İçeriğe geç

Peyda

Bölüm 2 · 15 dk okuma

Peyda

Bölüm 2

Bir Ömür Paylaşılan Sessizlik

Bölüm Şarkıları:

Sezen Aksu- Sen Ağlama

Can Ozan- Ağlama Ben Ağlarım

🎀

“Bir Ömür Paylaşılan Sessizlik”

22 Kasım 2023

İstanbul, Türkiye

"Peyda, Cavit seni seçti. Alatonların yeni varisi sensin."

Gözlerim irice açılmıştı bu sözleri karşısında. Beni karanlık bir dünyaya davet ettiğinden bihaberdi belki de çünkü gözlerime öyle bir bakıyordu ki bu haberle benden çok onun yıkıldığını hissettim.

"Ne! Ne demek bu Zahir, benim böyle bir şeyden haberim bile yok!"

Başını önüne eğdi. "Kimsenin yoktu, Peyda. Kimsenin senden haberi yoktu, Cavit'in yapacağı hamleden haberi yoktu. O adam büyük oynuyor Peyda, hem de senin üzerinden."

"Ne demek bunlar Zahir, nasıl kimsenin haberi olmadan, ya en önemlisi benim haberim olmadan böyle bir şey olur?" Elimi elleri arasından çekmek istedim ama Zahir elimi bırakmadı, aksine daha sıkı sardı parmaklarımı.

"İmzan var, Peyda, kağıt üzerinde bunu kabul ettiğin görünüyor." Böyle bir şeyin nasıl olduğunu sorgulamadım çünkü benim imzamı bile Cavit Alaton atardı her zaman. Zahir buna karşı bir tepki vermediğini görünce "Normal imza değil bu, Peyda, parmak imzası." sağ elimi tuttuğunda "Önce sağ parmağının ucundan bir kesik açarlar," diye mırıldandı ve sağ baş parmağımdaki kesiği gösterdi. "Ardından ise sol parmağına o kanı damlatırlar, kanını bir boya misali kullanırlar ve kağıda basarlar. Bu da senin kanın, canın pahasına vazgeçemeyeceğin bir yemin ettiğini gösterir."

Parmağımdaki kesiğe bakarken gözlerim doldu, vazgeçmeyeceğim bir yemin vermiştim habersizce. Benim adıma verilen bu yeminin yükü altında belki de yıllarım mahvolacaktı.

"Şimdi ne olacak?" Merakla ve korkuyla fısıldadım bağırmak istediğim şeyleri çünkü yanımızda Can uyuyordu ve uyanması ikimiz için de iyi olmazdı.

"Bilmiyorum, hiç bilmiyorum, bunun bir geri dönüşü var mı onu da bilmi-" Kendi kendisine sıkıntıyla mırıldanırken bu sözleri gözleri gözlerime çarptı. Kaşlarını büyük bir hızla çarpıp ellerimizi ayırdı. "Sen ağlıyor musun?"

Başımı çevirerek bakışlarımı kaçırmamla bir eli çeneme ulaştı ve başımı kendisine doğru çevirdi. İki eliyle yavaşça yanaklarıma doğru akan damlalardan birine dokundu. O an daha fazla ağladığımı hissettim.

Sadece duydum bu habere ağlamadığımı da biliyordum, ben kaybolan on yedi yılıma ve kaybolacak onlarca yılıma ağlıyordum.

Zahir bu ani ağlama krizine tek kelime etmedi, sadece oturduğu yerden kalktı ve benim yanıma oturdu. Kolunun birini omzuna attı ve beni göğsüne çekti. Ne o tek kelime etti ne de ben çekilmeye çalıştım. Onun kollarında ağladım bir süre, sonrasında saçlarımda hissettim parmaklarını.

Hayatımda ilk defa biri saçımı okşadı ve ben buna sevinmek yerine daha da fazla ağladım.

Saçlarımı okşadı, bana sarıldı ve beni sessizliğiyle teselli etti.

Göz yaşlarım yavaşça durmaya yaklaştığında bunu kesik nefeslerimden anlayan Zahir, bir eliyle çenemi tutup başımı kaldırdı. Hâlâ onun kollarının arasındaydım.

"Ağladın, üzüldün ve onlarca yılın yasını tuttun ama artık bitti." Yavaşça ıslak yanaklarımı sildi. "Bundan sonra ağlamak yok, çaresiz kalmak yok." Yanaklarımı sildikten sonra işaret parmağıyla önce benim kalbimi işaret etti, ardından ise kendinkini. "Çünkü sen ve ben, Peyda, biz bir araya gelince kördüğümler bile kendiliğinden çözülüyor." Gözlerime daha önce görmediğim bir kararlılıkla baktı, bu bakış bana küllerimden doğmam için büyük bir motivasyon kaynağı oldu. Son sözleri ise hayatım boyunca duyduğum ne kadar kötü söz varsa hepsini kalbimden sildi attı ve yerine inancı koydu. "Öyle olmuyorsa da ben öyle oldurmak için, senin için her şeyi yapacağım."

"Teşekkür ederim." Bir elim sıkıca tişörtünü sıkarken bir fısıltı gibi döküldü kuru teşekkürü dilimden. "Ama ağlamamı nasıl durduracağımı bilmiyorum, Zahir." Tekrar doldu gözlerim. Bunu gördüğünde gülümsedi hafifçe.

"Hiç durmayacak gibi geliyor biliyorum ama duracak, bir başkaları göremeyecek ağladığını. Bir ben bileceğim senin bu narin tarafını, bir ben hissedeceğim kırılgan ve onlarca kez kırılmış kalbini çünkü senin bu dakikadan sonra başkalarına güçsüz görünme ihtimalin yok, seni içine dahil ettikleri yer o kadar karanlık ve kötü bir yer ki tek bir göz yaşına bile öldürebilirler seni." Sözlerinin aksine sarılışı bana güven vermek istiyor gibiydi. "Bizim onlara güçsüz görünme şansımız yok, Peyda."

Başımı kaldırdım şaşkınlıkla. "Bizim derken, sen de mi?.." İşaret parmağını dudağıma götürerek cümlemi bitirmemi engelledi ve sadece başını salladı.

O an onun güçlü duruşuna hayran oldum ve sustum. Ağlamam dindi, o bana sarılmayı bırakmadı ben ise kollarımı ona doladım. Birbirimize sarıldık böylece, bu daha da iyi hissettirdi.

O an sessizliği paylaştık ve sonraki gün de, bir sonraki gün de derken biz bir ömür sessizliği paylaştık sanki onunla.

〰️〰️〰️

24 Kasım 2023

İstanbul, Türkiye

Açlık çok fazla hissettiğim bir şey değildi çünkü hiçbir zaman bunu benim yerime düşünecek ve beni umursayacak biri yoktu.

Yıllar boyu kendi paramı kendim kazanmıştım, karın açlığımı kimse düşünmemişti çünkü. Bazen küçük evimizde yiyecek hiçbir şey olmazdı ve ben çalıştığım yerden kazandığım bir iki kuruş parayı da yemek için harcıyordum.

Aldığım yemeklerin bir kısmını akıl sağlığı yerinde olmayan annem kendini bir çocuk sanarken onun açlığını gidermekle harcardım bazen, bazen de aç gördüğüm sokak hayvanlarını beslemek için harcardım yemek paralarını ve benim düşündüğüm onlarca şey arasından beni düşünen kimse olmadığı için çoğunlukla karnıma tek lokma sokmadan tamamladım günü.

Cavit'in bazı işkenceleri de açlık üzerineydi, neden küçücük bir çocuğa böylesine işkenceler yaptığı bilinmezken üç gün aç bıraktığı olmuştu beni. Üç gün sadece birkaç damla su ile yaşamıştım, ölümün kıyısında olduğum anlardan biriydi o da.

Kısacası en başta da dediğim gibi açlığı hissetmiyordum ve hiçbir zaman -Çilem'in annesinin yani yengemin poğaçaları dışında- bir iki lokmadan fazla yemek de yiyememiştim.

Fakat şu an tüm hayatımda olanın tam tersiydi sanki her şey. Haşmet Bey, kendisinin ve sadece bizim -dayılarım aileleriyle birlikte dün sabah kendi evlerine dönmüşlerdi- olduğumuz upuzun yemek masasının başında otururken beni de hemen yanına çekmiş ve tabağımı binbir çeşitle doldurduğu yetmiyormuş gibi bir de her yediği lokmanın ardından bir lokma da bana veriyordu. Sebebi ise beni çok zayıf bulmasıydı.

Sabahtan beridir ağzıma bir şeyler tıkıştırdığı için konuşamıyordum bile ve bana sorduğu sorulara her seferinde başımı sallayarak cevap vermekle kalıyordum, bu durum ise Tarık'ı ve Kağan'ı eğlendirmiş gibiydi.

"Dede sanki Peyda doymadı gibi, ne dersin?" dedi Tarık ve karşılığında ise ona öldürücü bakışlar atmakla yetindim çünkü hâlâ konuşamıyordum. Tarık'ın söyledikleriyle Alparslan abim gülüşünü tutamıyormuş gibi bir elinin tersiyle dudaklarını kapatırken Haşmet dedem -bana o kadar sıcak hissettirmişti ki artık ona böyle seslenebiliyordum- de şaşkınca bana dönmüştü.

"Ha, öyle mi torunum. İstersen hemen sana bir yumurta kırdırtalım, menemen istersen onu da yaptırabilirim." Haşmet dedem konuşurken benim aklıma takılan şey ise Alparslan abimin gülümsemesiydi. O gülümseyince fark etmiştim ki o hep düz bir ifadeye sahipti, bazen üzüldüğü olurdu ya da yüzünde o kahrolmuş, hayal kırıklığına uğramış ifade olurdu ama asla gülmezdi. En azından geldiğim günden bu yana onun hiç güldüğünü görmemiştim.

Gülüşünü ben mi soldurmuştum yoksa gülmek onun hayatında olmayan bir kavram mıydı? Ceyda'nın odasının duvarındaki hiçbir karede de gülmüyordu, belki de üzüldüğü bir şeyler vardı. O an onları hiç tanımadığım gerçeği acımasızca tüm yüzüme çarptığında bunu dışarıya yansıtacak tek şey yapmadım ve ağzımdaki lokmaları yutarken tabağına bir şeyler koymaya çalışan Haşmet dedeme çevirdim bakışlarımı.

"Teşekkür ederim ama doydum," Resmi dilim karşısında bakışlarındaki heyecan düşmüş gibi olduğunda içimden gelen dürtüyle "dede." diye ekledim.

Haşmet dedenin bakışları duyduğu hitapla hızla değişti, o an ona bakarken gözlerinin dolduğunu gördüm. Onun gözünde değerim içime işlerken hafifçe tebessüm ettim.

Masadaki birkaç saniyelik derin sessizlik ve duygusallık Haşmet dedenin sesiyle bölünmüştü. "Yetmiş üç yaşındayım, yetmiş üç yıldır da bilen bilir sayılı anlar dışında ne gözlerim doldu ne de ağladım. Şimdi ise benim torunum bana 'dede' dedi diye ağlayasım geliyor." Elinin biri atkuyruğumdan sallanan tutamlarımdan birini aldı. "Seni bizden neden kopardılar, torunum, ben neden on yedi yıl sonra tanıyorum ben seni?" Gözlerinde bir duygu gördüm, aynı duygu benim gözlerimden mi bulaşmıştı ona?

İntikam istiyor gibi bakıyordu.

Hayır gibi değil, intikam istiyordu.

Benim gibi...

"Onca yıl geldi geçti, baba ama artık o yanımızda ve bunca yıla üzülmenin kimseye faydası yok." Nazlı Hanım'ın sözlerine karşın histerik bir şekilde güldüm.

Onun için söylemesi kolaydı fakat benim bunca yıla üzülmek dışında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ben yıllarca kimsesiz büyümüşken bir anda unutazmadım her şeyi.

Bana yaptıkları onlarca şeyi unutamadığım ve hâlâ kulağımda çınlayan seslerini susturamadığım gibi...

Haşmet Bey, Nazlı Hanım'a cevap vermedi. Buna karşılık Nazlı Hanım ofladığında ben de dahil masadaki çoğu kişi gülmüştü.

Cihan Bey ise bizim gülüşümüze bir çocuk gibi göz devirmiş ve "Haşmet Bey, hâlâ aynı konu yüzünden mi bu tavrınız?" demişti bıkkın sesiyle.

Onun bu sözlerine bir kere daha katıla katıla gülmüştük, hatta o kadar gülüyorduk ki Tarık vura vura omzumu çökertmişti.

"Omzumu çökerttin, aptal!"

"Lan sus, abiye aptal dendiği nerede görülmüş?" Onun dediğini yapıp susarak bu sefer onun omzuna ard arda vurduğumda aramızda benim onu dövdüğüm, onun ise saçımı çekerek karşılık verdiği küçük bir münakaşa yaşanmıştı ki bu münakaşa, Haşmet Bey'in sözleriyle tekrardan gülüşmeye dönmüştü.

"Ne münasebet damat (!), sizde hiç edep kalmadığı için sizin yerinize utanıyorum sadece." Olay şuydu ki, geçen gün hepimiz salonda güzel güzel otururken Haşmet dede bir anda su içmek için mutfağa gitmek istemişti. Onun bu isteği doğrultusunda onunla beraber ben de mutfağa gitmiştim fakat içeride geldiğimizi duymayan Nazlı Hanım ve Cihan Bey'i öpüşürken görmek Haşmet dedemin neredeyse kalp krizi geçirmesine neden olacak şekilde sinirlenmesine sebep olmuştu.

Ve yıllardır kızını kandırdığını düşündüğü Cihan Bey'i askerlik silahıyla üç tur bahçede kovalamıştı.

En sonunda bu koşuşturma araya kapıdaki korumaların girmesiyle son bulmuştu.

Ona bunu neden yaptığını sorduğumda ise yıllar önce yapamadığı için içinde kaldığını dile getirmişti.

Hâlâ kızının Cihan Bey ile evlenmesini kaldıramıyordu sanırım.

Nazlı Hanım ve Cihan Bey'deki de nasıl bir aşksa artık yıllar içinde bir an bile soğumamıştı sanırım ki yedi çocuktan sonra bile hâlâ böyle tutkulu kalabilmişlerdi.

"Dedem tavır almamış haliyle babamı üç tur bahçede kovalamışsa, bir de tavır alsa ne olurdu?" Tarık'ın gülerek söylediklerine güldüğümde Cihan Bey bize sadece ters ters bakmakla yetinmişti, onun bakışlarına tekrar gülerken bana hayretle bakan Mert'i görmemle gülüşüm söndü.

İlk defa onların yanında bu kadar fazla gülüyordum ve bu gülüşüm gerçekti sanırım. Onu şaşırtan şey de bu olmalıydı.

"Sizi bölmek istemem ama okul vakti geldi de geçiyor, hadi hızlıca son lokmalarınızı yiyin, hazırlanın da çıkalım." Alparslan abim elindeki kaşığı masaya bıraktıktan sonra dile getirmişti bunları. Ona kafamı salladım hızlıca ve adeta kaçarcasına çıktım oradan, biraz daha dursam ağlayabilirdim ve Zahir bana ağlamamamı söylemişti.

Bundan sonra ağlamak yok, çaresiz kalmak yok.

Odadan çıktıktan sonra Zahir'in diğer söylediklerini de hatırladım ve göz yaşlarımı daha akmadan sildim.

Seni içine dahil ettikleri yer o kadar karanlık ve kötü bir yer ki tek bir göz yaşına bile öldürebilirler seni.

Omuzlarımı dikleştirdim ve hızlıca üzerime okul formamı da geçirerek saçlarımı her zaman yaptığım gibi tepede atkuyruğu yaptım ve odadan çıktım. Benim ardımdan odaya Ceyda girmişti ve o da benim gibi hızlıca hazırlanmıştı.

Ben saçlarımı her gün esir eder, tepeden sıkıca toplardım; o ise her gün sapsarı saçlarını serbest bırakırdı, renkli renkli tokalar takarak da süslerdi.

Ne kadar farklı yetiştiğimiz buradan bile belliydi.

O sağlıklı bir ailede yetişmiş, abilerin göz bebeği olmuş bir kızdı. Ben ise sadece kendi hayat savaşımı vermek bir yana, anneminkini ve babamınkini de veriyordum.

Biz kaderleri karışmış olanlardık, doğduğumuz gibi yaşamamış kaderlerimizin bizi götürdüğü yere sürüklenmiştik.

Kader de onun için işleri kolaylaştırırken benim için her şeyi zorlaştırmaktan yanaydı.

Yarım saati bulmayan hazırlanma faslımız bitmişti ve aşağıya inmiştik, Alparslan abim bizi okula bırakacaktı.

Arabaya bindiğimizde içeride derin bir sessizlik vardı. Mert, Ceyda ve ben arka koltukta oturuyorduk. Ön koltukta ise Alparslan abi ile birlikte şirkete gidecek Tarık oturuyordu.

Abim direksiyonu tek eliyle okulun girişine doğru çevirdiğinde arabayı inmemiz için durdurmuştu.

Ben genelde Ceyda ve Mert indikten bir beş dakika sonra iniyordum arabadan, onlarla bir bağım olduğu anlaşılmasın diye.

Ben sürenin geçmesini beklerken dikiz aynasından abim ile göz göze geldim. Ona içinden de olsa abi demek hâlâ garip hissettiriyordu.

"Peyda, okula bu kadar erken dönmeni uygun bulmadığımı biliyorsun ama sana karışamam." Bana şefkatli bir bakış attığında ona gülümsedim. "Bu yüzden kendine çok dikkat et olur mu?"

Hızlıca başımı salladıktan sonra "Olur, ben kendime bakarım. Sen de kendine iyi bak," dedim ve çekine çekine ekledim. "Ve daha sık gülümsemeyi unutma çünkü şey... Neyse ben gideyim, görüşürüz."

Onun bir şey söylemesine izin vermeden arabadan çıktığımda hızlıca okula ilerlemiştim, biraz ilerledikten sonra hâlâ orada mı diye bakmak için kafamı çevirdiğimde camını açmış ve bana doğru gülümseyerek el salladığını gördüm. Ben de ona kısaca el salladığımda büyük ihtimalle kızarmış yanaklarıma okula giriyordum.

Okulun girişinde elinde bir papatya buketi tutan Zahir'i fark etmemle önce onun yanına yürümüştüm.

Sırtını ve bir bacağını kırarak ayağını kaloriferi yaslamış bir şekilde duruyordu. Bu açıdan o kadar iyi görünüyordu ki insan bakarken iç çekmeden duramıyordu fakat onu o yapan dış görünüşü değil, kalbiydi ve ben onun duruşuna değil ellerindeki çiçeklere odaklanmıştım.

O çiçekleri kimin için almıştı?

Onun yanına yaklaştığında sonunda beni fark etmişti. Beni görünce yüzünde oluşan gülümsemesi hoşuma gidiyordu açıkçası.

"Peyda Hanım, bugün sizi oldukça mutlu gördüm." Elindeki papatya buketinden bir tane papatya çıkartarak bana uzattığında kaşlarım çatışır gibi oldu ama çaktırmadım.

Çiçekleri kime almıştı?

"Öyleyim sanırım, geçen günkü sözlerini dinledim ve üzülmeyi bıraktım." Onun yanına geçerek sırtımı kaloriferi yasladığımda dışarının soğuğundan arınan vücudum gevşemişti.

"İyi yapmışsın," Bana döndü, işaret parmağını bana doğrulttu. "Gülünce gözlerinin parladığını ve etrafına ışık saçtığını daha önce söylemiş miydim?" Muzip tavrına güldüm ve gayri ihtiyari elimdeki papatyayı burnuma yaklaştırdım ve kokusunu içime çektim.

Papatyayı koklarken kapanan gözlerimi araladığımda beni dikkatlice ve sanırım hayran olmuş gibi izleyen gözlerini görmüştüm.

Yanaklarım kızardığında elimi yüzüme götürüp bunu gizlemek istedim ama yapamadım ve sadece gözlerimi kaçırmakla yetindim.

"Niye öyle bakıyorsun? Çiçek sana da mı çok güzel geldi."

"Çiçeğe bakıyorum," dedi, bana bakarken. "Ve evet, çiçek bana da çok güzel geldi."

Gözlerimiz tekrar kesiştiğinde felaket derecede utandığımı hissetmiştim. Çiçek olarak benden mi bahsediyordu?

Anlamamazlıktan gelerek "Çiçeğimi vermem ama," dedim ve başımla elindeki demeti göstererek "zaten senin de benim çiçeğime pek ihtiyacın yok gibi." diye ekledim.

"Ha bunlar mı?" Önemsiz bir şeyden bahseder gibiydi. "Bunları çok değerli hanımefendileri aldım."

"Hmm, anladım." Ben de önemsemiyormuş gibi davranıyordum fakat o çiçekleri kime ya da kimlere vereceğini deli gibi merak eden bir tarafım vardı. "Peki kime, daha doğrusu kimlere aldın onları?"

Soruma karşılık küçük bir gülümseme sunduğunda "Sen dünün öğretmenler günü olduğunu unuttun galiba?" dedi ve eliyle öğretmenler odasının bulunduğu koridoru göstererek "Bu çiçekleri kadın hocalarımıza getirdim, dün okulda değildim, o yüzden bugün getiriyorum. Günü değil ama bu bugün küçük bir çiçek getirmeme engel değildir umarım."

İçimdeki rahatlamayı yüzüme yansıtmadan "Peki erkek hocalar, onlar bir şey aldın mı?" diye sordum.

Kafasını salladı, "Onlar kadınlar kadar narin olmadıkları için önceden odaya kaktüslerini bıraktım, kadın hocalara ise kendi ellerimle vereceğim." dediğinde ince düşüncesi herkesin kalbini fethedeceği gibi benim kalbimde de onlarca çiçeğin açmasına sebep olmuştu.

Kadınların bir obje gibi görüldüğü ve bazı iğrenç varlıkların bizlere çöp muamelesi bile yaptığı bir dünyada yaşarken onun ince düşünceli biri olması, özellikle de onun da benim de içinde bulunduğumuz bu iğrenç ve karanlık düzende bu özelliğini koruması ona hayran kalmama sebep oluyordu.

Biz karanlık bir düzene doğmuştuk ama o, bu karanlık düzenin en temiz ve düşünceli parçasıydı.

Tam o sırada okul zili çaldığında ikimiz de yaslandığımız yerdne kalkmıştık. O öğretmenler odasına geçerken ben de sınıfıma gidiyordum.

Sınıfa girdiğimde öğretmeni bekleyen sınıfın beni görünce geri önlerine döndüğünü fark ettim, Sidar dışında.

Sidar her zamanki şebekliğiyle benim gelişimi alkışlıyordu. "Majesteleri Kraliçe Peyda, bir haftanın ardından aramıza teşrif etti demek ki!" Bugünkü mutluluğumdan nasibini alan Sidar'a gülümsemiş ve en ön sıraya, Çilem'in yanına geçmiştim. Benimle birlikte Sidar da peşimden gelmişti.

"Benim yanımdan kaçıp şu cadı arkadaşının yanına gidiyorsun ya, Peyda, attan inip eşeğe biniyorsun resmen." Sidar'ın sitem dolu sözlerine karşılık Çilem yumruk yaptığı elini ona kaldırmıştı.

Sidar, birçok kez Çilem'in dayağını yediği için hemen ekürisi Hasan'ın yanına giderken ben de çantamı sıranın yanına asarak Çilem'e dönmüştüm o da Sidar'ın arkasından "Böyle ardına bakmadan gidersin işte." deyip gülüyordu.

Çilem benim konuşmama fırsat vermeden hızlı hızlı konuşmasına devam etmişti. "Kızım sen neden okula geliyorsun ya? Bu raporla en az iki hafta gelmemen lazım."

"Olsun," dedim, okulu seviyordum. İçindeki yedi kız arkadaşımı da seviyordum. Sadece Çilem ile aynı sınıfta olmama rağmen tenefüslerde hep birlikte takılıyorduk ve onlarla takıldıktan sonra normalde sıkıcı gelmeyen evden çok sıkıldığımı dün fark etmiştim.

"Senin kadar okulu seven kimse yoktur," dediğinde içeriye tam vaktinde giren fizik hocasıyla birlikte ayağa kalkarken kulağıma fısıldamıştı. "Bir sen, bir de fizikçi Necdet hoca."

Gülüşümü kısık tuttuğunda hoca eliyle oturmamızı işaret ediyordu.

Fizik kitaplarımı çıkarmak için çantamı açtığımda beni, Zahir'e ördüğüm bileklik karşıladı.

Bunu vermeyi nasıl unutmuştum bilmiyordum, dün tam üç saatimi bu bilekliği yapmak için harcamıştım.

Aslında normal bir bileklikti fakat benim hayatımda yaptığım ilk bileklik olması ve de bunu Zahir'e teşekkür babında verecek olmam onu benim için daha özel kılmıştı.

Üç saat boyunca en iyisini yapabilmek için uğraştığım bilekliği vermek için dersin bitmesini bekleyemeyeceğimi hissettiğimde Zahir'in hâlâ öğretmenler odasında olabileceği kafama dank etti ve düşünmeden, hoca daha derse geçmeden parmak kaldırarak tuvalete gitmek için izin istedim.

Hocalara özel durumum -bıçaklanmam- Cihan Bey tarafından bildirildiği ve istediğim zaman dersten çıkıp hava alma iznim olduğu için o da uzatmadan anında izin verdi gitmeme. Ben de hızlıca elimdeki hediye paketini okul pantolonumun cebine koyarak sınıftan çıkmıştım.

Şimdi ise koridorda Zahir'i arıyor ve derse girmemiş olması için dua ediyordum.

En sonunda okulun girişinde, daha yeni Zahir ile konuştuğum yerde buldum Zahir'i. Yanına gitmek için hareket etmiştim ki önünde bir kişi daha olduğunu fark ettim.

Kaşları çatılmış, önündeki sarışın çocuğa anlam vermeye çalışır gibi bakıyordu.

Neler olduğunu o an çok fazla sorgulamadım, hemen hediyemi verip derse dönmem gerekiyordu.

Ona doğru yürüdüğümde çatılmış kaşlarının arasından bana bakarken buldum onu. "Zahir," dedim heyecanlı sesimle ama o daha çok garipsemiş gibi bakıyordu bana.

Ardından karşısındaki sarışın çocuk da yavaşça yüzünü döndü bana.

O an onun yüzünü idrak edemediğimi hissettim, gözlerimi kapattım ve tekrar açtım.

O buradaydı.

O buradaydı ve Zahir ile konuşuyordu.

Kıyametten bir adım önceydim artık, bir adım sonrası felaketlere gebeydi. Tam şu an bunların yaşanmamasını ve geriye dönebilmeyi istemiştim fakat o, beni gördükten sonra bu pek de mümkün değildi.

"Oo, Peyda da geldiğine göre artık ona sorabiliriz değil mi?" Elini bana doğru uzattı, bir onun eline bir de Zahir'e bakıyordum. Gözlerindeki kırıklar hayal kırıkları mıydı? Yoksa ben mi böyle umuyordum. "Bakalım o da senin gibi reddedecek mi gerçeği?"

Adımların geri giderken Zahir'in bakışlarında gördüklerim ile ağlayasım geldi. Öğrenmişti değil mi? Ben daha ona açıklayamadan öğrenmişti.

"Gerçekten öyle mi, Peyda?" diyen sesini duydum Zahir'in. Cevap vermedim, bakışlarımı kaçırdım sadece.

"Cevap ver, tatlım." Sus. Lütfen sus artık!

"Gerçekten de bu adam senin nişanlın mı?" Parçalara ayrılmıştım sanki ve bedenimden ayrılan parçaların bir kısmı onun boğazına saplanmıştı da öyle konuşuyordu benimle.

Sesindeki kırıklar bana mı aitti yoksa kendisi de mi kırılmıştı çokça.

"Cevap ver!" Diye tekrar etti Tuna.

Tuna Joseph Damen.

Nişanlım.

🎀

Peyda 42. Bölümün sonu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.