmış gibiydi. Gri (şaşırtmadı), düz bir tişört ve siyah bir eşofman altı giymişti. Saçları hafif nemliydi. Demek ki beyefendi bir yerlerde duşunu almış, rahatlamış, sabah sporunu yapmış, üstüne bir de fırına uğramış. Beni görünce duraksadı. Bakışları baştan aşağı beni süzdü. Siyah takımıma, yapılı saçlarıma ve makyajlı yüzüme takıldı. Kaşları hafifçe havalandı. “Günaydın,” dedi. Sesi sabah mahmurluğu falan taşımıyordu; yine o net, yine o duygusuz ton. Şaşırdı mı? Beğendi mi? Yoksa “Bu deli yine ne giymiş?” diye mi düşünüyor, çözemedim. “Günaydın,” dedim, sesimi olabildiğince cool tutmaya çalışarak. “Elini yüzünü yıkamışsın,” dedi poşetten domatesleri çıkarırken. Gözlerimi devirdim. “İltifatlarınla beni şımartıyorsun Emirhan. Dikkat et, havaya girerim.” Sıcak simitten büyük bir parça kopardım. O ilk ısırık… Yemin ederim gözlerimden kalpler çıktı. Yemek bittiğinde kafama dank eden kocaman bir soru işareti vardı: Evet Sevda, şimdi ne yapıyoruz? Öncelikle canım iç sesim; bavulumuzu alıyoruz ve Gizem’e gidiyoruz. Ona eşyalarımı teslim ediyoruz ve iş başvurusu yapıyoruz. Önümüze gelen tüm şirketlere… Sonrası Allah Kerim canım benim. Ya da son paramızın hepsini otele veriyoruz ve İngiltere hayallerimize “bay bay” diyoruz. “Eline sağlık,” dedim tabureden inerek. Çantamı omzuma astım, bavuluma doğru hamle yaptım. Bavulun sapını kavrayarak, “Hadi bana müsaade,” dedim. Tam kapıya yönelmiştim ki Emirhan, o insanı olduğu yere çivileyen sesiyle, “Ben bırakırım,” dedi. “Aman paşam, zahmet etmeyin,” diyecektim ki kapının zili çaldı. İkimiz de duraksadık. Emirhan’ın kaşları çatıldı. Beklediği biri yoktu belli ki. Bana eliyle “geri çekil” işareti yapıp kapıya yöneldi. Ben de meraklı Melahat gibi hemen arkasında bittim tabii. Kapıyı açtı. Kapı açıldığında karşımızda yirmili yaşlarının başında, tıraşı jilet gibi bir adam duruyordu. “Komutanım!” dedi gür bir sesle. “Rahatsız ettim, affedin. Albayımın emri var, durum acil.” Emirhan, kapının pervazına yaslanmış, az önceki “simit yiyen adam”dan saniyeler içinde sıyrılıp yine o ulaşılmaz “Komutan” kimliğine bürünmüştü. “Tamam,” dedi sadece. Çocuk topuklarını birbirine vurup, “Emredersiniz!” dedi ve arkasını dönüp koşar adım merdivenlerden indi. Ben arkada, elimde çantam, ağzım hafif açık kalmış bir şekilde bu mini askeri töreni izliyordum. “Vay be,” dedim. Emirhan kapıyı kapatıp içeri döndü, ceketini aldı. “Çık,” dedi. “Gerek yok, ben taksi…” “Hadi,” dedi ve anahtarları alıp kapıyı açtı. Mecburen yürüdüm. Asansörde yan yana dururken, aynadan ona baktım. Yüzü gerilmişti. Az önceki o nispeten yumuşak hava dağılmış, yerine kara bulutlar gelmişti. Arabaya bindiğimizde yine o ölüm sessizliği hakimdi. Gizem’in adresini navigasyona yazdım. Yol boyunca ne o konuştu ne ben. Sadece radyonun kısık sesi ve benim içimdeki “Acaba başı belada mı?” sorusu vardı. Bir de ne kadar az cümle ile konuşuyor; ben konuşmadan iki saniye duramıyorum ya, çok kıskandım bu huyunu. Gizem’in apartmanının önünde durduğumuzda motoru durdurmadı. Emniyet kemerini çözerken, “Sağ ol,” dedim. Bana döndü. O kömür karası gözleri, bir saniyeliğine yüzümde gezindi. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudakları aralandı ama sonra vazgeçti. “Eyvallah,” dedi sadece. Arabadan inip bagajdan bavulumu aldım. Apartman kapısına gelip arkamı döndüğümde, Emirhan’ın arabasının hâlâ orada beklediğini gördüm. Ben kapıdan içeri girene kadar da gitmedi. Kapı kapandığı an, motorun gürleme sesini ve lastiklerin asfaltta kayışını duydum. Gitti. Yine. 1 Hafta Sonra Yine “Biz sizi ararız” yalanı, uçup giden hayallerim ve yok olan param… Gizem yanıma oturmuş, elinde kupasıyla bana bakıyordu. “Gizo, ah Gizo… Yine hüsran…” Gizem dudağını büzdü. “Piyasa belli şekerim, millet işsizlikten kırılıyor…” “Sağ ol ya, çok yardımcı oldun şu an,” dedim yattığım yerden. Hüpürdeterek kahvesini içiyordu. “Dur! Aslında…” dediğinde yattığım yerden doğruldum, ona bakıyordum. “Gold Ajans’ta,” dedi. “Yönetici asistanı arıyorlarmış ama en fazla üç gün içinde herkes istifa ediyormuş.” Geri yerime yattım. Yani “hayaller hayatlar”… Ben o pozisyonda çalışabilir miyim ki? Bilmiyorum ama param yok. Neyse, gitsem en fazla ne olabilir ki? Deneyim sonuçta… “Adresi ver,” dedim. Pes ettim; param yok, gururum hiç yok maalesef. Yılların bana öğrettiği bir şeydir. Gizem kıkırdadı. “Yalnız uyarmadı deme, patron biraz… Şeymiş. Arıza. Adı Ateş miymiş, neymiş. Herkes ‘Ejderha’ diyor arkasından. En son asistanı ağlayarak çıkmış, ‘Bana oksijen tükettiğim için bağırdı’ demiş. Hiç olmazsa üç günlük çalışma avansı alırsın, iyi para veriyorlar.” Ertesi sabah, Maslak’taki o devasa plazanın önündeydim. Binaya bakarken boynum ağrıdı. “Gold Plaza” yazıyor. İsimdeki yaratıcılığa gel. Kesin içerisi altın varaklı mobilyalarla doludur. Güvenlikten geçip asansöre bindim. 24. kata bastım. Asansör o kadar hızlıydı ki midem zemin katta kaldı sandım. İçeri girdiğimde kaotik bir sessizlik vardı. İnsanlar koşturuyor ama kimse konuşmuyordu. Herkesin yüzünde o “Lütfen beni görme, lütfen bana iş verme” korkusu vardı. Resepsiyondaki kız, beni görünce sanki savaşa giden bir askere bakar gibi acıyarak baktı. “Asistanlık görüşmesi için mi?” “Evet,” dedim en profesyonel gülümsememle. “Sevda ben.” “Bol şans,” dedi fısıldayarak. “İhtiyacınız olacak. Bugün tersinden kalkmış.” Derin bir nefes aldım, omuzlarımı dikleştirdim ve gösterdiği odaya doğru yürüdüm. Kapıyı tıkladım. İçeriden gür bir ses geldi: “GEL!” Bu “gel” değil, “Gel de kelleni alayım” tonuydu. Kapıyı açıp içeri girdim. Oda gri, siyah, soğuk. Ve devasa bir cam masanın arkasında, arkası dönük bir koltuk vardı. Klasik kötü adam pozu. “Otur,” dedi koltuk dönmeden. Oturdum. Koltuk yavaşça döndü. Karşımda otuzlarının ortasında, kirli sakallı, gözlüklerinin üzerinden bakan ve “Ben bu dünyayı yarattım, beğenmedim, şimdi yıkacağım” havasında bir adam duruyordu. Yakışıklı mıydı? Evet. Ama o sinir bozucu, “Ben zenginim ve huysuzum” yakışıklılığı. Elindeki kağıda (benim CV’me) tiksinerek baktı. “Grafik tasarım mezunu,” dedi küçümseyerek. “Neden asistanlık? Çizim yeteneğin mi köreldi, yoksa piyasada tutunamadın mı?” Damarıma basıldı. Hem de en hassas damarıma. “Piyasa şartları diyelim,” dedim dişlerimin arasından. “Ayrıca çok yönlü biriyimdir. Kriz yönetimi konusunda uzmanım.” “Öyle mi?” Gözlüğünü çıkardı, masaya fırlattı. “Mesela şu an bir kriz var. Bir önceki asistanım, benim badem sütlü lattemi normal sütle getirdi. Sence bu bir kriz midir?” Gözlerimi devirmemek için tırnaklarımı avucuma batırdım. “Eğer laktoz intoleransınız varsa krizdir, yoksa şımarıklıktır Ateş Bey.” Oda buz kesti. Adamın gözleri kısıldı. Sessizlik o kadar uzadı ki kovulduğuma emin oldum. Hatta çantamı alıp kalkmaya hazırlanıyordum. Ateş Bey aniden gülümsedi. Ama samimi değil, “Dişli rakip, severim” gülümsemesi. “Şımarıklık? Cesursun. Ya da aptal. Genelde ikisi aynı kapıya çıkar.” Arkasına yaslandı. “İşe alındın. Şimdi git, İlayda sana işini göstersin.” İlayda ile uzun uzun konuştuk, hatta bir günde kanka bile olduk. Hani bana ilk geldiğimde “Bol şans, ihtiyacınız olacak, bugün tersinden kalkmış” diyen kız işte o. Sonra da üçümüz; yani ben, İlayda ve Ateş Bey bir toplantıya girdik. Ateş Bey ilk günden sanırım beni denemek için zor sorular soruyordu ama hepsinin altından kalktım, merak etmeyin. Ateş Bey ise memnun olmamıştı haspam ya! Beni azarlamak için bahane arıyordu resmen. Saat 19:00’da ofisten çıktığımda, yürüyen bir cesetten farksızdım. Ama cebimde avans vardı ve yarın işe gelmem söylenmişti. Zafer benimdi. Yarı ölü bir zafer. Plazadan çıktım. Hava kararmıştı. İstanbul’un o kaotik trafiği kornalarla senfoni yapıyordu. Telefonumu çıkarıp anı selfiesi çekecektim ki önümde siyah, tanıdık bir silüet durdu. Daha doğrusu, devasa bir araba. “Ne oluyor ya?” dedim. Arabanın camı yavaşça indi. Ve o kömür karası gözler, benim gözlerime kilitlendi. Emirhan. Yine o beyaz gömlek, yine o ciddi ifade, yine o “dünya yansa umurumda değil” bakışı. “Bin,” dedi. “Pardon?” dedim, sağa sola bakarak. “Bana mı dedin?” “Başka Sevda var mı orada?” “Sen… Sen beni mi takip ediyorsun? CIA ajanı mısın nesin?” “Bin dedim Sevda. Trafiği tıkıyorsun.” Arkadaki taksiler kornaya basmaya başlayınca panikledim ve kendimi ön koltuğa attım. “Bak, bu bir alışkanlık olmaya başladı,” dedim kemerimi takarken. “Beni yollardan topluyorsun. Sadaka niyetine mi yapıyorsun, anlamadım ki?” Emirhan cevap vermedi. Arabayı akıcı bir şekilde trafiğe soktu. “Ne işin var burada?” diye sordu. Sesi hesap sorar gibiydi. “Çalışıyorum,” dedim gururla. Emirhan’ın elleri direksiyonda sıkılaştı. “Ateş,” dedi. Soru değil, tespitti. Şaşkınlıkla ona döndüm. “Tanıyor musun?” Emirhan’ın çenesi kasıldı. Yola bakıyordu ama sanki yolu değil, başka bir şeyi görüyordu. Gözlerinden o anlık bir karanlık geçti. Öfke mi? Endişe mi? Çözemedim. “Uzak durman gereken biri.” “Niyeymiş o? Maaşı gayet iyi.” Emirhan aniden sağa çekip durdu. O kadar ani durdu ki öne savruldum. Bana döndü. Arada mesafe yoktu. Gözlerimin en içine bakıyordu. “Sevda,” dedi. Adımı söyleyiş şekli, tüylerimi diken diken etti. “O adamla çalışamazsın.” “Sana ne?” dedim, savunmaya geçerek. “Sen benim neyimsin? Bir hafta veya iki haftadır tanıdığın birinin hayatına karışamazsın. Babam, abim, kocam mısın yoksa?” Emirhan’ın bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime çıktı. Ortamdaki hava bir anda ısındı. Oksijen azaldı sanki. Bir elini, koltuğumun başlığına koydu, hafifçe bana eğildi. Kokusu… O lanet olası güzel kokusu burnuma doldu. Fısıltıyla, “Henüz değilim,” dedi. (NEEE!) Yutkundum. “Ne?” Geri çekildi, vitesi değiştirdi. “Aç mısın?” diye sordu, konu hiç konuşulmamış gibi. “Emirhan!” diye bağırdım. “Beni delirtme! Ne demek o?” “Köfte mi, hamburger mi?” “Zıkkımın kökü!” “Köfte o zaman. Güzel bir yer biliyorum.” Araba tekrar hareket ettiğinde, cama başımı yasladım ve derin bir iç çektim. Konuşsam da cevap vermiyor zaten, sinir etti beni. Arabayı sahil yolunda, lüks restoranların yanından teğet geçip, “Köfteci Niyazi” yazan, dumanı üstünde, tabureleri plastik bir mekanın önünde durdurdu. “Ciddi misin?” dedim camdan dışarı bakarak. Emirhan motoru durdurdu, kemerini çözdü. “Burada yiyeceğin köfteyi hiçbir yerde bulamazsın. İn hadi, naz yapma.” “Naz yapmıyorum, hijyen standartlarını sorguluyorum,” diye mırıldanarak indim. Aslında yalan; kokusu burnuma gelince midem içeride halay çekmeye başlamıştı bile. Bir de biz kim, hijyen kim? Yani öğrenci evinde neler yediğimi anlatmak bile istemiyorum. Plastik masalardan birine, denize en yakın olana oturduk. Garson çocuk hemen bitti yanımızda. “Ooo Komutanım! Hoş geldin! Yenge de gelmiş!” Gözlerim kocaman oldu. “‘Yenge’ mi? Yok abicim, ben yenge değilim, ben mağdurum. Bu adam beni kaçırdı, polise haber ver.” Çocuk güldü, şaka yaptığımı sandı. Emirhan ise istifini bile bozmadan, “İki porsiyon, bol piyaz, ayran,” dedi. “Ben belki piyaz istemiyorum?” dedim diklenerek. “İstersin, istersin,” dedi. Köfteler gelene kadar o meşhur sessizlik oyunumuzu oynadık. O denize bakıyordu, ben ona. Profilden bakınca burnunun kemeri, kirpikleri… “Allah kahretsin,” dedim içimden. “Niye bu kadar kusursuz duruyor? Keşke burnunu karıştırsa falan da soğusam.” Köfteler masaya indiğinde tabağın kenarındaki o közlenmiş biberin kokusu beni deli etti resmen. Çatalımı batırıp ağzıma attığım o ilk lokma… Allah’ım, Niyazi Usta sen nesin? Ve ben seni niye tanımıyorum bu yaşıma kadar? Gözlerimi kapatıp çiğnerken “Mmm,” diye bir ses çıkarmışım istemsizce. Gözlerimi açtığımda Emirhan’ın çatalı elinde kalmış, beni izlediğini gördüm. “Beğendin mi?” Lokmayı zorla yuttum. “Yani,” dedim omuz silkerek. “Fena değil.” Emirhan tabağına döndü ama güldüğüne yemin edebilirim. Sessizce yemek yedik bir süre. “Ateş… Sana ne iş verdi?” “Yönetici asistanı,” dedim gururla. Ağzımın kenarındaki yağı peçeteyle silerken ekledim. “Adam zor biri diyorlar ama parası güzel. Yoksa, tanıyor musun? Eski sevgilin falan mı?” Emirhan ters bir bakış attı. “Cıvıma Sevda.” “Tamam be, ne kızıyorsun?” “İyi, yarın istifa edersin.” Yediğim lokma boğazımda kaldı. İki öksürmeden sonra konuşabildim. “Pardon?” dedim çatallaşan sesimle. “Kulaklarım yanlış duydu herhalde. ‘İstifa edersin’ mi dedin sen? Emir kipiyle?” Emirhan, o sinir bozucu sakinliğiyle köftesinden bir parça kesti. “Duydun. O adamla çalışmayacaksın. Yarın gidip istifanı veriyorsun.” Elimdeki çatalı tabağa sertçe bıraktım. Çınlama sesi plastik masada beklediğim etkiyi yaratmadı ama olsun. “Bak Emirhan,” dedim işaret parmağımı ona doğru sallayarak. “Sen kendini ne sanıyorsun bilmiyorum. Komutan olabilirsin, emrindeki askerlere ‘yat, kalk, sürün’ diyebilirsin ama bana diyemezsin. Ben senin askerin değilim.” “Askerim olsan bu kadar itiraz etmezdin zaten,” dedi, bana bakmadan. “Ya sabır! Çattık ya!” Saçlarımı geriye attım. “Nedenmiş o? Neden istifa ediyormuşum? Adamın nesi var? Mafya mı? Katil mi? Yoksa senin eski kayınbiraderin falan mı?” Emirhan elindeki ekmeği bıraktı. Sonunda o kömür karası gözlerini bana dikti. Bakışları o kadar yoğundu ki, az önceki öfkem bir anlığına boğazıma takıldı. “Ateş,” dedi, sanki ismi ağzında kötü bir tat bırakmış gibi yüzünü buruşturarak. “Tehlikeli. İşler temiz değil, sana sadece bunu söyleyebilirim.” “Ben korunmaya muhtaç bir prenses değilim,” dedim, çantamı omzuma asıp ayağa kalkarak. İştahım falan kalmamıştı. “Başımın çaresine bakmaya alışığım.” Arkamı dönüp yürümeye başladım. Tabii ki dramatik çıkışım sadece üç adım sürdü. Arkamdan gelen sandalye sürüklenme sesi ve bileğime yapışan sıcak parmaklar… “Otur şuraya,” dedi. Sesi emredici değil, daha çok… yalvarır gibi miydi? Yok canım, Terminatör ve yalvarmak? Yan yana bile gelmez. “Bırak,” dedim kolumu çekmeye çalışarak. “Bırakmam. Otur, yemeğini bitir, eve bırakacağım.” “İstemiyorum.” “Sevda.” Adımı yine o tonlamayla söylemişti. O ‘tüm savunma mekanizmalarımı devre dışı bırakan’ tonla. Oflayarak tekrar oturdum. Ama köftelere dokunmadım. Kalan ayranı pipetle ses çıkararak içtim ki gıcıklık olsun. Yolculuğun geri kalanı tam bir sessizlik yemini gibiydi. Radyoyu bile kapatmıştı. Sadece motorun sesi ve bizim gergin nefes alışverişlerimiz vardı. Yollar sanki başka bir yere doğru gidiyordu. Gizem’in evine bu yollardan gidiliyor mu acaba diye düşünüyordum ki… Lan, nereye gidiyoruz biz?
Bölüm 3
3.Bölüm - Köfte Ekmek
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.