Ceren’in suratındaki o sinsi gülümseme genişledi. Gözlerini kısıp kulağıma eğildi: “Adettendir kuzen. Gelin, yüzük takıldıktan sonra ilk baklavayı kime yedirirse kısmeti tez zamanda açılırmış. Hadi iyisin, kaptın duayı.” Lokmam boğazımda düğümlendi. Öksürmemek için kendimi zor tuttum, yüzüm kıpkırmızı oldu. “Sen ciddi misin?” dedim boğuk bir sesle. “Kızım senin derdin ne? Ben kısmet falan istemiyorum! Bak yemin ederim kusarım şu baklavayı şuraya, büyü bozulur!” Ceren kıkırdayarak kaçtı. “Baklava mideye indi çoktan!” Arkasından elimdeki peçeteyi fırlattım ama ıskaladım. Gonca Yenge ve annem (evet, annem) bana bakıp hafifçe gülümsediler. Annemin gözlerinde o anlık, saniyelik bir yumuşama gördüm sanki. Annem ne ara gelmişti, görmemişim… Ablamın arkası dönüktü. Gözlerimi kaçırdım. Duygusal anlara hiç gelemem, hele annemle… Asla. Arka bahçeye gittim, nefes aldım. Bahçeden gülüşme sesleri geliyordu. Ani bir kararla çıktım kapıdan, sahile doğru yürümeye başladım. Ayakkabılarımı çıkarıp elime aldım. Kumların serinliği ayak tabanlarımı gıdıklarken, denizin o tanıdık, hırçın sesi beynimdeki gürültüyü bastırmaya başladı. “Nefes al Sevda,” dedim kendi kendime. “Alt tarafı bir baklava yedin, nikâh masasına oturmadın.” Ama mesele baklava değildi. Mesele annemdi. O bakış… Yıllardır üzerimde hissettiğim bakışlardan farklıydı. Başkaydı. Sanki… Özlem mi? Yok canım. Annemizden bahsediyoruz, o asla bizi özlemez. Kendini kandırmayı bırak artık… Kendi kendime söylenerek, kıyıya vuran dalgalara tekme savura savura yürüyordum. Gözyaşlarımı da tutamadım daha fazla. Ağlamak istemiyorum ama tutamıyorum içimde onları. Kimseler de yokken ağlayayım birazcık. “Herkes çok mutlu… Bir ben fazlalığım şu hayatta.” Denize doğru duruyordum. “Aptal Sevda,” dedim burnumu çekerken. “Koca kadın oldun, hâlâ annen sana bakıp gülümsedi diye, küçücük bir umut verdi diye salya sümük ağlıyorsun. Kendine gel! Aptal..” Babaannemin evine doğru yürümeye başladım. Ayağıma batan her taşta “Ah!” diyor ama inatla yürümeye devam ediyordum. Türk filmlerindeki o gururlu yürüyüşü yapıyordum güya ama topallayarak. Evin kapısını açtım. Babaannem daha gelmemişti. Yukarıda kaldığım odaya çıktım. Burası benim odam değil. Benim evim değil. Burası benim sığınağım bile değil artık. Tekrar akmaya başlayan gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Yatağın altından bavulumu çıkardım. Dolapta olan bütün kıyafetlerimi, sanki arkamdan atlı kovalıyormuş gibi tıkıştırdım bavula. Üstümü değiştirmek için bir kıyafet ayırdım; rahat bir şeyler. Kaçalım her zamanki gibi. Burası beni hiçbir zaman kabul etmedi zaten.. Banyoya girdim, yüzümü yıkadım, aynadaki bana baktım, ağlama..değmez.. Hazırlandım. Saat gece yarısına geliyordu. Odada bana ait tek bir tel toka bile bırakmadım. Zaten çok eşyam da yok Gidiyorum. İstanbul’a… Şimdilik. Oradan da ver elini İngiltere. Ben her zaman ani kararlar veren biriyimdir. Hatta göbek adım “Ani Karar” olabilir. Telefonumdan taksi çağırdım, aşağıda beklemeye başladım. Taksi geldiğinde şoföre bir adres verdim. Adam dikiz aynasından bana baktı çünkü verdiğim adres sanayi bölgesiydi. Gece yarısı, sanayi, genç bir kadın… Adamın kafasındaki senaryoları tahmin edebiliyordum. Taksici gittiğinde,tamirhanenin içine girdim. Yağ ve metal kokusu… “Selamünaleyküm.” Bir ay önce gördüğüm tamirci abi, elinde çay bardağıyla bana bakıyordu. Beni görünce şaşkınlıkla ayağa kalktı, yanıma geldi. “Aleykümselam abla, hayırdır?” Başımı eğdim, gizli bir ajan edasıyla: “Feyyazı almaya geldim,” dedim. Abi eliyle gösterdi. Benim Feyyaz orada duruyordu. Metalik gri, hafif göçükleri olan ama motoru aslan gibi kükreyen can yoldaşım. Abi havada süzülen anahtarı bana attı, tek hamlede kaptım. İşte bu. Benim beyaz atlı prensim falan yoktu; benim dört tekerlekli Feyyaz’ım vardı. Ve biz şimdi bu şehirden kaçıyorduk onun ilk kaçışı benim ise ikinci olucak. Şehrin çıkışına doğru sürerken radyoyu açtım. Kaderin cilvesi işte; Müslüm Gürses “Paramparça” diyordu. “Yok öyle Müslüm Baba,” dedim radyoya parmak sallayarak. “Bu gece depresyon yok. Bu gece aksiyon var, kaçış var, yeni başlangıçlar var!” Kanalı değiştirdim. Tarkan “Kuzu Kuzu” diyordu. Hah, işte bu! Ben o eve kuzu kuzu dönmeyecektim ama Feyyaz yolları kuzu kuzu gidecekti inşallah. Şehirden uzaklaştıkça omuzlarımdaki o görünmez yük hafifledi sanki. Artık sadece ben, Feyyaz ve zifiri karanlık yol vardı. Bir de… açlık. Yemek yememiş olmanın verdiği o sinsi pişmanlık mideme vurmaya başlamıştı. “Aferin Sevda,” dedim dikiz aynasındaki siluetime. “Gurur yapıp aç kaldın. Şimdi İstanbul’a kadar fotosentez yaparsın artık.” Yolculuğun ilk saati harika geçti. Kendimi “Thelma ve Louise”teki gibi hissediyordum (sonumuzun uçurumdan uçmak olmaması şartıyla). Ama evren bana huzuru çok görüyordu belli ki. Tam “Her şey ne güzel gidiyor,” diye düşünürken kaputtan ince, sinsi bir duman yükselmeye başladı. Önce sis sandım. Romantik bir yol manzarası falan… Ama sisin yanık lastik ve kızarmış yağ kokacağını sanmıyordum. “Hayır… Hayır, hayır, hayır! Feyyaz sakın!” diye bağırdım direksiyonu tokatlayarak. “Bak sana en kaliteli yağı koydurttum, nankörlük etme! Beni bu dağın başında bırakırsan seni hurdacıya değil, direkt geri dönüşüm kutusuna atarım!” Feyyaz tehditlerimi umursamadı. Motor tekledi, öksürdü ve sanki “Benden bu kadar bacım,” dercesine stop etti. Emniyet şeridine kendimizi zor attık. Dörtlüleri yaktım. İndim. Gecenin körü, in cin top oynuyor; hatta inler ve cinler bile “Burası çok ıssız, biz gidiyoruz,” demiş gitmiş. Telefonumun ışığını açıp kaputu kaldırdım. Motordan yüzüme vuran sıcak buhara yalandan öksürdüm. Motora bakıyordum. Motor bana bakıyordu. Aramızdaki tek fark, motorun ne yaptığını bilmesiydi. Ben sadece siyah, sıcak ve karmaşık bir metal yığınına bakıyordum. “Şuraya bir tekme atsam düzelir mi acaba?” diye düşünürken karşıdan gelen araba farlarını gördüm. Ha birde ben aklıma ilk gelen şeyi yapanlardanım çok düşünmem yani Allah’ım, nolur ölmeyeyim; daha çok gencim ama başka çarem de yok, yolun ortasında duruyordum. Öyle araba beni görür inşallah da bana çarpmaz. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Ellerimi havaya kaldırdım, sanki gelen iki tonluk metal yığınını “dur” işareti yaparak durdurabilecekmişim gibi. İçimden dualar ediyordum ama araya saçma sapan cümleler de karışıyordu: “Allah’ım n’olur çarpmasın, kefen param yok.” Acı bir fren sesi gecenin sessizliğini yırttı. Tekerleklerin asfaltta kayarken çıkardığı o tiz çığlık, benim Feyyaz’ın çıkardığı bütün seslerden daha korkunçtu. Lastik kokusu, benim arabanın yanık yağ kokusuna karıştı. Bekledim. Çarpma sesi gelmedi. Acı yok. Demek ki yaşıyorum. Tek gözümü usulca açtım. Araba, diz kapaklarıma sadece birkaç santim kala durmuştu. Simsiyah, dev gibi bir araba. “Oh,” dedim nefesimi vererek. “Yaşıyorum.” Arabanın kapısı hışımla açıldı. İçeriden bir adam indi. Ama öyle böyle inmek değil; sanki savaşa gidiyor. “Sen manyak mısın?!” diye kükredi. Sesi toktu, gürdü ve öfke doluydu. “Gecenin köründe, yolun ortasında ne işin var? Canına mı susadın kızım sen?” Adam farların önünden çekilip yanıma gelince az kalsın ikinci bir şok geçirecektim. Beklentim: Göbekli, atletli, “Abla n’apıyon?” diyen bir kamyon şoförüydü. Gerçekte olan: Beyaz gömleğinin kolları kıvrılmış, saçları rüzgârda hafif dağılmış, dergiden fırlama bir… Evet, afet. Çünkü bu saatte bu kadar yakışıklı… görünmesinin başka bir açıklaması olamazdı. “Bağırmasana be!” dedim, korkumu bastırmak için sesimi yükselterek. Sesim titremesin diye dua ederek: “Görmüyor musun halimi? Arabam bozuldu, keyfimden geçmedim önüne!” Adam bir adım daha yaklaştı. Aramızda sadece bir adım mesafe kalınca, arabanın farları yüzünü tam olarak aydınlattı. Ve o an dünya durdu. Zaman büküldü. Benim şanssızlığım ise Oscar ödülü almak üzere sahneye çıktı. Evet, ödül sahibi: bahtsız Sevda! “Hass…” dedim; ne dediğimi fark ettiğimde hemen kapattım çenemi. Emirhan. Evet, bildiğiniz Emirhan. Sabah “memnun oldum” dediğim, babaannemin favori damat adayı, masadaki buzdan heykel, o asker adam. Kaşları çatıldı, gözlerini kıstı. Beni tanımaya çalışıyordu. “Sevda?” dedi. Sesi şaşkınlıktan çok, “Yine mi sen?” tonundaydı. “Senin ne işin var burada gecenin bu saatinde?” “Piknik yapıyorum Emirhan, görmüyor musun?” dedim, ellerimi iki yana açarak. “Mangal kömürü bitti de.” Emirhan’ın yüzünde milim oynama olmadı. Sabır dilercesine derin bir nefes aldı ve bakışlarını benden çekip arkamda tütmekte olan Feyyaz’a çevirdi. Sonra “ya sabır” dedi sessizce. Arabasına doğru yürüdü. Beni bırakıp gidiyor mu yani? Ben de peşinden gittim. “Hop! Nereye hemşerim?” dedim nefes nefese. “Beni bu ıssızlığın ortasında, dumanı tüten bir hurda ve dağ başı cinleriyle baş başa bırakıp kaçıyor musun? Asker adam yarı yolda bırakmaz hani? Yalan mıydı o filmler?” Emirhan, koluna yapışan elime, sonra da yüzüme baktı. O buzdan bakışlarında bu sefer hafif bir şaşkınlık ve bolca “sabır” vardı. Kolunu nazikçe ama kesin bir tavırla kurtardı. “Sevda,” dedi sakin, hatta sinir bozucu derecede düz bir sesle. “Çekiciyi ararım, gelir alır. Seni de bırakır.. Hadi eyvallah” dedi ve arabasına biniyordu. Lan, gerçekten gidiyor bu! Ben de yan tarafa doğru koştum, kapıyı açtım ve yan koltuğa oturdum. Bana bakıyordu, ben de ona baktım. “Nereye gidiyorsan beni de yolda atıver, canım. Eline mi yapışır?” “Gerçekten, tahmin edilemezsin” dedi. Sesi hakaret eder gibi değil, bir tespiti onaylar gibiydi. Omuz silktim. “Hayatta kalma içgüdüsü diyelim… Sürecek misin, yoksa sabaha kadar birbirimize mi bakacağız?” Emirhan cevap vermek yerine başını hafifçe iki yana salladı. Tam vitesi değiştirecekken durdu. Bakışları omzumun üzerinden arkadaki enkaza, yani zavallı Feyyaz’a kaydı. Sonra tekrar bana döndü. “Sadece üzerindekilerle mi kaçıyorsun?” diye sordu, tek kaşını kaldırarak. “Çantan, eşyan yok mu?” Kaçtığımı anlamış lan (oha Sevda nasıl anladı) Elimi alnıma vurdum. “Bavul, bavulum arka koltukta kaldı” Hızla kapı koluna uzandım ama Emirhan benden önce davrandı. “Otur,” dedi sertçe. Aman, canıma minnet. O bavulu oraya koyana kadar belim kopmuştu zaten. Kapısını açıp indi. Ben arabanın içinde, dikiz aynasından onu izliyordum. O, Feyyaz’ın yanına gitti. Arka kapıyı zorlanarak açtı (Feyyaz’ın kapısı biraz tutukluk yapardı). Benim o tıka basa doldurduğum, fermuarı patlamak üzere olan devasa bavulumu tek eliyle, sanki içi boş bir spor çantasıymış gibi kavrayıp çıkardı. Beyaz gömleği rüzgârda yapışıyor, bavulu taşırken kol kasları geriliyordu. “Yiğidi öldür, hakkını yeme Sevda,” dedim kendi kendime. “Adam Herkül gibi mübarek.” Gelip bagajı açtı, bavulu yerleştirdi ve bagajı sertçe kapattı. Sürücü koltuğuna geri döndüğünde içeriye serin gece havasıyla birlikte o kendine has kokusu doldu. Kemerini taktı, arabayı çalıştırdı. “Nereye?” diye sordu düz bir sesle. “İstanbul,” dedim. Sonra biraz tereddütle ekledim. “Yani sen nereye kadar gidiyorsan… Otogara falan bırakırsan da olur.” “İstanbul’a gidiyorum,” dedi ve gaza bastı. Araba, Feyyaz gibi öksürerek değil, bir ok gibi pürüzsüzce hızlandı. Koltuğa yapıştım resmen. Uzun bir yolculuk oluyordu. Telefonumla ilgileniyordum; arada da ona bakıyordum. O ise robot gibi, sadece yola bakıyordu. İstanbul’a giriş yaptığımızda sevindim mi, üzüldüm mü bilemedim. Göz ucuyla tekrar ona baktım. Gösterge panelinin loş ışığı yüzüne vuruyordu. Keskin çene hattı, direksiyonu tutan o kemikli eller… “Allah özene bezene yaratmış ama içine duygu koymayı unutmuş,” diye geçirdim içimden. “Beni izlemeyi ne zaman bırakacaksın?” Sesi o kadar ani ve net çıkmıştı ki yerimde sıçradım. Adam yola bakıyordu ama radarları açıktı mübarek. “Seni izlemiyorum,” dedim hemen savunmaya geçerek. “Arabanın teknolojisine bakıyorum. Uzay mekiği gibi, maşallah. Benim Feyyaz’da klima açınca motor stop ediyordu.” Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma oldu. “Feyyaz demek…” “Evet, adı Feyyaz. Duygusal bir bağımız var. Yani vardı… Ta ki beni satana kadar.” Derin bir iç çektim. “Neyse, sen nereye gidiyorsun İstanbul’da? Yani beni nerede atacaksın?” “Evime,” dedi. “Ne?!” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Hop dedik asker ağa! Ne evi? Ben otogar diyorum, metrobüs diyorum, en kötü bir taksi durağı diyorum. Ne evi?” Emirhan, kırmızı ışıkta yavaşlayıp durdu ve bana döndü. O kömür karası gözlerini gözlerime dikti. “Sevda.Sabah olunca da başının çaresine bakarsın.” Mantıklıydı. Sinir bozucu derecede mantıklıydı. Ama yine de o meşhur inadım devreye girdi. “Ben başımın çaresine şimdi de bakarım. İndir beni şurada.” “İn,” dedi. “Ne?” Kilidi açma düğmesine bastı. “İn dedim.” Camdan dışarı baktım. Zifiri karanlık. Yutkundum. Geri vites yapma zamanı. “Yani… şimdi düşününce benzin israfı olmasın. Hazır gidiyoruz işte. Küresel ısınma falan, biliyorsun.” Emirhan önüne döndü. Yolun geri kalanı, “kim daha uzun süre susabilir” yarışması tadında geçti. Ve tabii ki o kazandı. Ben arada sırada radyodaki şarkıya mırıldanarak (kötü sesimle onu cezalandırmak istiyordum belki de) sessizliği bozdum ama adamda tepki sıfırdı. Sonunda bir sitenin önünde durduk. Normal, sessiz, kendi hâlinde bir site. Sıkıcı ve düzenli. Arabayı park etti. Yine o sinir bozucu mükemmelliğiyle tek hamlede iki çizginin tam ortasına yerleşti. Kontağı kapattı, indi. Ben de “Hanımefendi gibi bekleyeyim, kapımı açsın,” triplerine girmeden indim. Ama o yine benden hızlı davrandı, bagajdan bavulumu çıkardı. “Bırak, ben alırım,” dedim elimi uzatarak. Maksat gurur olsun. Bavulu bana vermedi, sadece yan gözle baktı. Önden o, arkadan tıpış tıpış ben, binaya girdik. Asansöre bindik. Aynada kendime baktım; panda gibi olmuş göz makyajım, dağılmış saçım ve üzerimdeki buruşuk kıyafetlerle tam bir felakettim. Yanımdaki jilet gibi adama bakınca tezatlık göz kanatıyordu. Birinci katta durduk. Anahtarı çıkardı, kapıyı açtı. “Geç.” Ayakkabılarımı çıkarıp içeri adım attım. Işığı yaktığında karşılaştığım manzara beni şaşırtmadı desem yalan olurdu. Ev… Boştu. Yani eşya vardı tabii ama… Nasıl desem? Ruh yoktu. Gri bir köşe koltuk. Karşısında siyah bir TV ünitesi. Ortada cam bir sehpa. Yerde desensiz, düz bir halı. Duvarlarda ne bir tablo, ne bir fotoğraf, ne de bir renk. “Sen burada mı yaşıyorsun, yoksa burası şahit koruma programı evi falan mı?” diye sordum istemsizce. Sanırım odasına doğru gidiyordu. “Benim değil,” dedi ve gözden kayboldu. “Benim değil” lafı havada asılı kalırken o çoktan koridorun sonundaki odaya girip kapıyı kapatmıştı bile. Olduğum yerde, elimde hayali bir soru işaretiyle kalakaldım. “Nasıl yani senin değil? burası devletin tahsis ettiği o gizli güvenli evlerden biri mi? Olabilir ama olmayabilir de” Kendi kendime söylenerek salona geçtim ve kendimi o gri köşe koltuğa bıraktım. Koltuk beklediğimden sertti. Tıpkı sahibi gibi. Etrafa göz gezdirdim. “Renk körü olsam bu evde hiç zorluk çekmem,” diye mırıldandım. Aradan beş dakika geçmemişti ki koridorun sonundaki kapı açıldı. Emirhan salona döndüğünde üzerindeki o beyaz gömleği değiştirmiş, yerine koyu renk boğazlı bir kazak ve üzerine siyah bir deri ceket giymişti. Elinde de telefonu vardı. Tam “Bu kılık ne, Matrix setine mi gidiyoruz?” diyecektim ki elindeki telefon o sinir bozucu, standart zil sesiyle çalmaya başladı. Emirhan ekranına baktı. Yüzündeki o donuk ifade yerini anında çelik gibi bir ciddiyete bıraktı. Telefonu açtı. “Komutanım,” dedi. Sesi o kadar net ve gür çıkmıştı ki gayriihtiyari oturduğum yerde dikleştim. Kısa bir sessizlik oldu. Karşı tarafı dinliyordu. Kaşları hafifçe çatıldı. “İstanbul’dayım, evet. Emredersiniz. Yarım saate intikal ederim.” Telefonu kapattı ve cebine attı. Bakışları bana döndüğünde az önceki o “yol arkadaşı” havasından eser yoktu. Karşımda tam teçhizatlı bir asker duruyordu sanki. “Gitmem gerek,” dedi. Açıklama yapma gereği bile duymadan. Sonra gitti. Ben daha konuşamadan, öylece kaldım. Yarabbim, sabır ver.
Bölüm 2
2.Bölüm - Feyyaz
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.