İçeriğe geç

Peyda

Bölüm 3 · 20 dk okuma

Peyda

Bölüm 3

Haksız Esaret

“Haksız Esaret”

Zahir Etka Varel

24 Kasım 2023

İstanbul Türkiye

Yedi aile vardı Türkiye'de.

Yedi büyük aile...

Bu yedi ailenin ülkeyi yönettiği söylenirdi, daha doğrusu böyle kabul edilirdi.

Bu yedi bölgeden biri olan Marmara Bölgesi, Alatonlara aitti. Varisleri Peyda'ydı.

İç Anadolu Bölgesi ise Varellere aitti. Varisi ise bendim.

Ailelerimiz yıllardır bu karanlık düzene hem hizmet eder hem de ona hükmederlerdi. Bu düzen kaç kuşaktır böyle de devam etmişti.

İçinde doğduğum karanlık düzende masum olan veya olmayan, kendi kanlarından olan ya da olmayan herkese hatta her şeye zulmederlerdi.

Kademesi yüksek, parası bol olana hak doğardı. Bölgelere hükmedenler ise en kötüleriydi. Onların egoları zulümleriyle yarışır derecede fazlaydı.

Kendi çocuklarının -bizlerin- güçlü olmalarını isterlerdi fakat onlardan güçlü olmamamız için de bir bacağımızı kesecek kadar gözleri kör olabilirdi.

Aklım erdiğinden beridir bu düzenin içerisinde olduğuma lanet etmiştim. Bu yüzden gitmek istemiştim. İlk anneme söylemiştm bu isteğimi. Saçlarımı okşamıştı sadece ve "Yerin kulağı vardır, dillendirme." demişti. Bunun bir izin olduğunu yıllar sonra fark etmiş ve onun da dediği gibi bir daha dillendirmemiştim.

Bir gece ansızın, kaçıp gelmiştim İstanbul'a. Orada yanıma bir adam gelmiş ve bana elini uzatmıştı. O adam, Cüneyt Zalim'di. Zalimliğini görmemiştim ilk başta, o da benim karanlığımla tanışmamıştı. Ardından ikimiz de kötü yanlarımızı açmıştık birbirimize.

Bana bir kızı olduğunu söylemişti, beni en az onun kadar sevdiğini. Bunu söylediğinde birkaç aydır onun yanında yaşıyordum, yanımda tek kuruş olmamasına rağmen beni yanında tutmaktan vazgeçmiyordu. Bu da beni ona bağlıyordu.

O beni oğlu gibi severken ben de onu babam gibi benimsemiştim resmen. Ona hayatımı anlattığımda beni anlamıştı ve ailemin -ki onlara aile bile denmezdi- beni bulmamaları için tüm gücünü kullanmıştı.

Vareller yıllarca beni ararken ben onun yanında güvendeydim. Bunun karşılığını ise onun kızına bakarak ödeyeceğimi düşünürdüm fakat öyle olmamıştı.

Peyda'yı korumak artık benim için bir görevin dışındaydı sanki, onun arkasından bakarken elindeki papatyayı burnuna götürdüğünü görmüştüm. Bir çiçek gibi narin bedenini sınıfına doğru sürüklüyordu.

Ben ise her zamanki gibi arkasından ona bakıyor ve bir gün arkasına dönüp de beni görmesini bekliyordum.

O arkasına dönmedi, bana bir daha bakmadı, o bana bir daha seslenmedi ama çalan zilin ardından geç kalmadan çiçekleri öğretmenlere vermiş ve çoktan sınıfıma dönüyordum.

Sınıfımın olduğu yere okulun kapısının önünden geçerek gidiyordum ki arkamdan bir ses duymamla duraksadım.

"Demek sevgilisi sensin." Yüzümü sesin geldiği yöne doğru çevirdiğimde sarı saçlı, boyu neredeyse benimkiyle eşit olan bir çocukla karşılaşmıştım.

"Pardon?" Dedim, herhalde bir yanlışlık olmuştu. Bu çocuğu daha önce gördüğümü hatırlamıyordum.

"Peyda'nın diyorum, sevgilisi sensin demek."

"Siz kimsiniz?"

"Hm, ben kimim? Doğru soruya doğru cevap veririm fakat senin cevabı duymaktan hoşlanacağını sanmıyorum." Kaşlarımın çatıldığını hissettim ve hemen ciddileştim. Laubali tavrı ve alaycı bakışları ondan kötü bir hava sezmeme neden olurken elimi istemsizce cebimdeki çalıya atmıştım.

"Siz söyleyin ki kiminle muhatap olduğumu bileyim." Ciddi tavrına karşılık yüzündeki aptal gülümsemeyi sildi ve elini bana doğru uzattı.

"Ben Tuna, Tuna Joseph Damen. Peyda'nın nişanlısıyım." Duyduğum sözlerle dumura uğramış gibi oldum, bunu beklemiyordum. Aslında, bekliyordum.

"Ne demek nişanlısı?" diye sordum tedirginlikle, o ise tedirginliğime karşılık gülmüştü tekrardan.

Tam o sırada gözlerim bana doğru yürüyen Peyda ile kesiştiğinde ona nasıl baktığımı bilmiyordum.

"Zahir," dedi heyecanlı sesiyle, adımı zikretmesi kalbimi tekletirken kalbime koca bir yumruk atmak istediğimi fark ettim.

Peyda'nın sesini duyan Tuna'nın -piç kurusu- bakışları da arkama döndüğünde Peyda'nın yüzündeki gülümseme silinirken inanamıyormuş gibi gözlerini açıp kapattığına şahit oldum.

Tuna elini ona uzattığında "Oo, Peyda da geldiğine göre artık ona sorabiliriz değil mi?" diye bir bomba attı ortaya.

Benim kaşlarım çatıktı ve Peyda'ya bakıyordum derin bir şekilde. Peyda ise bir onun eline bir de bana bakıyordu korkuyla. Onun korktuğu şeyleri en derinimde hissettim ve korkusunu o an silmek istedim ama yapamadım.

Ben oyunuma devam ettim, Tuna ise sözlerine. "Bakalım o da senin gibi reddedecek mi gerçeği?" Peyda'nın bir iki adım geriye attığını zar zor seçtim, ağlayacak gibi bana bakıyordu. Dolan gözleri ise bunu kanıtlıyordu.

Farkında mıydı hissettiği korkunun gözlerini doldurduğunun?

"Gerçekten öyle mi, Peyda?" diye sordum, kelimeler dudaklarımdan zorla çıktı sanki. Onu kırmam istemedim ama o kırıldı. Bakışlarını kaçırdı ve avcundaki her neyse onu daha da fazla sıkmaya başladı.

"Cevap ver, tatlım." Tuna piçinin sesine karşılık gözlerini kapattı açtı, ona tahammül edemediğini hissediyordum.

"Gerçekten de bu adam senin nişanlın mı?" Sesim kırılgan çıkıyordu ama Peyda benden daha kırgındı. Parçalara ayrılmış gibi bakıyordu. Benim de diğer herkes gibi onu bırakmamdan korktuğu belliydi.

Evet, bana daha söylemeliydi bunu fakat sanırım ben de onun hakkında edindiğim çoğu bilgi gibi bunu da Cüneyt abiden öğrenmemeliydim.

O zaman her şey Tuna'nın istediği gibi olabilirdi.

"Cevap ver!" diye sesini yükseltti babasını bellediğimin çocuğu. Peyda onun bağırışını umursamadan bakışlarını bana çevirdi.

"Zahir, açıklayabilirim." Gözlerimi yumdum sanki hayal kırıklığına uğramıştır gibi.

"Gerek yok." Dedim ve bunu dediğime anında pişman oldum. Bakışlarındaki hayal kırıklığını hissettim ve yanına gitme isteğiyle yanıp tutuştum.

Fakat bunun yerine yaptığım tek şey sinirliymişim gibi görünüp arkamı dönerek gitmek oldu. Tahmin ettiğim gibi Peyda da peşimden gelmişti.

"Zahir, bir dakika bekler misin, lütfen." Tuna'nın bizi göremeyeceği bir yere gidene kadar yürüdüm ve en sonunda onun bakış açısından çıktığımızda sırtımı duvara yaslayarak nefeslendim.

"Zahir, açıklayabilirim. Bak, o aslında nişanlım ama değil yani-" İşaret parmağımı dudağına götürüp onu susturdum.

"Biliyorum, Peyda, biliyorum." Bakışları değişti, anlamıyormuş gibi kaşlarını çattı ve "Ne, nasıl? diye mırıldandı, onun başka bir şey demesine izin vermeden ben araya girdim.

"Bebekliğinizden beridir iki aile arasında bir bağ olmak için seçildiniz ve on beş yaşına bastığında ise nişanlandırdılar sizi, doğru muyum?" Başını salladı. Bunları bildiğimi beklemiyordu fakat onun unuttuğu bir şey vardı. Bu karanlık düzende doğan ve burada doğduğunun farkında olan biriydim ben. Hiçbir zaman onun kadar masum ve saf olmamıştım. Oyunların hiçbir zaman kuralına göre oynanmadığının farkındaydım.

Bu nişanlılık -işler Cavit'in istediği gibi gitseydi evlilik- sadece anlaşmadan ibaretti. İki ailenin de çıkarları güdülerek yapılırdı böyle evlilikler.

Bizler doğduğumuzda en az bir iki yıl içerisinde yakın çevreden bir eş seçerlerdi bize -beşik kertmesinin amaç güdülen hâli de denebilir- ve bu eşlerle evlenmek zorundaydık bir bakıma. Peyda'ya seçilen kişi de Tuna olmalıydı ki daha on beş yaşında nişanlanmışlardı. Peyda on sekiz yaşına geçer geçmez de kağıt üzerinde evlenecekleri kesindi.

Ben kaçmıştım, kaçtığım şeylerin arasında iki tarafın da istemediği evlilik de vardı.

Bana seçilen eş de benim gibi istemiyordu bu evliliği ve ben de hem onu hem de kendimi kurtararak kaçmıştım.

Bu yüzden beni arayanlar arasında o kızın da ailesi vardı. Onlar beni bulamamışlardı hâlâ fakat Tuna bir şekilde Cüneyt abinin onu saklanmasına rağmen bulmuştu Peyda'yı. Büyük ihtimalle bunun sebebi de Cavit'ti.

Bir hafta önce Peyda'yı bu sebeple kaçırdığında anlamalıydım aslında gelecek olanı. Çünkü Cavit'i korkutan Vlatsov, Tuna'yı korkutamamıştı demek ki.

Tuna'ya korkmayı öğretecektim önce, sonra Peyda'nın yanına yanaşmamayı öğretecektim.

"Zahir, sen... Biliyorsun." Şaşkın bakışlarındaki bariz rahatlamayı hissettim ve ona sarılmak istedim, geçen günkü gibi. Sıkıca ve doyasıya.

"Özür dilerim, sana orada kötü davrandım ama o piçi- Tuna'nın anlamaması lazımdı." Hafifçe tebessüm ettim ve muzip tavrına devam ettim. Onunla bu konuda uğraşmaya bayılıyordum. "Sonuçta sahte de olsa sevgilinim, öyle değil mi?" Peyda'nın sonunu düşünmeden söylediği bu yalanın hoşuma gitmesi normal miydi?

"Zahir," dedi duygu dolu sesiyle ve iç sesimi okumuş gibi sarıldı bana. Gülümsemem yüzüme dağılırken etrafı kontrol etmeyi de unutmamıştım. Kimsenin olmadığını gördüğümde ise ben de ona sıkıca sarılmıştım.

Yarım dakikalık sarılmanın ardından utanarak kendini geriye çekmesi ve omzuma vurması bir olmuştu.

"Hey, acıttın!"

Hafifçe güldü ve "Hakettin." dedi başını sallayarak.

"Haklısın, hakettim." Sonra ben de onun omzuna hafifçe vurduğumda "Ama sen de hakettin." diye devam ettim.

"Hakettim." dedi gözlerime bakarken, ruhundaki mutluluğu gözlerinden hissetmem normal miydi?

"Tamam bu kadar hak etmek yeter, ders bitecek yakında." Başını sallayarak uzaklaşmaya başladığında bileğinden nazikçe tutup onu geri kendime çevirdim. Onun bileğini tutan elim sırtındaydı ve yüzü ise çok yakınımdaydı. Göz göze geldiğimizde "Ha, bir de şey var! Unutma ki şu an kavga ettik, sahte sevgilim." dedim ve tuttuğum bileğini bıraktım ama onu kendimden uzaklaştırmadım.

Hâlâ bir adım ötemde duruyordu, bir nefes kadar yakınımda ve bir kalp kadar heyecanlı.

Kalbimin son hızda attığını hissederken hem uzaklaşmak hem de daha da yaklaşmak istedim. Bakışlarım sadece küçük ama çok küçük bir an dudaklarına kaydıysa da kafamı hafifçe iki sallayarak geri çekildim.

"Hıhım, unutmam." diye fısıldadı, kalbimin sesini duyacağından korktum ama duymuyordu sanırım.

Ondan bir adım uzaklaştım ve güvenli mesafeye attım kendimi. Kilometrelerce koşmuş gibi atan kalbimi dizginlemeye çalışırken Peyda'nın utanarak yüzünü yana çevirdiğini ve bana bakamadığını fark ettim. Dudaklarım iki yana kıvrıldığında hafifçe tebessüm ettim bu tavrına.

Acaba ona karşı hissettiğim bu çekimi o da hissediyor muydu?Yoksa sadece küçük bir etkilenme miydi onunki? Ya da hiçbir şey?..

Aramızda kısa bir sessizlik oluştu, bu sessizliği ise yere düşen bir şey böldüğünde ikimizin de bakışları oraya döndü. Bunun bir hediye paketi olduğunu fark ettim. Peyda'nın daha deminden beridir avucunda sıktığı şey buydu demek ki.

Eğilip yerden aldığında bana uzattı. "Bu, senin için." Ben daha şaşkınlığını üzerimden atamazken o, koşar adımlarla sınıfına gitmişti.

Elimdeki hediye paketine uzun uzun baktığımı fark ettiğimde onu açmam gerektiğini biliyordum.

Önce paketi inceledim ve ardından heyecanla paketi araladığımda içinden çıkan el işi bileklik il gözlerimi sonuna kadar açılmıştı.

Peyda bana bileklik mi örmüştü?

Satın almışsa da olurdu. Ama örmüş müydü?

Örmüştü sanırım, hem de benim içindi galiba.

Yüzümdeki aptal sırıtış ve elimdeki bileklikle koridorun ortasında mal mal dikildiğimi sonradan fark ettim. Hemen kendime çeki düzen verdim ve bilekliği koluma geçirdim. O sırada üzerindeki 'Zahir' isminin işlemesini de fark edebilmiştim.

Ne!

Üzerindeki Zahir işlemesi mi?

Gerçekten de benim için bir bileklik örmüştü, üstüne de adımı işlemişti. İçimde anlam veremediğim bir kıpırtı oluştuğunda karnıma yumruk atmak istedim fakat bunun yerine etrafını kontrol ederek kimsenin beni görmediğine emin olduktan sonra sınıfıma doğru yürümeye başlamıştım.

Sınıfa geldiğimde sırama oturdum ve dersimiz test çözme etütü olduğu için bir kitap ve kalem çıkarttım fakat testi çözmedim. Çözemedim. Aklımda hâlâ Peyda'nın bana ördüğü bileklik varken düşünemedim, yanımda oturan Toprak'ın sorularını görmezden geldim ve karman çorman olan zihnimin peşine takıldım.

Bana bileklik örmüştü. İyi de neden? Ben onun neyiydim ki? Sahte sevgilisi mi? Bunun için bileklik öreceğini sanmıyordum, belki teşekkür amaçlıydı sadece.

Ol

abilirdi.

Hatta kesin öyleydi, teşekkür etmek için örmüştü.

Ellerine sağlıktı.

Fakat ben niye içten içe sadece bu sebeple olmamasını istiyordum onu anlamamıştım.

〰️〰️〰️

Peyda Alaton

Son ders zili çalana kadar onu düşündüm. Ona verdiğim hediyeyi, Tuna'ya karşı tepkisini, beni anlamasını, bir anki yakınlığımızı... Yani kısaca olan her şeyi düşündüm bunca saat.

Ders dinlemeyi seviyordum fakat dinlemesem de kaybedeceğim hiçbir şey yoktu. Ben bu derslerin hepsini özel hocalarım eşliğinde geçen yıl öğrenmiştim.

Fakat okulda olmanın, teneffüslerde kızlarla vakit geçirmenin ve bazen Zahir'i izlemenin, Mert ve Ceyda'yı görmezden gelmenin ve gerçekten Peyda olabilmenin tek yoluydu sanırım okul. Bu yüzden bildiğim konuları tekrar dinlemek bile çok fazla sıkmıyordu beni.

Masadaki eşyalarımı çantama koyduktan sonra Çilem ile birlikte sınıftan çıkıyorduk. Koridor kalabalığını kaybetmiş gibi bomboştu. Okuldan en son biz çıkıyorduk.

Ceyda ve Mert benden önce arabaya biniyorlardı ben ise onlar biraz daha ilerledikten sonra okulun arka bahçesinden iniyordum fakat şu an yaram taze olduğu için Alparslan abim beni kapının önünden alacağını söylemişti.

Ben arabayı görüp ona doğru yürürken bir yandan da Çilem ile vedalaşıyordum ki aklına bir şey gelmiş gibi durdurdu beni.

"Peyda, eve gitmek yerine bir kafede mi takılsak ya?" Aslında olabilirdi, Alatonların yanına gitmektense Çilem ile birlikte dışarıya çıkabilirdim.

"Olur aslında, ben bir Alparslan abime haber verip geleyim." Başını salladı ve benim bir iki adım arkamdan gelerek yanımda durdu. Onu bekleyen araba da hemen yanda duruyordu.

Alparslan abimin arabasının kapısını açtığımda karşımda görmeyi beklemediğim bir yüzle karşılaşmıştım. Bu yüzün sahibi Tarık'tı.

"Senin ne işin var burada? Alparslan abim yok mu?" Sert sesim eşliğinde sorduğum sorum ile birlikte hafiften öksürerek vermişti cevabını.

"Bugün ben seni bırakacağım eve."

Arabanın arka koltuğuna baktığımda Mert ve Ceyda'yı görememek kaşlarımın çatılmasına neden oldu.

"Mert ve Ceyda nerede o zaman?"

"Onlar arkadaşlarıyla çıktılar, akşam gelecekler eve."

Başımı salladım ve arabadan başımı geri çıkarırken "Tamam, ben de arkadaşımla çıkacaktım zaten. Haber vermeye gelmiştim, git sen." dedim ve sözlerimle gözlerini hafif kapatıp açtığını fark ettim. Bir şeyler çeviriyordu ve ben onunla uğraşacak kadar sabırlı değildim artık.

"Tarık, çıkar ağzındaki baklayı! Ne söyleyeceksin söyle yoksa gidiyorum." Onu ilk defa bir şeylerden çekinirken görüyordum. Genel olarak ağzına geleni söyleyen içi dışı bir biriydi o.

"Tamam tamam, gitme. Ben şey diyecektim," Neyden çekiniyordu böyle. Bana onlarca şey söylerken bile kabimi kuracağını bile bile çekinmemişti ama şu an bir şey onu engelliyor gibiydi. "Şey, yani benimle dışarı çıkmayı ister misin?"

En sonunda ağzındaki baklayı çıkardığında hafif bir tebessümle cevap verdim ona. "Hayır, olmaz." Ardımdan ise kapıyı kapattım ve Çilem'in yanına yürümeye başladım.

Benim peşimden arabadan çıktığında "Ne demek hayır?" dedi zedelenmiş egosuyla.

"Hayır ne demektir, Tarık, reddettim işte teklifini!"

"Olmaz, reddedemezsin!" Kaşları çatılmış, ne yapacağını bilemez gibi bakıyordu bana. Onun teklifini hemen kabul edecek Peyda'yı yaklaşık bir hafta önce kaybetmişti.

Bir kaşım kendiliğinden havaya kalkmıştı. "Nedenmiş?"

"Çünkü, çünkü abiler reddedilmez!" Peh, abiymiş!

"Sen benim abim değilsin."

"Ne demek değilim ya, saçmalama!" Aniden sesini yükseltmesiyle bedenindeki tüylerin diken diken olduğunu ve sinirin tüm hislerim arasında yüzeye çıkarak kendini belirttiğini hissettim.

"Beni evde misafir gibi görüp yanımda Ceyda ile sarmaş dolaş olup bana yerimi bildirmeye çalışan biri benim abim değil, olamaz da!" Her şeyi unutmamı bekliyorlardı. Her şeyi unutarak hayatıma devam etmemi ama ben onların bana söyledikleri tek kelimeyi dahi unutamıyordum çünkü söyledikleri her kelimeye dağılmış kalp kırıklıklarım vardı.

"Peyda özür dilerim." Histerik bir gülüş kaçtı dudaklarımın arasından, pişmanlığı ve dilediği özrü kabul edeceğimi 'abi' diyerek kollarına atılacağımı düşünüyordu sanırım.

Ciddileştim ve omuz silktim. "Kabul değil."

"Ne demek kabul değil!" Arabadan çıktı bir hışımla, kapısını da ardından kapattığında Çilem'in koruma iç güdüsüyle yanıma yaklaştığını fark etmiştim. Ona tebessüm ederek bir sinir küpü gibi duran Tarık'a döndü bakışlarım.

"Ya senin anlama kıtlığın mı var, Tarık! Hep aynı soru." Benimki de soruydu, tabii ki de anlama kıtlığı vardı.

"Bak, kabul etmezsen babamı ararım." Ona inanamaz gibi baktığımı görünce bir parmağını bana doğrulttu ve devam etti. "Senin tehlikeli işler yapmaya gittiğini söylerim."

"Tehlikeli iş ne be!" Dedim gülerek ve onu tiye alarak devam ettim. "Bir de çocuk gibi babana mı söyleyeceksin, hem ben de öyle bir şey olmadığını söylerim, çok basit."

"Sana inanmaz ki-" Bakışlarım değişti. O da ne dediğini fark ettiğinde ise her şey çok geçti çünkü Tarık yine sözleriyle bir konuşmanın içine etmişti. "Peyda, Peyda ben öyle demek istemedim."

"Gayet de öyle söylemek istedin, Tarık ve ne var biliyor musun? Haklısın, inanmaz." Hızlıca arabaya binip kapıyı ardımdan kapattığımda Çilem'in Tarık'a bir şeyler söylediğini gördüm. Sanırım ona kızıyordu ama kızmasına gerek yoktu, Tarık sonuna kadar haklıydı. "Gidelim."

Tarık'ın arabaya bindiğini ve bana baktığını hissettiğimde gözlerim kapalıydı ve başımı cama yaslanmıştım. Galiba biraz kırılmıştım.

Zaten her seferinde kırılmam dediğim yerden kırıyorlardı, tekrar tekrar.

Arabayı hareket ettirdiğini hissettim, ardından radyoyu açtı. Çalan şarkı "Yara"ydı. Pek şarkı dinlemezdim ama bu melodiye uzak değildim.

Kendi yaralarıma adadığım sayılı şarkılardan biriydi belki de.

Şarkıya sessizce eşlik ettim akıp giden yolun eşiğinde. Hâlâ kapalı olan gözlerimden bir iki damlanın döküldüğünü hissettim ama kimsenin görmediğini bilmek iyi hissettirdiği için silmedim onları.

"Yaraya gülümsedim her sabah, yarayı önemsedim." Kısık sesimi duyduğunu belirtircesine bana dönen yüzünü cam yansımasından fark ettim. Fakat susmadan sözlere devam ettim. "Yarayı hazırladım gözlere, yarayı temizledim." Ne kadar yaralı olduğumu belki de ilk defa bu kadar açık söyledim onlardan birine. Bir şarkı eşliğinde olsa da duygularımı ifade etmek iyi hissettirmişti.

"Özür dilerim." Daha samimi bir özür döküldü bu sefer dudaklarından. "Seni kırdığım her söz için, yaralarını sarmak yerine yenisi açtığım için özür dilerim." İlk defa sakince konuşuyordu benimle, biraz kaba bir kişiliği vardı ve şimdiye kadar onu bana göstermekten hiç çekinmemişti. "Ben nazik bir adam değilim ama sen benim kız kardeşimsin ve kalbini kırdığım için gerçekten özür dilerim, Peyda."

Cevap vermedim.

"Cevap vermeni beklemiyorum, affetmeni istemiyorum ama üzgün olduğumu bil olur mu? Ve senin abin olduğumu sana hissettirmek için her şeyi yapacağımı unutma." Bir eli çekimgence çeneme uzandığında hafifçe okşamış ve "Kedi gibisin." diyerek kendince belki de beni tatlı bulmuştu.

"Kedileri sever misin?" diye sorduğum soruya şaşırmış gibiydi. Ben de neden sorduğumu bilmiyordum ya, neyse.

"Severim," Kırmızı ışıkta durduğumuzda bakışları bana döndü ve tekrar etti. "Ama onlar beni pek sevmezler sanırım."

Yüzümü buruşturdum. "Seni kim sevsin be! Kesin onlara da mama vermeden önce tehdit ediyorsundur."

"Artık tehdit yok, rica var." dediğinde masum çıkan sesine güldüm ve başımı geri yasladım cama. Yağmur damlaları sanki yüzüme vuruyormuş gibi hissediyordum böylece.

Kasım ayının son günleri hep böyle yağmurluydu.

Üşüdüğümü hissettim bir an ve kollarımı bedenime sardım. "Üşüdün mü?" diye sordu. Cevap vermedim, yine.

Bunun yerine klimayı daha fazla açtı ve arka koltuktaki ceketini aldı müsait bir anda. Birkaç dakika sonra ise durduğunda eve geldiğimizi sanmıştım ki sahil kenarında durduğumuzu fark ettim.

"Neden buraya geldik?" Bana cevap vermedi ve aşağıya indi. Elini başına siper ederek sahil kenarındaki bir kafeye girdi. Bir iki dakika sonra ise elinde iki tane karton bardak vardı. Bu sefer koşarak değil de daha dikkatli geldiğinde kapıyı aralamamı işaret etti. İki eli de dolu olduğu için onu zorlamadan kapıyı açtım.

"Kahve sever misin bilemedim bu yüzden çay aldım." Bir bardağı bana uzattığında devam etti. "Amaç, içimiz ısınsın."

Bardağı elinden almadan önce "İçine zehir falan katmadın değil mi?" diye sormadan edemedim. Bozulan yüz ifadesinden zevk alıyordum.

"Yok, müshil kattım." demesiyle bardağı kendimden uzaklaştırdım. Bana bıkkınca bakıp elimdeki bardakla kendi bardağını değiştirdi ve bir yudum aldı bardaktan.

Gülümseyerek baş parmağımı kaldırarak onu onayladığımda "Teşekkürler, artık içebilirim." dedim gıcığına gitmek için. Onun ise hoşuna gitmiş gibi daha yeni yaptığı şeyi tekrar yaptı ve çenemin altını okşadı bir kediymişim gibi.

İkimiz de yağmurlu havaya ve denize karşılık arabanın içinde çayımızı içiyorduk. Çay alması iyi olmuştu çünkü şu an kahveyi içebileceğimi sanmıyordum. Genelde soğuk kahveleri tercih ettiğim için çay daha sıcak hissettiriyordu. Ve de evde gibi...

Annem çok içerdi çayı. Koyu koyu içerdi, zehir içer sanırdım bazen. Ben daha açık severdim de onun için kopkoyu çay içerdim, beni hatırlasın diye. Beni sevsin diye. Beni kızı bilsin diye. Beni ölen kızının yerine koyabilsin diye.

Beni tekrar Çiçek'im diyerek sevsin diye...

"Daldın gittin," Denizin üzerinde olan bakışları bana döndüğünde ben de onun sözleriyle irkilen bedenimi ona doğru çevirmiştim. "iyi misin?"

"Bu soruyu hiç sevmem biliyor musun?"

"Neden," diye sordu. "Hep kötü hissettiğin için mi?"

"Yok." dedim o harfini biraz uzatarak kendimce 'öyle bir niyetim yok' demek istemiştim. "İnsanlar kötü olduğumu gördükleri halde sormaya devam ettikleri için."

"İyi de kötü değilsin ki, sadece biraz kalbin kırık." Bakışlarımı ona çevirdiğimde histerikçe güldüm. Sadece "biraz" kalbim mi kırıktı?

"Karnımda bir bıçak yarası, kollarımda ise onlarca yanık var. Belki hayatım boyunca hiç kendi ailem olamayacak, belki de bunun hayalini dahi kuramadan öleceğim. Yalnız doğmadım, Mert ile aynı anda doğmuşuz güya ama o kadar yalnız yaşadım ki." İç çektim, ister sitemez duruldum. Bakışlarımı geri denize çevirdim ve dolan gözlerimin arasında çayımdan bir yudum aldım. "Ki bu yalnızlık da değildi, kimsesizlikti. Benim kimsem yoktu ve her daim kendi kendime yaşamayı öğrenmiştim. Şimdi ise etrafımda beni affet diye gezen onlarca kalp kırıklıkları var."

"O kalp kırıklıkları biziz değil mi?"

"Sadece siz değil. Orada sizden başka onlarcası var."

"Mesela?"

Zihnim birkaç anıyı hatırladı, zaten hiç unutmuyordu. "Mesela babam, Cüneyt Zalim, bir Zalim olup bir Cüneyt olan o adam. Küçücük bir çocukken onun delirdiğini düşünürdüm, büyüdüğümde haklı olduğumu bilmek hep acıttı. Annem var sonra, Narin Zalim. Onun biricik kızı Çiçek olmaya çalıştım yıllarca, Peyda olmaya vaktim kalmadı bile. Şimdi Ceyda'yı suçlayamıyorsam tüm sebebi benim de onun kızının yerine geçmek istememdi."

"Çiçek, onların ölen kızı mı?" Çiçek'i nereden tanıdığını sorgulamadım. Boğazıma kadar doluydum bugün.

"Ta kendisi." Dolan gözlerimden akan sıcak yaşı elimin tersiyle silmek istedim ama benden önce Tarık sildi o yaşı. "Yıllarca ama yıllarca beni doğmadan ölen kızları yerine koysunlar diye yapmadığım şey kalmadı. Annemin aklı bir gidip gelirken bazen beni kızı sanardı, o anlar hayatımın en mutlu anlarıydı sanırım." Gülümsedim. "Ama hiçbir zaman onun biricik kızı olamadım. Şimdi Nazlı Hanım'a kızıyorsam sebebi de budur galiba. Annem beni ölen kızı yerine koyamadı, kızını unutamadı ama Nazlı Hanım beni gayet güzel unuttu ve Ceyda'yı yerime koydu. Yıllarca bir anne zaten kızını unutamaz, annen bu yüzden seni onun yerine koymuyor diye teselli ettim ben kendimi. Şimdi ise bunun aslında ne kadar kolay olduğunu, sevilmeye değer biri olmadığım için sevilmediğimi anladım."

Sesim bir fısıltı gibi çıkıyordu, daha kendime itiraf edemediğim şeyleri hem kırgın hem de kızgın olduğum ve tanımadığım birine anlatıyordum. Biyolojik olarak abim olsa da onu gerçekten hiç tanımıyordum.

Aslında Alaton Ailesinin hepsinin sadece kötü taraflarını görmüştüm. Onlar da benim hep üzgün tarafımı görmüşlerdi muhtemelen. Belki bir gün iki taraf da birbirine gülümserdi ve böylece birbirimizi az da olsa tanımış olurduk.

Belki içimdeki intikam ateşi o zaman az da olsa sönerdi çünkü yanmaya devam ettiği her saniye beni de peşinden yakıyordu. İçten kül olmaya başlıyordum.

"Ceyda bizim kardeşimiz," dedi, ıssız sesiyle. "Ama sen de öylesin." diye ekledi, bu bir teselli miydi yoksa gerçekten öyle mi söylüyor sorgulamadım. "Annem ise Ceyda'ya takıntılı biri, seni normal seviyor ama onu hastalıklı."

Beni sevdiğinden emin değildim ama Ceyda'yı hastalıklı da olsa sevdiği belliydi.

"Neden hastalıklı?" diye sordum, cevabı merak etmesem de.

"Çünkü Ceyda o dönem onun tek çıkış yoluydu." dedi, başka bir şey demedi. Ben de demesini istemedim zaten.

Beraber sustuk, sessizliğimiz bozulana kadar.

Bir telefon çalıyordu, zil sesine bakılırsa benim telefonumdu.

"Çikita Muz mu, gerçekten mi?" diye sormasıyla telefon müziğimi değiştiren Sidar'a küfür etme işini sonraya bırakarak güldüm.

Telefonu elime aldığımda arayanın Zahir olduğunu fark ettiğimde gülümsemem yüzüme dağıldı, aynı zamanda utancın verdiği yanak kızarıklığı da.

Bugün kalbim hiç atmadığı ve de atamayacağı kadar hızlı atmıştı sanırım onun yanında. O anları hatırlamak yine aynı etkiyi yaratmıştı kalbimde.

Zahir'in çekim alanına girmek ve orada bir saniyeden fazla kalmak tüm sistemimi işgal etmişti sanki. O okul koridorunda kalbimin bana lanet ettiğini dahi hissetmiştim.

"Açmayacak mısın?" Tarık'ın sesi beni kendime getirirken hafifçe öksürdüm ve ardından telefonu açtım.

"Alo, Zahir." Zahir dememle Tarık'ın bakışları bana dönmüştü.

"Peyda, Cihan öğrenmiş." Babasının adını duymasıyla kaşları çatılan Tarık'ın yanında konuşmayacağımı anladığımda elimle dışarıyı gösterip bir dakika işareti yapmıştım. Allah'tan anlayışla karşılayıp sorgulamamıştı.

Dışarı çıkınca verdim tepkimi. "Neyi öğrenmiş?"

"Cavit'in varisinin kendisi olmadığını öğrenmiş." Nefes nefese konuşuyordu benimle. Yağmur ve gök gürültüsünün sesini ve de su birikintilerine bastıkça çıkan o sesi duyabiliyordum.

"Benim olduğumu öğrenmiş mi peki?"

"Hayır ama sıkıntımız o değil zaten!" demesiyle kaşlarımı çattım.

"İyi de ne o zaman?"

Durduğunu hissettim, yarım dakika kadar nefeslerini düzene soktu. Ardından "Cihan, Cavit'i öldürmeye gidiyor." dedi ve ekledi. "Ölmesi iyi olsun diyeceksin ama değil!"

"Neden değil, ölsün işte!" Ben duygusuz değildim ama Cavit bana o kadar acı çektirmişti ve çektirmeye devam da ediyordu ki ona karşı vicdanım sızlayamayacak kadar kördü.

Yıllarca beni büyütmüştü belki de ama o kadar erken büyümüştüm ki onun yüzünden çocukluğumun neredeyse her sayfası kayıptı.

"Peyda sence Cihan bu adamı neden öldürmüyordu bunca zaman?" Bunu ben de çok sorgulamıştım ama insanın babasını öldürmesi kolay değil demek ki deyip geçmiştim. Ama sanırım şimdi cevap çok açıktı.

Bariz bir jeton düşmesi yaşayınca bir elimi dudaklarıma kapatarak şaşkınlıkla "Çünkü Cavit ölürse, onun yerine kendisinin geçeceğini düşünüyordu." dedim zar zor.

"Aynen öyle, şimdi ise nereden öğrendiyse varisin kendisinin olmadığını öğrenmiş ve Cavit'i öldürmeye gidiyor." Onun sesini ilk defa korkarken duyuyordum. Benim için çıkılmaz bir yola girmemizden korkuyordu sanırım.

Aynı korku benim de sesime bulaştı. "Anlamıyorum Zahir, bu adam eninde sonunda ölmeyecek mi zaten?" Etrafına baktım, kimsenin beni duymadığından emin olduktan sonra devam ettim. "Ben eninde sonunda onun yerine geçmeyecek miyim?"

Ofladı, derin bir nefes verdi ve çaresizce "Senin için, bu belgenin feshedilmesi için uğraşıyordum, uğraşıyorduk birkaç gündür." dedi ve ekledi. "Son çıkış kapımızdı."

"Onu engellememiz gerekiyor." Dedim kelimeler dilimden zorla düşerken.

"Evet, Cihan oraya varamadan bizim gitmemiz lazım."

"Tamam," dedim. "Cavit şu an nerede?"

"Alatonların gizli sığınağında, yerini en iyi senin bildiğini biliyorum."

Göremese de başımı salladım ve telefonu kapatarak hızla arabaya geri bindim. Kapıyı çarparak kapatmamla Tarık'ın bakışlarını üzerime çekmiştim.

Tek kelime etmeden telefonumdan bir konumu açtım ve ona gösterdim. "Tarık, beni buraya götürebilir misin?"

Şüpheyle karışık merakıyla bana baktı ve ardından güvenmeyi seçmiş gibi "Tamam, navigasyonu kapatabilirsin. Burayı biliyorum." dedi ve araba hareket etmeye başladı.

〰️〰️〰️

Geldiğimiz yer bir ormandı. Ağaçların arasında koşarak yürürken görüdüğüm tanıdık tek katlı tahta ev ile adımların bir anlık duraksasa da devam ettim.

Kapının önüne geldiğimde içeriye girmek için kanımı akıtmam gerektiğini biliyordum. Cebimdeki çakıyı çıkartıp avcumun içine küçük bir kesik attığımda kesikten akan kanı kapının aralığına damlattım.

Açılan kapıyı hızlıca ittirerek içeriye girdiğimde hızlıca yerin altına inen merdivenlere yöneldim. Arkamdan Tarık'ın geldiğini hissediyordum. Beni korumak için önüme geçmek istemişti ama burayı ondan daha iyi bildiğim için izin vermemiştim.

Burası annemle yaşadığımız küçük evimizdi. Altındaki mahzeni gizlemek için yıllarca burda yaşamıştık annemle. Bir ormanın içindeydi ve girişe çok yakındı fakat geceleri çok korkunç olurdu.

Cihan Bey buraya girerken benim çocukluğumun burada geçtiğini biliyor muydu acaba?

Evet, onun içeride olduğunu biliyordum. Kapının kenarında gördüğüm kan ona aitti çünkü ne ben ne de Cavit, biz kanımızı bu kadar hoyrat akıtıp etrafa saçmazdık. Onun kanı ise beraberinde merdivenlere bile akmıştı.

Aşağıya indiğimde burada bulunmanın hissi bile sabah heyecanla atan kalbimi korkuyla çarptırmıştı.

Derin bir nefes aldım ve bir iki adım daha attım mahzene doğru.

O sırada iki el silah sesi yankılandı mahzende.

Bu iki el silah sesi, beni karanlığa bağlayacak ipin ta kendisiydi.

O ip boynuma dolanıp beni boğmadan da kurtulamayacaktım bu haksız esaretimden.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.