Okulun nasıl bittiğini bile anlamamıştım. Son dersin zili çaldığında hâlâ sıramda oturuyordum, başım kollarımın arasında. Etrafımdaki sandalyeler çoktan boşalmıştı; ayak sesleri, çanta zipper’ları, kahkahalar koridorda yankılanıp kaybolmuştu. Yavaş yavaş doğrulduğumda sınıf bomboştu. Çantamı topladım. Defterlerimi rasgele tıktım içine, kalemlerim yere düştü ama eğilip almadım. Omzuma astım çantayı, ağır geliyordu her zamankinden daha fazla. Koridora çıktım. Öğrenciler gruplar hâlinde geçiyordu yanımdan; bazıları bana baktı, kıkırdadı. Kimse selam vermedi. Merdivenlerden indim. Okul bahçesi kalabalıktı, herkes hafta sonunun heyecanıyla koşuşturuyordu. Kapıya doğru yürürken önümden geçen bir kız grubu vardı. İçlerinden biri – uzun sarı saçlı, dar kotlu olan – bile bile koluma çarptı. Omzum sarsıldı, dengemi zor tuttum. Kız dönüp baktı, dudaklarında alaycı bir gülümseme. “Ay pardon ya, görmedim,” dedi yüksek sesle. Arkadaşları kahkaha attı. Biri “Görülmez mi o kadar?” diye fısıldadı ama herkes duydu. Hiçbir şey diyemedim. Boğazıma takılan yumru büyümüştü. Gözlerim doldu hemen. Başımı öne eğip hızlı hızlı yürüdüm. Kapıdan çıktım, sokaklara karıştım. İstanbul’un gri havası yüzüme çarpıyordu, soğuktu ama içim yanıyordu. Eve yürüyerek geldim. Anahtarı zor çevirdim ellerim titriyordu. İçeri girdim. Ev sessizdi; annemle babam hâlâ işte, abim oğuzlaydı daha herhalde. Ayakkabılarımı çıkardım, merdivenleri çıktım. Odama girdim, kapıyı kapattım. Kendimi yatağa attım. Yüzümü yastığa gömdüm. Ve ağlamaya başladım. Hıçkırıklar boğazıma takılıyor, omuzlarım sarsılıyordu. Gözyaşları yastığı ıslatıyordu. Neden ben? Neden hep ben? Sınıftaki kahkahalar kulaklarımda çınlıyordu hâlâ. Emir’in alaycı sesi, kızların kıkırdamaları, hocanın o acıma dolu bakışı… Yarın okul yoktu ne de olsa. Hafta sonu. Yataktan çıkmayacaktım. Perdeleri kapatacaktım, ışığı söndürecektim, kimseyle konuşmayacaktım. Belki açlıktan ölürdüm, belki uyuyakalırdım sonsuza dek. Birkaç saat geçti öylece. Gözyaşlarım kurumuştu ama içimdeki boşluk büyümüştü. Telefonuma bakmadım, mesajlara bakmadım – zaten kimse yazmazdı bana. Aşağıdan ses geldi birden.Annemin sesi: “Vira? Evde misin kızım?” Cevap vermedim. Yattığım yerden tavana bakıyordum. Bir süre sonra kapım çalındı. “Vira, yemek hazır. Aşağı in hadi.” Gitmek istemiyordum. Midem bulanmıştı zaten. “İştahım yok anne,” dedim kısık sesle. Kapı açıldı. Annem içeri girdi, yüzüme baktı. Gözlerim kızarmış olmalıydı. “Ne oldu yine?” dedi yumuşak bir sesle. Ama detay sormadı – sormazdı zaten. “Hadi kalk, biraz yemek ye. Yarın da hafta sonu, dinlenirsin.” Israr etti. Kalktım istemeye istemeye. Üzerimi değiştirdim; bol bir eşofman altı ve eski bir tişört giydim. Saçlarımı taramadım. Aynaya bakmadım – bakamazdım. Aşağı indim. Salon ışıklıydı, yemek kokusu burnuma doldu. Masada babamla abim oturuyordu. Babam gazetesine bakıyordu, Mert telefonundaydı. Sessizce oturdum yanlarına. Boş sandalyeye, köşeye. Annem elinde tabaklarla geldi, yemekleri dağıttı. Pilav, köfte, salata… Her zamanki akşam yemeği. Mert telefonunu bıraktı, ağzına bir lokma attı. “Yarın Oğuz’un doğum günü var,” dedi babama dönerek. “Akşam parti veriyor evinde. Ben de gideceğim.” Babam başını salladı. “Tamam oğlum.” Annem tam tabağıma köfte koyarken durdu. Bana baktı uzun uzun – gözlerim hâlâ şişmiş olmalıydı. Sonra abime döndü. “Kardeşini de götür,” dedi kararlı bir sesle. “Yarın biz yokuz zaten, babaannenlere gidiyoruz. Evde tek kalmasın çocuk.” Mert’in kaşığı havada kaldı. “Ne? Anne şaka mı yapıyorsun?” “Şaka yapmıyorum. Vira da gelsin, biraz hava alsın, takılsın.” Mert itiraz edecek oldu. “Ya anne, parti o… Üniversite arkadaşları olacak. Vira ne yapacak orada?” Annem sesini yükseltti hafifçe. “Ne yapacakmış? Kardeşin işte! Evde tek başına bırakmayız. Hem belki hoşuna gider.” Babam araya girdi. “Doğru söylüyor annen. Götür oğlum, bir şey olmaz.” Mert iç çekti, yüzü ekşidi. Bana döndü. Gözlerinde gram istek yoktu – hatta tiksinti vardı sanki. “Yarın hazır ol akşam,” dedi kuru bir sesle. “Saat sekizde çıkarız.” Sesim titreyerek çıktı: “Tamam.” Annem masaya oturdu sonunda. Çatal bıçak sesleri başladı. Yemek yemeye çalıştım ama lokmalar boğazıma takılıyordu. Oğuz’un doğum günü… Oğuz’un evi… Onu görecektim yine. Ama bu sefer kalabalıkta, onun dünyasında. İçimde garip bir his vardı. Korku, utanç… ve çok derinlerde, minicik bir heyecan. Ama en çok korku. Yarın ne olacaktı? Bilmiyordum.
Bölüm 4
3.Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.