İçeriğe geç

Phantom Ajan

Bölüm 5 · 4 dk okuma

Phantom Ajan

Bölüm 5

4.Bölüm

Uyandığımda saat öğleni geçmişti bile. Güneş perdelerin arasından sızıyor, odamı soluk bir ışığa boğuyordu. Gözlerimi ovuşturup doğrulduğumda içimde garip bir kıpırtı vardı. Heyecan mıydı bu? Korku mu? İkisinin karışımı olsa gerek. Bugün Oğuz’un doğum günü partisi vardı. Onu görecektim. Yakınında olacaktım. Belki konuşacaktık bile. Yerimde duramıyordum adeta. Yataktan fırladım, dolabın karşısına geçtim. Ne giyecektim? Elbise mi, etek mi, pantolon mu? Her şeyi çıkarıp yatağın üstüne yığdım. Siyah elbise çok mu bol duruyordu? Lacivert olan fazla mı çocuksu? Kırmızı olan… hayır, o kesinlikle olmazdı, fazla dikkat çekerdi. Bir türlü karar veremiyordum. Her kıyafeti üstüme tutup aynaya baktım. Hiçbiri yakışmıyordu. Vücudum yine fazlaydı, yine şekilsizdi. Elbiseler ya dar geliyor ya da bol durup daha kilolu gösteriyordu. En sonunda siyah, uzun kollu, diz altına gelen bol bir elbise seçtim. En az kötü olan oydu. Saçlarıma geçtim. Kısa oldukları için pek seçenek yoktu ama en azından dağınık durmasın istedim. Maşayı fişe taktım, düzleştirmeye başladım. Kaküllerimi öne düşürdüm, yanları biraz içe kıvırdım. Elimden geleni yaptım. Biraz daha düzgün duruyordu en azından. Makyaj… Ona cesaret edemedim. Annemin odasından rimel ve allık almıştım gizlice. Aynanın önünde oturdum, rimeli sürmeye çalıştım ama kirpiklerim birbirine yapıştı. Allığı fazla kaçırdım, yanaklarım palyaço gibi oldu. Silmeye çalıştım ama iz kaldı. En sonunda vazgeçtim. “Beceremiyorum zaten,” dedim kendi kendime. Temiz bir yüzle idare edecektim. Saat 7:30 olmuştu. Kendimle uğraşmaktan yorulmuştum. Ter içinde kalmıştım. Tam ayakkabı giyecektim ki kapım çalındı. “Vira! Hadi çık, aşağıdayım!” diye seslendi Mert. Sesinde sabırsızlık vardı. “Tamam, geliyorum!” dedim panikle. Ayakkabı dolabına koştum. Topuklu giyemezdim, düşerdim. En sonunda kısa, kalın topuklu siyah bir ayakkabı buldum. Zorla ayağıma geçirdim. Çantamı kaptım – küçük, siyah bir omuz çantası. Merdivenlerden indim. Mert kapının önünde duruyordu, anahtarlarla oynuyordu. Beni görünce durdu. Başından ayağıma kadar süzdü yavaşça. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. “Bu mu yani?” dedi kaşlarını kaldırarak. Yüzüm kızardı. “Ne var?” diye mırıldandım. “Yok bir şey,” dedi omuz silkerek. “Hadi gidelim, geç kalıyoruz.” Kapıyı açtı, dışarı çıktık. Akşam serinliği yüzüme çarptı. Arabaya bindik. Araba İstanbul'un dar sokaklarında ilerlerken kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Mert müzik sesini biraz daha açmıştı, ama benim kulaklarımda sadece kendi nabzımın uğultusu vardı. Dışarıda ışıklar bulanıklaşıyor, her sokak lambası yüzüme çarpıp geçiyordu. Sonunda apartmanın önüne geldik. Mert arabayı park etti, kontağı kapattı. “Hadi in,” dedi, sesinde hâlâ o sabırsız ton. Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Akşam serinliği bacaklarımı ürpertti. Elbisenin eteği hafifçe sallanıyordu; kısa topuklularım asfaltta hafif bir tıkırtı çıkarıyordu. Mert önden yürüdü, ben arkasından. Apartmanın giriş kapısı açıktı, merdivenlerden yukarı çıkarken müzik sesi kat kat yükseldi. Üçüncü kat. Kapının önünde birkaç kişi sigara içiyordu, gülüyorlardı. Mert zili çaldı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Oğuz. Karşımda duruyordu. Siyah, dar bir tişört giymiş, kolları açıkta, omuzları daha geniş görünüyordu. Saçları her zamanki gibi dağınıktı, alnına düşmüştü. Gözleri önce Mert’e, sonra bana kaydı. Bir an duraksadı. Dudaklarında nazik ama zoraki bir gülümseme belirdi. “Hoş geldiniz!” dedi Mert’e sarılarak, sırtına vurarak. Erkekçe, gürültülü bir selamlaşma. Sonra bana döndü. “Vira… sen de mi geldin?” dedi. Sesinde hafif bir şaşkınlık vardı, sanki beklemiyordu. Ya da istemiyordu. Yüzümün kızardığını hissettim. “Evet… annem… şey… yalnız kalmayayım diye,” diye mırıldandım. Gözlerimi yere indirdim. Mert omuz silkti. "Emir büyük yerden.” Oğuz hafifçe güldü, ama gülüşü gözlerine ulaşmamıştı. “Tabii, buyurun içeri,” dedi kenara çekilerek. İçeri girdik. İlk anda müzik yüzüme tokat gibi çarptı. Baslar göğsümde yankılanıyordu. Salon loş ışıklıydı; renkli lambalar duvarlarda dönüyor, kırmızı-mavi gölgeler yaratıyordu. Daire kalabalıktı, otuz-kırk kişi vardır belki. Çoğu üniversite öğrencisi, Mert’in arkadaşları. Kızlar dar elbiseler, topuklular, uzun saçlar; erkekler şık gömlekler, kotlar. Herkes içki kadehleriyle, kahkahalarla doluydu. Hava sıcak ve ağırdı; parfüm, sigara, alkol kokusu karışmıştı. Mutfaktan mezeler, bira şişeleri taşmıştı salona. Balkon kapısı açıktı, oradan da birkaç kişi sigara içiyor, şehre bakıyordu. Mert hemen tanıdık bir gruba gitti. “Ben buradayım,” dedi bana dönmeden. Birkaç saniyede kayboldu kalabalıkta. Ben kapının hemen yanında kaldım. Duvara yaslandım. Kollarımı önümde kavuşturdum, çantamı sıkı sıkı tuttum. Kimse bana bakmıyordu – ya da bakmak istemiyordu. Bir ara bir kız yanımdan geçti, dirseği koluma çarptı. “Pardon,” dedi ama dönüp bakmadı bile. Gözlerimle Oğuz’u aradım. Mutfakta bir grupla konuşuyordu, elinde bira şişesi. Kızlardan biri – uzun sarı saçlı, kırmızı kısa elbiseli – ona yaslanmış, gülerek bir şeyler anlatıyordu. Oğuz başını arkaya atıp kahkaha attı. İçim sıkıştı. Burada fazlaydım. Görünmezdim. Herkes güzel, kendinden emin, neşeliydi. Ben ise… duvarın gölgesinde, bol elbisenin içinde kaybolmuş bir yabancı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.