İçeriğe geç

Planlarda Yoktun

Bölüm 7 · 18 dk okuma

Planlarda Yoktun

Bölüm 7

7.Bölüm - Mardinli Güzel Yarim

Telefon elimde, mutfak tezgahına yaslanmış ekrana bakıyordum. Sanki ekrandan bir el çıkıp boğazımı sıkıyordu. Ne yazacaktım? Seçenek 1 (Tripli Sevda): “İyiyim. Sen nasılsın? Hâlâ yaşıyor musun, yoksa bu bir otomatik mesaj mı?” (Fazla ergence.) Seçenek 2 (Aşık Olmak Üzere Olan Sevda): “Ölüyorum meraktan, sesini duymak istiyorum, seni çok özledim.” (Fazla gurursuzca.) Seçenek 3 (Cool Sevda): “İyiyim, sağ ol.” (Yalan.) Parmaklarım klavyenin üzerinde titredi. Yazıp sildim. Yazıp sildim. “Yazıyor…” ibaresi karşı tarafta yanıp sönüyor muydu acaba? Eğer sönüyorsa, kesin “Ne destan yazıyor bu kız?” diyordur. Derin bir nefes aldım. En iyisi dürüst ama mesafeli olmaktı. “Yaşıyorum,” yazdım ve gönderdim. Mesajın yanında o meşhur çift mavi tik belirdiğinde kalbim tekledi. Okumuştu. Anında. Demek ki telefon elindeydi. Demek ki beni bekliyordu. Ekranın tepesinde “yazıyor…” yazısı belirdi. Nefesimi tuttum. “Barış uğradı mı?” Gözlerimi devirdim, adamın derdi arabasıydı. “Uğradı.” Gönderdim. Gözlerimi ekrana dikmiş, o üç noktanın tekrar belirmesini bekliyordum. Hani şu “yazıyor…” ibaresi var ya, şu an hayatımdaki en heyecanlı aksiyon filmi oymuş gibi kilitlenmiştim. Bir dakika geçti. İki dakika. Ekranın ışığı kısıldı. Dokundum, tekrar aydınlandı. Yok. Yazmıyordu. Görüldü atmıştı, cevabı almıştı ve o görünmez mağarasına geri çekilmişti. “Odun,” diye fısıldadım sinirle telefonu mutfak tezgahına sertçe bırakırken. Hem sinirlendim hem de bana yazmasına mutlu oldum. Sessiz adımlarla Gizem’in odasına doğru gittim. Gizem, yatağa “deniz yıldızı” modeli yayılmıştı. Bir bacağı yorganın dışında, bir kolu yastığın altında, ağzı hafif açık… Tam bir prenses (!) uykusundaydı. Dolabına yöneldim. Benim o an bu kombinle uyumam imkansızdı. Gizem’in gardırobu ise Narnia Günlükleri gibiydi; aradığın her saçmalığı bulabilirdin. Kapağı açtım. Gözüme ilk çarpan şey, üzerinde kocaman bir “Sleep All Day” yazan, neon pembe, peluş bir pijama takımı oldu. “Ciddi misin Gizo?” diye mırıldandım. “Bunu giyersem karanlıkta parlarım.” Ama başka şansım yoktu. Diğer seçenekler ya saten gecelikler (ki şu an hiç o havada değildim) ya da payetli büstiyerlerdi. Neon pembeyi kaptım. Hızla üzerimdekileri çıkarıp Gizem’in o yumuşacık ama göz kanatan pijamalarını giydim. Pijamanın paçaları biraz uzun geldi, yerleri süpürüyordum ama umurumda değildi. Kendimi devasa bir pamuk şekeri gibi hissediyordum. Yatağın boş kalan (daha doğrusu Gizem’den arta kalan o küçücük) kısmına doğru ilerledim. Yorganı hafifçe kaldırdım. Gizem’den yayılan o anason kokusu odayı meyhaneye çevirmişti. Yatağa süzüldüm. Gizem, yanına birinin yattığını hissedince uykusunda homurdanıp bana doğru döndü. Kolunu, sanki yastıkmışım gibi üzerime attı. “Gökhan…” diye sayıkladı. Sırtüstü döndüm. Gizem’in kolu hâlâ üzerimdeydi, ağırdı ama itmedim. Sıcaklığı iyi gelmişti. Gözlerim tavana dikili, elim ise yastığın altına sakladığım telefondaydı. Acaba? Belki yazmıştır? Dayanamadım. Telefonu çıkardım, ekranı açtım. Bildirim yok. Sadece saat: 03:15. “Yazıklar olsun,” dedim içimden, ekranı kapatıp telefonu yere, halının üzerine bıraktım. “Gerçekten yazıklar olsun.” Gözlerimi kapattım. Sabah gözümü, suratıma inen bir tokatla değil ama ona eşdeğer bir sesle açtım. Telefonumun bildirim sesi. “Dınn!” Gizem yanımda, ağzı açık, hafif bir horultu eşliğinde rüyasında muhtemelen Gökhan’ı boğuyordu. Kolunu üzerimden atıp, gözümün çapağını sildim. Saat 09:30. Yerdeki telefonuma uzandım. Kalbim anlık bir “Emirhan mı?” umuduyla teklese de, ekranda gördüğüm isim “Nova Ajans İK” grubuydu. Mesajı okuyunca gözlerim fal taşı gibi açıldı. Yataktan öyle bir fırladım ki, neon pembe pijamalarımın içinde parlayan bir disko topu gibiydim. GÖNDEREN: NOVA AJANS “Değerli Çalışanlarımız, Ajans sahibimiz Sayın Kudret Bey’in, uzun yıllardır beklediği ikiz bebekleri bu sabah dünyaya gelmiştir! Bu mucizevi olayın şerefine ve ofiste yapılacak olan tadilat sebebiyle, tüm departmanlar 1 hafta süreyle idari izinlidir. Maaşlarınızdan kesinti yapılmayacaktır. Bebeklerimize ve size iyi tatiller dileriz!” “Oha!” diye bağırdım. Benim çığlığımla Gizem yatakta sıçradı. “Ne oluyor be?” diye söylendi; saçları elektrik çarpmış gibi havada, gözleri şaşı bakarken. “Bir hafta boşum!” Bu, şirket çalışanlarının başına gelebilecek doğaüstü olaylardan biriydi belki de. Gizem, tek gözünü açıp bana baktı. “Ne?” Algılaması üç saniye sürdü. Sonra o da yatakta doğruldu. “Ciddi misin? Bir hafta mı?” “Evet! Bir hafta! Yatıp dizi izleyeceğim.” Gizem sırıttı. O akşamdan kalma hali gitti, yerine şeytani planlar yapan Gizem geldi. “Saçmalama Sevda. Ne yatması? Kızım bu bir işaret! Evren bize ‘Yürü ya kulum’ diyor.” Hemen telefonuna sarıldı. Gizem, patronuyla yaptığı o oscarlık konuşmada (araya öksürükler, ‘psikolojim bozuk’ yalanları ve biraz da tehdit sıkıştırarak) izni kopardı. Telefonu kapattığında yatağın üzerinde zafer işareti yaptı. “Tamamdır! Gidiyoruz.” “Nereye?” dedim şaşkınca. “Bodrum’a falan mı? Hava soğuk Gizo, donarız.” “Ne Bodrum’u be!” dedi Gizem yataktan kalkıp dolabına koşarken. “Daha önce hiç gitmediğimiz bir şehre gideceğiz.” “Mardin’e.” “Mardin mi?” “Evet! Taş evler, dar sokaklar, o Mezopotamya manzarası… Süryani şarabı, kaburga dolması… Sevda, hadi!” Mardin doğudaydı. Emirhan’a daha yakın olacaktım belki de coğrafi olarak. Saçma bir teselliydi, farkındayım. “Tamam,” dedim. “Gidelim.” Hazırlanmamız rekor sürede gerçekleşti. Benim zaten hazır (ve kirli) olan bavulumu bir kenara bıraktık, Gizem’in gardırobundan bana uygun, Mardin’in otantik havasına yakışacak şallar, etekler ve kazaklar seçtik. En büyük sorunumuz: Tank. Yani Emirhan’ın arabası. “Onu götüremem,” dedim anahtarı elimde çevirerek. “Yol çok uzun, başına bir iş gelir, çizilir falan…” “Haklısın,” dedi Gizem. “Benim garaja çekeriz, üstünü de brandayla örteriz. Kış uykusuna yatar.” Arabayı Gizem’in apartmanının kapalı otoparkına, en güvenli köşeye park ettim. İnerken direksiyonu okşadım. “Uslu dur oğlum,” dedim fısıltıyla. “Baban gelene kadar buradasın.” Uçağa bindiğimizde ikimizde de garip bir heyecan vardı. İki saat sonra, bambaşka bir dünyaya inmiştik. Mardin Havalimanı’ndan çıkıp kiraladığımız (Feyyaz’ı andıran ama daha lüks) araca bindiğimizde hava kararmak üzereydi. Bunları Gizem ne ara ayarlıyordu bilmiyorum; telefonundan hallediyordu. Hem para da hiç konuşmamıştık, neyse ben ona öderim. Karşımda gördüğüm manzara nefesimi kesti. Altın rengi ışıklarla aydınlatılmış o taş evler, dağın yamacına bir gerdanlık gibi dizilmişti. Sanki 2026 yılında değil de, yüzyıllar öncesinde bir masalın içine düşmüştük. “Vay be,” dedi Gizem, güneş gözlüğünü (hava kararmasına rağmen takıyordu) çıkarırken. “Kızım burası gerçek mi?” Oteli eski bir konaktan çevirmişlerdi. Odamıza girdiğimizde, taş duvarların serinliği ve o mistik koku bizi karşıladı. “Çok güzel,” dedim. O gün yol yorgunu olduğumuz için yatıp dinlendik. Ertesi sabah uyandığımda, burnuma gelen o enfes kahve ve hamur kokusuyla yataktan sürünerek kalktım. Gizem çoktan uyanmış, otantik bir “Mardin Güzeli”ne dönüşmüştü bile. Başına yerel bir şal bağlamış, gözlerine sürmeyi çekmiş, üzerine de etnik desenli bir elbise giymişti. “Günaydın uykucu!” dedi şen şakrak. “Kalk, terasta kahvaltı yapacağız. Manzara yıkılıyor!” Kahvaltı gerçekten efsaneydi. O meşhur Mardin tabağı, sıcak sembusekler, cevizli sucuklar… Mezopotamya’ya karşı çayımızı yudumlarken, Emirhan aklıma gelmedi desem yalan olurdu. Şu an şu manzaraya onunla bakmak vardı… “Aptal Sevda,” dedim içimden, ağzıma bir parça peynir atarak. “Adam operasyonda, sen burada romantizm peşindesin.” Kahvaltıdan sonra kendimizi Mardin çarşısına attık. Daracık, labirent gibi sokaklar, sabun kokuları, gümüşçülerin çekiç sesleri… Gizem kendinden geçmişti. “Ay Sevda şuna bak! Telkari kolye! Ay bu şahmeran bileklik tam benlik! Sevda, şu bıttım sabunundan alalım, saç çıkarıyormuş,” gibi bir sürü zırvalamalar… Bir aktarın önünde durduk. Mavi badem şekerleri dağ gibi yığılmıştı. “Bunlardan alalım,” dedi Gizem. “Kan şekerim düştü.” Tam bademlerin tadına bakıyorduk ki, Gizem’in eli havada dondu. Ağzındaki bademi çiğnemeyi bıraktı. Gözleri, dükkanın biraz ilerisindeki bakırcılar çarşısına kilitlendi. “Sevda…” dedi boğuk bir sesle. “Bana bir tokat at.” “Ne oldu?” “Şu ilerideki… Şu arkası dönük, üzerinde o iğrenç kareli gömlek olan adam… O Gökhan mı? Yoksa Mardin’in havası beni halüsinasyonlara mı sürükledi?” Baktığı yere döndüm. Yaklaşık yirmi metre ileride, bir bakırcı tezgahının önünde duran, yapılı, esmer bir adam vardı. Üzerinde gerçekten de zevksiz, turist amca gömleği gibi bir şey vardı ama vücut yapısı… Omuzlar geniş, duruş dik. “Gizo saçmalama,” dedim. “Gökhan İstanbul’da CEO değil mi? Ne işi var Mardin’de?” Adam o sırada yan döndü. Ve bingo. Profil aynı profildi. O kemikli burun, o hafif kirli sakal… Gizem nefesini tuttu. “O! O şerefsiz! Beni terk edip giden, ‘Kariyerime odaklanacağım’ diyen yalancı!” Gizem çantasını omzuna astı, gözlerinde intikam ateşi yandı. “O kareli gömleğini parçalamaya gidiyorum!” “Dur kızım, emin olalım!” diye koluna yapıştım ama Gizem çoktan tank gibi ilerlemeye başlamıştı bile. Mecburen peşinden sürüklendim. Çaktırmadan, dükkanların tentelerinin altından süzülerek adama yaklaştık. Bir halıcı dükkanının dışındaki halı yığınlarının arkasına saklandık. Gökhan (veya Gökhan’ın ikizi) bakırcı ustasıyla hararetli bir pazarlık yapıyordu. Ama konuşma tarzı… Garipti. “Usta,” diyordu Gökhan. Sesi tanıdıktı ama tonlaması farklıydı. Daha sert, daha otoriter. “Bana bu bakır cezvelerden elli tane lazım” Usta güldü. “Tamamdır Beyim” GBiz halıların arkasında kulaklarımızı diktik. “Nakliyatı dediğim yere yapılacak” Gizem bana döndü, fısıltıyla: “Pislik!” Tam Gizem saklandığımız yerden fırlayıp “Seni bakır cezveyle döverim!” diye bağıracaktı ki, olaylar garip bir hal aldı. Kalabalığın arasından birkaç adam doğruca Gökhan’ın yanına geldiler. Bir süre konuştuktan sonra Gökhan’ı aralarına alıp hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Gizem, saklandığımız o halı yığınlarının arkasından bir kaplan çevikliğiyle fırladı. “Nereye?” diye fısıldadım. Gizem beni duymadı bile. Gözleri Gökhan’ın o çirkin kareli gömleğine kilitlenmişti. Gizem’in peşinden, o daracık ve dik merdivenli Mardin sokaklarında koştururken ciğerlerimin iflas bayrağını çekmesine ramak kalmıştı. Mardin, uzaktan bakıldığında şiir gibiydi ama içinde birini takip ederken tam bir kardiyo cehennemiydi. “Gizem, dur!” diye fısıldadım nefes nefese. “Kızım adamlar mafya kılıklı, topuklarına sıktıracaksın bizi!” Gizem beni duymuyordu bile. Topuklu ayakkabılarıyla o Arnavut kaldırımlı taş yollarda nasıl bu kadar sessiz ve hızlı hareket edebildiğini fizik kurallarıyla açıklamak imkansızdı. Resmen avına kilitlenmiş bir dişi aslan gibi, sadece hedefe odaklıydı. Gökhan ve yanındaki iki koruma kılıklı adam, kalabalık çarşıdan çıkıp şehrin daha labirentvari, eski taş evlerinin yoğunlaştığı o dar abbaraların (geçitlerin) olduğu bölgeye girmişlerdi. Güneş, sarı taş binaların üzerinden süzülüyor, dar sokaklarda keskin gölgeler oluşturuyordu. Bir abbaranın altından geçerken hava aniden serinledi, içerisi loş ve rutubetliydi. Adımlarımız taş duvarda yankılanmasın diye parmak ucunda yürüyordum. Kendimi James Bond filminin bütçesi düşük, dublajı kaymış yerli versiyonunda gibi hissediyordum. “Şuraya döndüler,” dedi Gizem, bir duvarın arkasına sığınarak. Başımı uzatıp baktım. Çıkmaz gibi görünen, ama sonunda devasa, oymalı ahşap bir kapının olduğu bir avlu girişine gelmişlerdi. Gökhan, kapıdaki başka bir adamla konuşuyordu. Yanındaki o izbandut gibi adamlar etrafı kolluyordu. “Ne konuşuyorlar duyamıyorum,” dedi Gizem dişlerinin arasından. “Gizo biliyorum sinirlisin ama hadi güzelim gidelim,” dedim, elini tuttum; onu sürükleyerek uzaklaştırmaya başladım. Gizem’i kolundan çekiştirirken, o inatçı keçi gibi ayaklarını yere diriyordu. “Bırak Sevda!” diye tısladı. “Kızım manyak mısın?” dedim, sesimi fısıltıdan bir tık yukarı çıkararak (ki bu durumda ne kadar mümkünse). “Adamların belinde su tabancası yoktu herhalde! Mafya mı, kaçakçı mı belli değil. Biz buraya kafa dinlemeye geldik, kafamıza sıktırmaya değil! Yürü!” Tam Gizem’i ikna ettim (daha doğrusu sürüklemeye başladım) sanıyordum ki, o devasa ahşap kapı büyük bir gürültüyle açıldı. “Eyvah,” dedim içimden. “İşte şimdi ayvayı yedik.” Sadece akşam sıra gecesinde çiğköfte yemek istiyorum, hepsi o boklu Gökhan yüzünden! Kapıdan bir adam çıktı. Bizi duvarın dibinde, birbirimizi çekiştirirken görünce adamın eli refleksle beline gitti. “Hop!” dedi adam gür bir sesle. “Napıyorsunuz siz?” Gizem, o anki adrenalinle (ya da delilikle) adama doğru bir adım attı. “Sana ne be! Yol geçen hanı değil mi burası?” “Tarihi dokuyu inceliyoruz!” diye atıldım, en şirin turist gülümsememi takınarak. Gizem’in ağzını elimle kapatıp, adamın üzerine doğru yürümemesini engellemeye çalıştım. “Biz turistiz abi. Tourist. Look, camera! Fotoğraf çekiyoruz. Ama yanlış sokağa girdik sanırım. Hadi kaçtı ışık, hadi canım.” Adamın gözleri kısıldı. Bizi, özellikle de Gizem’in o etnik kıyafetlerini ve benim panik halimi süzdü. “Bekleyin,” dedi sertçe. “Öyle elini kolunu sallayarak gitmek yok.” Telsizine uzandı. Yaka mikrofonuna bir şeyler mırıldandı. Gizem elimi ısırdı. “Ah!” diye çektim elimi. “Kudurdun mu kızım?” Adam bize doğru bir adım attı. “İçeri geçin,” dedi. Bu bir rica değildi. “Pardon?” dedim dikleşmeye çalışarak (ki bu durumda ne kadar mümkünse). “Biz istemiyoruz. Gideceğiz.” Adamın arkasından ikinci bir adam daha çıktı. Bu seferki elini belindeki kabarıklığın üzerine koymuştu bile. “Zorluk çıkarmayın bacım.Ağam kim olduğunuzu öğrenmek istiyor.” “Ne diyorsun sen be?” dedi Gizem. “Bırak kardeşim.” Gelen Gökhan’dı! Gökhan’ın sesi, daracık taş sokakta bir kırbaç gibi şakladı. Adam elini belinden çekti, bir adım geri çekilip başını hafifçe öne eğdi. “Tanıdık mı?” Gökhan, o “plaza erkeği” havasını tamamen üzerinden atmış, yerine sanki bu toprakların ağasıymış gibi bir hal bürünmüştü. Gözleri önce bana, sonra Gizem’e kaydı. O bakışta bir zamanlar Gizem’e aşkla bakan adamdan eser yoktu; yorgun, sert ve buz gibi bir yabancı vardı. “Tanıdık,” dedi Gökhan, kelime ağzından kerpetenle çıkıyormuş gibi. Adamlar, Gökhan’ın emriyle gölge gibi sessizce avlu kapısından içeri süzüldüler. Sokakta biz, Gökhan ve o ağır sessizlik kaldık. Gizem titriyordu. Sinirden mi, üzüntüden mi, yoksa şoktan mı anlamak imkansızdı. “Gökhan?” dedi sesi çatlarcasına. Gökhan derin bir nefes aldı, elini o çirkin kareli gömleğinin cebine soktu. Durumun vahametini ve ortamın elektriğini sezmem üç saniyemi aldı. Bu, “eski sevgililerin hesaplaşması” sahnesiydi ve benim burada durmamam gerekiyordu sanırım. Gizem’in duyacağı şekilde, “Ben şu köşedeyim,” dedim. Cevap beklemeden, geri geri yürüyerek aralarındaki mesafeyi açtım. Yaklaşık yirmi adım ötede, bir evin duvarına yaslanıp onları izlemeye başladım. Gizem kollarını iki yana açtı; onu bir anda terk edip gitmesine anlam verememişti ve onlar ayrılalı neredeyse altı ay oluyordu. Gökhan ise heykel gibi duruyordu. Başını iki yana salladı. Gizem’e doğru bir adım attı ama ona dokunmadı. Aralarında görünmez, kalın bir duvar var gibiydi. Gizem ağlamaya başlamıştı. Omuzları sarsılıyordu. Gökhan’ın yüzünde bir anlık, çok kısa bir acı ifadesi belirdi ama hemen maskesini geri taktı. Gizem, Gökhan’ın göğsüne vurmak için elini kaldırdı ama Gökhan bileğini havada yakaladı. Birkaç saniye öyle kaldılar. Sonra Gökhan, Gizem’in elini yavaşça indirdi ve arkasını dönüp o büyük ahşap kapıdan içeri girdi. Kapı, yüzümüze kapanan bir tokat gibi gürültüyle örtüldü. Gizem sokağın ortasında, tek başına, terk edilmiş bir bavul gibi kalakaldı. Koşarak yanına gittim. “Gizo? İyi misin?” Bana döndü. Gözlerindeki sürmeler akmış, tam bir “Gotik Mardin Gelini”ne dönmüştü. “Bana ‘Git’ dedi Sevda,” diye fısıldadı. “Bana ‘yabancıymışım’ gibi baktı.” “Tamam,” diyerek sarıldım ona. “Rahatladın mı? Altı aylık depresyon bugün son buldu, hadi kaçırıyorum seni,” dedim. Çeşmede elini yüzünü yıkadık, arabamıza doğru geldiğimiz sokaklardan geri gittik. İki saat sonra, kendimizi tarihi bir konağın avlusunda, tıklım tıklım bir “Sıra Gecesi”nin ortasında bulmuştuk. Etraf ana baba günüydü. Yerdeki şark köşelerine kurulmuş turistler, yerel halk, davul zurnanın ritmine kapılmış halay çekenler… Ortadaki devasa sinide ise dağ gibi yığılmış bir çiğköfte yoğruluyordu. Gizem’i zorla bir mindere oturttum. Önümüze bakır tabaklarda mezeler, salatalar ve dumanı tüten içli köfteler geldi. “Yemeyeceğim,” dedi Gizem dudak bükerek. Tam o sırada davulcu, tokmağı davula öyle bir vurdu ki, Gizem yerinden sıçradı. Sahnede bir adam yanık sesiyle “Mardin Kapı Şen Olur” türküsüne girdi. “Le le le le le le le!” diye inledi ortalık. Ben ritme ayak uydurup omuzlarımı sallarken, Gizem eline aldığı marulu kemiriyordu. Sonra o an geldi. Sıra gecesinin assolist garsonu, elinde kocaman bir tepsi çiğköfteyle masamıza yanaştı. “Ablalarım, acısı derdinizden fazladır, yiyin şifa bulursunuz!” diyerek önümüze birer sıkım çiğköfte bıraktı. Gizem, “Derdime derman olur mu be abi?” diyerek o acılı çiğköfteyi ağzına attı. Mardin’in o meşhur isotu, Gizem’in genzine yapıştığı an, gözlerinden yaşlar fışkırdı. Ama aynı zamanda “Gökhan beni nasıl unutuuur!” diye ağlamaya başladı. “Yandım!” diye bağırdı Gizem. Hem ağlıyor, hem ağzını yelpazeliyor, hem de masadaki ayrana uzanmaya çalışıyordu. “Ah be Gizo’m,” dedim gülmemek için dudaklarımı ısırarak. “Acıdan mı ağlıyorsun, Gökhan’a mı?” “Hepsi!” diye haykırdı Gizem, ağzı dolu dolu. “Çok acıymış Sevda! Ama Zalımın oğlu daha çok acıttı! Şu çiğköfte kadar vicdanı yokmuş adamın!” Bir yandan burnunu siliyor, bir yandan da tabağındaki ikinci çiğköfteye uzanıyordu. “Yeme o zaman kızım, yanıyorsun işte,” dedim. “Yiyeceğim!” dedi inatla. “İçim zaten yanıyor, varsın ağzım da yansın! Hem çok lezzetliymiş lanet olasıca!” Orkestra hüzünlü bir uzun havaya geçtiğinde Gizem elinde bir parça içli köfte, gözleri dolu dolu, bir sağa bir sola sallanmaya başladı. “Urfalıyam ezelden…” diye mırıldandı adam sahnede. Gizem, elindeki içli köfteyi havaya kaldırdı, sanki kadeh kaldırır gibi. “Ben de aptalım ezelden!” Ben de onun bu hallerine gülerek çiğköfte yemeye devam ediyordum. “Hadi kalk,” dedim, halay başının mendil salladığını görünce. “Halaya biz de girelim.” Gizem burnunu çekti, son bir ayran yudumu aldı ve ayağa kalktı. Gizem, halayın başına geçip eline tutuşturulan o pullu mendili havada sallamaya başladığında, az önceki ağlayan kızdan eser yoktu. Yaklaşık yirmi dakika süren, kardiyo antrenmanlarını aratmayan halay seansının sonunda, ciğerlerimiz elimizde yerimize yığıldık. Gizem, önündeki buz gibi ayrandan büyük bir yudum aldı. Ben de terimi sildim, yemeğe devam ettik. Gecenin sonunda, Gizem’in pili bitmiş oyuncak tavşan gibi olduğu yere yığılmasıyla bizim sıra gecesi maceramız noktalandı. Garsonlar masayı toplarken Gizem başını omzuma yaslamış, “Urfa sana küsmüş…” diye mırıldanıyordu ama gözleri kapanmak üzereydi. Hesabı ödeyip Gizem’i sürükleye sürükleye (bu kızın sarhoşluğu değil, duygusal çöküşü ağırdı) otele attık. Odaya girdiğimizde Gizem kendini yatağa, yüzüstü bıraktı. Ayakkabılarını çıkarmama bile fırsat vermeden horlamaya başladı. “En azından uyudu,” dedim üzerini örterken. Şalımı omuzlarıma alıp odadan çıktım. Konağın en üst katındaki o geniş terasa yöneldim. Dışarısı buz gibiydi. Mardin’in ayazı insanın kemiklerine işliyordu ama bu soğuk bana iyi geldi. Yüzüme çarpan rüzgar, içimdeki yangını biraz olsun hafifletir sandım. Terasın kenarına, taş korkuluklara yaslandım. Şehrin ışıkları ise binlerce ateş böceği gibi parlıyordu. “Emirhan…” dedim fısıltıyla, rüzgara doğru. “Sen de üşüyor musun benim gibi?” Elim cebimdeki telefona gitti. Ekran karanlıktı. Şehri izliyordum sessizlik içinde; hava soğuktu ve donmak istemiyorum. Tam içeri girmeye yeltenmiştim ki, konağın arka tarafındaki, daha loş ve kuytu kalan küçük avludan sesler geldiğini duydum. Bizim otelin avlusu değildi burası; hemen bitişikteki, restore edilmemiş harabe bir yapının avlusuydu. Normalde “Bana ne?” der geçerim ama ses tonu… O ses tonu beni olduğum yere çiviledi. “Dediğimi yap, yeterli” Bu ses. Kalbim göğüs kafesimi delip taş korkuluklara yapışacak sandım. Nefesim boğazımda düğümlendi. Yavaşça, bir hırsız gibi korkuluklardan aşağıya sarktım. Karanlığa alışan gözlerim, aşağıdaki iki silüeti seçmeye çalıştı. Biri, kareli gömleğiyle (evet, o iğrenç gömlek karanlıkta bile seçiliyordu) Gökhan’dı. Gizem’in Gökhan’ı. Karşısındaki adamın karşısında dimdik duruyordu. “Emredersiniz Komutanım.” Komutanım mı? Gökhan’ın “Komutanım” dediği adam, sırtı bana dönük bir şekilde duruyordu. Simsiyah giyinmişti. Omuzlarının genişliği, duruşundaki o sarsılmaz özgüven, ellerini arkada birleştirmesi… Dünya başıma yıkıldı sandım. Yok artık. Olamazdı. Halüsinasyon görüyordum. Çiğköftenin acısı beynimi eritmişti kesin. Ben de Gizem gibi delirmiş olmalıyım. Adam yavaşça yan döndü. Cebinden bir çakmak çıkardı. Çakmağı çaktığı o milisaniyelik an, alevin ışığı yüzünü aydınlattı. O kemikli yüz. O çatık kaşlar. O kömür karası gözler. Emirhan. Elimle ağzımı kapattım. Bir çığlık atmamak için kendi etimi tırnakladım. “Belki bir yıl, belki hiç dönmem” demişti. Veda etmişti. Beni o kapının önünde, dudaklarımda yangınla bırakıp gitmişti. Ve şimdi… Emirhan sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti. Dumanı havaya üflerken başını hafifçe yukarı kaldırdı. Refleks olarak hemen geri çekildim, duvarın dibine sindim. Kalbim kulaklarımda güm güm atıyordu. Dört aydan fazla oluyordu onu görmeyeli. Hayatımın ortasına bir anda giren bir adama neden bu kadar bağlanmıştım ki? Hayatımda daha önce de böyle şeyler yaşamıştım ama hepsini bırakıp, kendimi tercih etmiştim ama işler Emirhan olunca niye olmuyor? Aşk dedikleri bu mu? Aşk böyle bir şey mi? Ben ne sevgi bilirim ne aşk bilirim; bilmiyorum. Ben hiç sevgi görmedim babamdan, hem hiç aşık olmadım. Onu hiç çok özlemedim… Yani özlememiştim şimdiye kadar. Onu bir saniye de görsem ne kadar çok özlediğimi anladım. Duvardan yere çöktüm, ağlıyordum. Yılların birikmişliği vardı üstümde. Taş zeminin soğuğu ince kumaş pantolonumdan tenime işliyordu ama umurumda değildi. Mardin’in ayazı, içimdeki yangının yanında serin bir meltem gibi kalırdı. Kollarımı dizlerime doladım, alnımı dizlerime yasladım. Sessizce, sarsılarak ağlıyordum. Ayağa kalktım, bir anda ani kararlarımdan birini verdim ve koşarcasına aşağıya inmeye başladım. Merdivenleri nasıl indim, o daracık ve dik taş basamakları tökezlemeden nasıl aştım bilmiyorum. Ayaklarım benden bağımsızdı sanki; beynim “Dur, saçmalama!” diye bağırırken, kalbim “Koş, yakala onu!” diye haykırıyordu. Nefesim ciğerlerimi yakıyor, soğuk hava genzime bıçak gibi saplanıyordu ama durmadım. Konağın arka kapısından fırlayıp o harabe yapının avlusuna daldığımda nefes nefeseydim. Gözlerim karanlığı taradı. Yıkık dökük duvarların, geceye karışan gölgelerin arasında o tanıdık silüeti aradım. “Emirhan!” diye bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Kimse yoktu. Az önce, sadece dakikalar önce burada duran, sigarasının dumanını gökyüzüne savuran adam sırra kadem basmıştı. Boşluk… Sadece rüzgarın ıslığı ve uzaklardan gelen bir köpeğin havlaması vardı. “Gitmiş…” dedim fısıltıyla. Omuzlarım çöktü. Delirmiş miydim gerçekten? Özlemim beynime oyunlar mı oynuyordu? Belki de Gizem haklıydı, Mardin’in havası bizi halüsinasyonlara sürüklüyordu. Hayal kırıklığı mideme bir yumruk gibi oturdu. Gözlerimden süzülen yaşları elimin tersiyle silip, arkamı döndüm. Tam otele, o güvenli ama sensiz odama geri dönecektim ki… Ne olduğunu anlayamadan, koluma yapışan çelik gibi bir el beni savurdu. Ayaklarım yerden kesildi sandım. Beni o kadar hızlı ve sert bir hamleyle çekti ki, başım döndü. Sırtım soğuk, pürüzlü bir taş duvara yaslandığında ağzımdan kaçmak üzere olan çığlığı, dudaklarıma kapanan o koca, nasırlı el susturdu. “Şşşt!” Karanlığın en kuytu köşesindeydik. Bir abbaranın, zifiri karanlık bir tünelin içindeydik. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayıp avcuma düşecekmiş gibi atıyordu. Korkuyla gözlerimi kaldırdım. Sokak lambasının cılız, turuncu ışığı, yüzünün yarısını aydınlatıyordu. O kemikli çene hattı. O çatık, simsiyah kaşlar. Ve bana hem öfke hem de tarif edilemez bir açlıkla bakan o kömür karası gözler. Emirhan. Hayal değildi. Halüsinasyon değildi. Kanlı canlı, nefesi yüzüme çarpan, kokusu ciğerlerime dolan gerçeğin ta kendisiydi. Elini ağzımdan yavaşça çekti. Bileğimi tutmaya devam ediyordu. Gözlerinde şaşkınlık ve kızgınlık bir aradaydı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. “Sevda…” dedi fısıltıyla. Konuşmasına izin vermedim. O an mantık devre dışı kaldı. Gurur, korku, sorular, hesap sormalar… Hepsi bir kenara itildi. Parmak uçlarımda yükseldim. Ellerimi o geniş omuzlarına koydum ve onu kendime çektim. Dudaklarım dudaklarına çarptığında, zamanın akışı durdu. O da bana böyle yapmıştı, sıra bende. Onu öptüm. Öyle filmlerdeki gibi nazik, ürkek bir öpücük değildi bu. Bir isyandı. Bir hesap sormaydı. “Neden gittin?” deyişimin sessiz ama en şiddetli haliydi. Emirhan bir anlığına, sadece saliselik bir anlığına kaskatı kesildi. Şaşkınlıktan donmuştu. Ama sonra… O da teslim oldu. Beni duvara daha sert yasladı. Eli saçlarımın arasına karıştı, başımı geriye doğru yatırdı ve öpücüğüme aynı vahşilikle karşılık verdi. Dört ayın acısını çıkarırcasına, nefessiz kalana kadar, sanki bu son nefesimizmiş gibi öpüyordu. Dudaklarının tadı aynıydı. O sertlik, o tutku, o baş döndürücü tat… Mardin’in soğuğu, taş duvarların buz gibi yüzeyi anlamını yitirmişti. Aramızdaki o yangın, bütün şehri ısıtmaya yeterdi. Elleri belimde geziniyor, beni kendine daha da, imkansızmış gibi daha da bastırıyordu. Ben ise yakalarına yapışmıştım, sanki bıraksam buharlaşıp uçacakmış gibi sıkı sıkı tutuyordum. Nefesimiz tükendiğinde, alnını alnıma yaslayarak geri çekildi. İkimiz de maraton koşmuş gibi soluk soluğaydık. Gözleri kapalıydı. Sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyordu. “Çok özledim seni,” dedim her şeyi göze alarak.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.