Gözyaşlarım bitmişti artık; sadece hıçkırıklar kalıyordu, boğazıma takılan kuru spazmlar.Sokak lambasının soluk ışığı üstüme düşüyordu, ama etrafım kapkaranlıktı. Yağmur çiselemeye başlamıştı; ince damlalar saçlarıma, elbisenin omuzlarına çarpıyordu. O an bir el omzuma değdi. Hafif, ama kararlı. İrkildim. Başımı hızla kaldırdım. Karşımda bir adam duruyordu. Yağmurun altında, uzun siyah bir pardösü giymiş, yakası kalkık. Üzerinde klasik bir fedora şapka; geniş kenarlı, siyah. Şapkanın gölgesi yüzünün yarısını kapatıyordu, sadece çenesi ve dudakları görünüyordu. Kravatı düzgünce bağlanmış, gömleği bembeyazdı ama yağmur damlaları üstünde inci gibi parlıyordu. Boyu uzun, duruşu dimdik; sanki karanlığın içinden çıkmış bir siluet. Elleri cebinde, ama omzuma dokunan elinde siyah deri eldiven vardı. Gözleri… görünmüyordu. Şapkanın gölgesi ve yağmurun perdesi yüzünü tamamen gizliyordu. Ama bana bakıyordu; bunu hissediyordum. “Merhaba,” dedi. Sesi derin, sakin, ama yabancı bir aksanla. Korkuyla geriye çekildim. “Sen… sen de kimsin?” diye sordum titreyen sesle. Türkçem kırılmıştı. Adam başını hafifçe eğdi. Sonra İtalyanca konuşmaya başladı. Yavaş, net bir aksanla. “Non avere paura, ragazza. Ti ho vista qui, sola e addolorata.” (Korkma kızım. Seni burada gördüm, yalnız ve üzgün.) İtalyancam vardı; çocukken annemin İtalyan dizilerini izleyerek, sonra lisede seçmeli ders olarak almıştım. Oldukça iyi anlayabiliyordum. Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne istiyorsun benden?” Adam bir adım yaklaştı, ama tehditkâr değil. Yağmur üstünde akıyordu, ama sanki ıslanmıyordu bile. “Ti voglio aiutare,” dedi. “Adın Vira, değil mi? Seni izliyordum uzaktan. O partiden çıktığını gördüm. Ağladığını gördüm. Hayatın… zor olduğunu gördüm.” Kalbim hızlandı. “Beni mi takip ediyordun?” Gülümsediğini hissettim, dudakları hafif kıvrıldı. “Diyelim ki… doğru yerdeydim. Benim işim böyle insanları bulmak. Kırılmış, ama içinde ateş olanları.” “Ne işi?” diye sordum, sesim hâlâ titrek. Elini uzattı yavaşça. “Benim adım Lorenzo. Ama bunu bilmene gerek yok henüz. Sana bir teklifim var. Hayatını değiştirebilirim. Geçmişini silebilirim. Yüzünü, adını, her şeyini… Yeniden doğabilirsin. Daha güçlü. Daha tehlikeli. Kimse sana bir daha dokunamaz.” Gözlerime baktı – ya da ben öyle hissettim. Yağmur hızlanmıştı artık, damlalar yüzümden akıyordu. “Neden ben?” diye fısıldadım. “Çünkü gözlerinde o ateşi gördüm,” dedi. “İntikam ateşini. Ve biz… öyle insanlara ihtiyacımız var.” Bir an sustum. İçimde bir şey kıpırdandı. Korku vardı, evet. Ama aynı zamanda… umut. Karanlık bir umut. Neden bilmiyorum, ama kabul ettim. “Tamam,” dedim. Sesim kısık ama kararlıydı. Lorenzo başını hafifçe salladı. Elini uzattı, ayağa kalkmama yardım etti. Eli soğuktu, ama güçlü. Ayağa kalktığımda boyu daha da belli oldu; benden çok uzun. “Bene,” dedi. “Şimdi beni takip et. Geriye dönüş yok.” Dönüp yürüdü. Yağmurda, karanlıkta. Pardösüsünün etekleri hafifçe sallanıyordu. Ben de peşine takıldım. Lorenzo’nun peşinden yürürken yağmur hızlanmıştı. Sokaklar ıslak ve parlaktı, ayaklarım topuklularda kayıyordu ama durmadım. Adam önden gidiyordu; hızlı, sessiz adımlarla. Pardösüsünün etekleri yağmurda dalgalanıyor, şapkası başından düşmüyordu. Bir ara arkasına bile bakmadı, ama beni kaybetmeyeceğini biliyormuş gibiydi. Bir taksi durdurdu. Siyah bir Mercedes, camları koyu. Şoför kapıyı açtı, hiçbir şey sormadı. Lorenzo İtalyanca bir şeyler söyledi, şoför başını salladı. Ben de bindim arka koltuğa. Kapı kapandığında yağmur sesi kesildi birden. Yol boyunca tek kelime etmedik. Lorenzo pencereden dışarı bakıyordu, ben ellerimi kucağımda sıkı sıkı kenetlemiştim. Eve dönmüyordum. Kimseye haber vermemiştim. Telefonum parti de kalmıştı zaten. Annem, babam.Mert… muhtemelen hâlâ partideydi, ya da beni arıyordu. Ama o an umursamadım. Taksi bizi İstanbul’un dışına, havalimanının VIP girişine götürdü. Saat gece yarısını geçmişti ama Lorenzo’nun elindeki pasaportla –benim pasaportum değil, bambaşka bir şey– güvenlikten geçtik. Hiç sorgulanmadık. Özel bir lounge’a girdik. Loş ışıklı, deri koltuklu, sessiz. Lorenzo bana oturmamı işaret etti. Karşıma geçti, şapkasını çıkardı sonunda. Yüzü ortaya çıktı. İlk kez yüzünü net gördüm. Kırklı yaşlarının sonuna yaklaşmış, ama yaşını belli etmeyen bir adamdı. Saçları griye çalan koyu kumraldı; kısa kesimli, hafif dalgalı, şakaklarında daha belirgin gri teller. Sakalı dikkat çekiciydi: Gür, ama özenle kesilmiş, çenesini ve yanaklarını kaplayan, gri-beyaz karışımı bir sakal. Bıyığı da aynı özenle şekillendirilmişti, dudaklarının üstünü tam kaplıyordu. Yüz hatları keskin ve erkeksiydi; yüksek elmacık kemikleri, derin çukurlu yanaklar, güçlü bir çene çizgisi. Gözleri… En çarpıcı olanı oydu. Açık kahverengi, neredeyse bal rengi, ama soğuk ve delici. Bakışlarında yılların getirdiği bir ağırlık vardı; sanki her şeyi görmüş, hiçbir şeye şaşırmayan bir ifade. Burnu düzgün, hafif kemerli. Dudakları dolgun ama ince bir çizgi gibi sıkıydı; gülümsediğinde –ki nadiren gülümsüyordu– yüzünde hafif çukurlar oluşuyordu. Boynu kalın, omuzları genişti; pardösünün altında atletik bir vücut olduğu belliydi. Ellerinde dikkat çeken birkaç yara izi vardı, parmaklarında ise sade bir gümüş yüzük. Sanki bir filmden çıkmış gibiydi; karizmatik, gizemli, biraz da tehlikeli. İtalyan aksanı ve soğukluğuyla birleşince bambaşka bir aurası oluşmuştu. Bana bakarken başını hafifçe yana eğdi. “Artık yüzümü gördün,” dedi İtalyanca, ama yavaşça. “Güvenebilirsin bana. Adım Lorenzo De Luca. Ama senin için sadece Lorenzo.” Sesinde bir güven vardı. Sakin, derin, emredici olmayan ama dinleten bir ses. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Korku hâlâ içimdeydi, ama aynı zamanda… garip bir huzur.
Bölüm 7
6.Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.