Kapımın önünde duran kargaya bir süre boş boş baktıktan sonra iç çektim. Aferin Corinne, kıza gidip sokak ortasında tehdit savurdun, o da sana adrese teslim gül yolladı. Eğilip gagasında tuttuğu siyah gülü aldım, gülü elimde çevirip incelerken “Dükkanda daha kalitelisini bulurdum ben. Bu ne böyle kağıt gibi.” diye söylendim. Pembe kurdeleli karga gakladı ve kanatlarını çırparak havalandı ardından gökyüzünde gözden kayboldu. Diğer tüm kargalar da onu takip etti, hepsinin aynı anda kanat çırpış sesi kulaklarımı kanatmaya yetmişti. Evin kapısını açıp içeriye girdiğimde siyah gülü masanın üzerine bıraktım. O pembe bir gül değil… siyah bir gül bu yüzden ertesi güne cesedim çıkmaz diye düşünüyorum. Masanın üzerindeki siyah güle sanki her an patlayacak bir bombaymış gibi ters ters bakmaya devam ettim. Gülün canlanıp bana saldırmayacağından emin olduktan sonra odama gidip yatağımın üzerinde ki deri kaplı not defterimi aldım ve yazı yazmaya başladım: Pisoie tek çalışmıyor ve başından beri ondan şüphelendiğimi biliyordu bilmiyorsada şimdi biliyor bunu bilmek ile beraber evimin adresini de biliyor ve bana siyah gül getirdi… karga aracılığıyla. Kargalar ile bir bağlantısı var, boynunda pembe kurdele olan bir karga gördüm. Not defterini sertçe kapattım. Bugün yapacak başka bir işim yok bu yüzden uyuyup dinlenebilirim.
O gece gözüme zerre uyku girmedi. Dışarıdaki en ufak rüzgar sesinde, pencereye çarpan her yaprakta Corinne olarak ruhumu teslim edecek gibi oldum. Ciddi anlamda. Ama sabahın ilk ışıkları sokağa vurduğunda hala hayattaydım. Demek ki siyah gül doğrudan infaz anlamına gelmiyordu... Tabi sonrasında ölürsem orası farklı. Salona geçip koltuktaki kumandayı aldım ve televizyonu açtım. Karşıma çıkan ilk kanal bir haber kanalıydı. Spiker, dört polisin evlerinde ölü bulunduğunu anons ediyordu. Şaşırmadım. Hatta içten içe beklediğim bir şeydi bu. O gece pembe gülü incelemek için karakola götürmüşlerdi. Ama garip olan şuydu; gülü karakola götüren bir polisti. Neden dört ölü var? “Diğerleri de merak edip eline aldı tabii...” diye mırıldandım. Bu da şunu gösteriyordu: O pembe güle sadece dokunmak ölmek için yeterliydi. Bakışlarım istemsizce masanın üzerindeki siyah güle kaydı. Dün o gülü karganın gagasından elimle almıştım. Eğer o güller dokunan herkesi öldürüyorsa benim de sabah uyanmamam gerekmiyor mu? “Rengi siyah olduğu için mi?” diye fısıldadım kendi kendime. Yani bir renk farkı ölüp ölmeyeceğini mi belirliyor? Şuan için mantıklı bir cevabım yoktu. Ama bu durum bana daha bir sürü farklı renkte gülün olabileceğini düşündürdü. Belki de gül renkleri, o gülü alan kişinin ne yaşayacağını belirliyordur. Derin bir iç çekip yerimden kalktım ve üzerime bol siyah hırkamı geçirdim. Mat siyah kulaklığımı boynuma takıp dışarı çıktım. Evde oturup tavanı izleyerek varoluşsal kriz geçirmektense olay yerine gidip kafamı dağıtmak daha iyi bir fikirdi. Olayın başladığı o ara sokağa yani kadının iz bırakmadan kaybolduğu yere tekrar bakmalıyım. Sokaklar her zamanki gibi kasvetli ve sakindi. Olay yerine vardığımda sarı polis şeritlerinin bile sökülüp atıldığını gördüm. Bu da demek oluyordu ki polisler olayı çoktan rafa kaldırmıştı. Muhtemelen üst makamlar bunu birilerinin yaptığı saçma bir şaka diye geçiştirip dosyayı kapatmıştı. Zaten o moruk dedektiften ve ekibinden aksi bir performans beklemek fazla iyimserlik olurdu. İlk bakışta görünürde hiçbir şey yoktu. Yine de duvar diplerine, kaldırım kenarlarına bakmaya devam ettim. Gözden kaçan küçücük bir iz bile işime yarayabilirdi. Tam eğilip asfaltın üzerindeki o belirsiz lekeye daha yakından bakacaktım ki arkamdan son derece sakin ve yumuşak bir ses yükseldi: “Orada bir şey bulabileceğini sanmıyorum.” Hızla arkamı döndüğümde bunun genç bir kız olduğunu gördüm. Siyah saçlarını kalın bir örgü yapıp omzundan aşağı bırakmış, üzerine çiftlikten yeni kaçmış gibi duran otantik bir kıyafet giymişti. Ayağındaki deri botlar ve koyu mavi renkli gözleriyle masum bir kasaba kızı izlenimi veriyordu… ben kasabalardan da nefret ederim. “Sen de kimsin?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Babanın mülkünden yeni mi kaçtın?” Kız hafifçe gülümsedi. Hiç de öyle lafımı üzerine alınmış veya bozulmuş gibi durmuyordu. “Adım Lorelei,” dedi yumuşak bir ses tonuyla. Lorelei mi? İsme bak. Kız resmen 'Ben 18. yüzyıl romantik edebiyat kitabından fırladım ve şu an çiftlikte tereyağı yapıyorum' diye bağırıyor… “Ve hayır, bir yerden falan kaçmadım. Ben de seninle aynı şeyin peşindeyim.” diye devam etti. “Aynı şey?” dedim ellerimi bol hırkamın ceplerine daha da derinlemesine sokarken. "Ne yani, sen de mi burada yere düşen bozuk paraları topluyorsun?” dedim anlamamazlıktan gelerek. “Ben de o pembe elbiseli kızın peşindeyim,” dedi gözlerini bir saniye bile kırpmadan. “Ve o tuhaf gülleri… Günlerdir o kızı takip ediyorum . Tek başıma ne yapacağımı bilemedim. Onun peşinde olan tek kişinin ben olmadığını görünce seninle konuşmak istedim.” dedi. “Daha acemisin yani? Ben o kızı aylardır takip ediyorum ayrıca senin aksine ben ne yapacağımı biliyorum.” dedim. Lorelei kıkırdadı. Gerçekten kıkırdadı. “O kadar da değil, bildiğim şeyler var.” Normalde yerin dibine gömmeye devam ederdim ama bu sözü biraz insan gibi davranmama yetmişti. “Ne mesela?” dedim, Lorelei bunu duyunca sanki dünya kupasını kazanmış gibi gözleri parladı ve en başından beri anlatmak istiyormuş gibi sabırsız bir ses tonuyla anlatmaya başladı: “O kızın yaşadığı yeri biliyorum, şehrin öteki ucundaki terk edilmiş eski bir tren vagonunda yaşıyor. Onu birkaç gün önce gece vakti oraya girerken gördüm.” Söylediği şeyler ilgimi çekmedi değil, ama hemen gardımı indiremem. Bu benlik değil. Şehrin öteki ucunda tren mi var?” dedim tek kaşımı kaldırarak, evet anlamında başını salladı. Zihnimde şehrin haritasını hızlıca taradım. Doğru ya... Yıllar önce kapatılan eski iplik fabrikasının arkasındaki paslı yük hattı duruyordu. Belediyenin 'hurda' diye kaldırmaya bile üşendiği o içi boşaltılmış vagonlardan bahsediyor olmalıydı.
“Ayrıca bir kere oraya girdi diye orada yaşadığı anlamına gelmiyor,” diye ekledim. Lorelei bu söylediğimi duymamış gibi “İstersen seni oraya götürebilirim, yerini ezberlerdim illa ki bir ipucu buluruz.” dedi. İçimden bir ses bu örgülü çiftlik kızına zerre güvenmemem gerektiğini bas bas bağırıyordu. Şehrin öteki ucu demek, iki otobüs aktarması ve saatler sürecek yorucu bir yolculuk demekti. Üstelik boş bir tren vagonunda o peri kızına dair ipucu yerine sadece paslı çiviler ve toz bulma ihtimalim oldukça yüksekti. Ama diğer taraftan… şuan yapabileceğim en iyi şey buymuş gibi geliyor, şuan elimde olan tek ipucu siyah bir güldü ve bu da yeterli değildi. Başka bir seçeneğim olduğunu sanmıyorum. “Pekala,” dedim bıkkın bir iç çekerek. “Gidip bakalım. Ama bak, eğer beni şehrin öbür ucundaki boş bir hurdalığa sürüklüyorsan seni o botlarınla beraber en yakın çöp konteynerine basarım, anlaşıldı mı?” Lorelei tehdidimden hiç korkmamış gibi yüzüne sevecen bir gülümseme takındı. “Anlaştık! Beni takip et.” Birlikte durağa doğru yürümeye başladık. O, sanki bahar pikniğine gidiyormuş gibi neşeli ve hafif adımlarla önümden ilerlerken ben arkasından tip tip bakıyordum. Saçındaki örgü her adımında sağa sola sallanıyordu. Bu kızın böylesine tehlikeli bir mevzuyu adeta bir çocuk oyunuymuş gibi hafife alması hiç normal değil. Hiç tanımadığı birini gözünü kırpmadan saatler sürecek uzun bir yolculuğa çıkarmasından bahsetmiyorum bile. Belki de o tren vagonuna vardığımızda onu orada katledeceğim, nereden biliyor? Ya gerçekten zeka seviyesi bir patatesinkiyle aynı ya da düşündüğümden daha farklı bir şey. İki binanın arasında kalan dar ve karanlık bir sokağa girdiğimizde Lorelei adımlarını aniden hızlandırdı. Önümde neşeyle sekerek ilerlerken sabrımın sınırlarını zorluyordu. “Bana bak,” diye seslendim arkasından, hızlı adımlarla peşine takılırken “Eğer beni bir ritüelde kurban etmeye kalkışırsan, o örgünü yolarım.” dedim.
Evet, uzun bir yürüyüş boyunca tekerleği bulan adamı övdükten sonra sonunda şu hurdalığa ulaştık. En azından gerçekten şehrin öteki ucunda terk edilmiş bir tren varmış. İkimiz de trene yaklaştığımızda Lorelei adımlarını yavaşlatıp geri çekildi ve kapıyı benim açmamı bekler gibi durdu. “Köpeğin önüne ekmek atar gibi öne atıyorsun beni yani?” diye söylendim. Yine de kapı koluna uzanıp paslı kapıyı yavaşça araladım. Vagonun içi ilk bakışta bomboş görünüyordu. Daha detaylı bakmak için içeriye adım attığımda Lorelei da hemen arkamdan girdi. “Bak,” deyip yeri gösterdi. Kafamı eğip baktığımda tozlu tahtaların üzerinde kurumuş pembe gül yaprakları duruyordu. “Bunlar o kızın gülleri, yaprakları yere düşmüş,” dedi Lorelei sabırsızlıkla. Eğilip yapraklara daha yakından baktım. O bilindik, yapay şeker kokusu burnuma geliyordu. Gerçekten onun gülleriydi. Ama kafama yatmayan bir tuhaflık vardı. “Bu mantıklı değil,” dedim sessizce. Lorelei ne demek istediğimi anlamayarak, “Ne?” dedi. “Pisoie ile sokakta çarpıştığım an gülleri sertçe yere düşmesine rağmen tek bir yaprak bile kopmamıştı. Bu güllerin durduk yere yaprak dökmesi imkânsız gibi.” Daha çok kendi kendimle konuşuyor gibiydim. Ayağa kalktığımda Lorelei’ın gözle görülür şekilde gerildiğini fark ettim. “Belki... belki de bilerek koparmıştır?” dedi. “Neden durduk yere böyle bir şey yapsın ki?” dedim tek kaşımı kaldırarak. Lorelei sanki burada daha fazla durmak istemiyormuş gibi huzursuzca etrafına bakındı. “Her neyse, şu an bir yerlerde gül dağıtıyor olmalı ama her an buraya gelebilir. Hadi gidelim.” Vagondan dışarı çıkmaya yeltendiğinde onu pek yargılamadan ben de hemen arkasından çıktım. Tam kapı eşiğinde aramızdaki mesafe bir anlığına azalınca, burnuma hafif ama net bir deniz kokusu geldi. İkimizde vagondan çıktığımızda birbirimize bir şey demeden doğrudan şehre doğru yola çıktık. Yol boyunca içimden biraz daha tekerleği bulan adamı övdükten sonra nihayet şehir merkezine ulaşmıştık. Lorelei adımlarını yavaşlatıp bana döndü. “Yarın yine buluşalım mı, Corinne?” diye sordu o sevecen tonuyla. “Yani... artık bir nevi ortak sayılırız, değil mi?” Duraksadım. Yalnız çalışmayı seven, insan haşır neşirliğinden zerre hazzetmeyen biriydim. Ama şu aşamada kızın üzerine gidip kartlarımı açık etmek istemiyordum. Oyunu kuralına göre oynamak daha mantıklıydı. “Evet, olur,” dedim bıkkın bir edayla. Lorelei’ın yüzünde güller açtı. “O zaman yarın görüşürüz!” diyerek neşeli adımlarla arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı. Ben de kendi evimin yolunu tutmak üzere adımlayacaktım ki zihnimde aniden çakan bir şimşekle olduğum yerde çakılı kaldım. Hızla arkamı döndüm. “Dur, bekle!” Lorelei durup bana baktı. Yüzünde “Ne oldu?” der gibi hafif şaşkın bir ifade belirdi. “Adımı nereden biliyorsun?” dedim, gözlerimi üzerine dikerek. “Ben sana adımı hiç söylemedim.” Sorum tam kalbinden vurmuştu. Lorelei bir anlığına tamamen sessizleşti. O neşeli, geveze kız gitmiş, yerine ne diyeceğini bilemeyen biri gelmişti. Sanki söylediğim şeyi zihninde yeni tartıyormuş gibi bocaladı. “Ha... şey...” dedi, birkaç saniyelik gergin bir duraksamanın ardından. Zihninde alelacele bir yalan kurguladığı o kadar belliydi ki. “Ben seni ilk gördüğüm gün... amacını daha net anlamak için takip etmiştim. Kafede arkadaşların sana isminle seslenirken duydum. Oradan biliyorum” “Beni takip mi ettin yani?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Sadece amacını anlamak içindi,” dedi, sesine yine o masum havayı katmaya çalışarak. Bir süre yüzüne boş boş baktım. Yalan söylediği o kadar barizdi ki… İlk olarak muhtemelen en son kafeye gittiğim günü söylüyor, o gün bana ismimle seslendiler mi bilmiyorum hafızam o kadar iyi değil… Ama ben onun o gün beni takip etmediğinden eminim. Ama şu an kartlarımı açık edip onu ürkütmenin sırası değildi. Av, avcıyı tespit ettiğini hissettirmemeliydi. “Her neyse,” dedim umursamazca omuz silkeleyerek. “Yarın görüşürüz.” dedim ve onun bir şey söylemesini beklemeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Eve gitmek yerine adımlarımı doğrudan bölge karakoluna doğru kırdım. Zaten evimle karakolun mesafesi alt tarafı iki sokaktı. Karakolun döner kapısından içeri girdiğim an kafamda tek bir plan vardı: Kim denk gelirse ona bodoslama sormak. Hiç öyle arkadan dolanacak, plan yapacak halim yoktu. Nizamiyede elindeki çay bardağıyla önündeki ekrana boş boş bakan ilk memurun masasına iki elimi dayadım. “Dün gece karakola getirilen pembe gül nerede? Bir de şehrin öbür ucundaki o paslı tren vagonundan haberiniz var mı?” “Pardon?” dedi bıkkın bir sesle. Sen kimsin kızım? Ne gülü, ne treni Hadi işine bak, burası resmi kurum, sorgu odası değil.” “Bakın, çok ciddiyim,” dedim pes etmeyerek. “O gül normal bir gül değil. Ayrıca o tren vagonunun içinde-“
“Kızım bak, sabrımı zorlama,” diyerek ayağa kalktı memur. “Seni şimdi dışarı atmadan önce paşa paşa çık şuradan. Zaten sabahtan beri kafamız koptu-“
Sözünü tamamlayamadı.
PAT! Öyle şiddetli bir ses kopmuştu ki karakoldaki herkes bir anlığına yerinde sıçradı. Nizamiyenin hemen arkasındaki devasa cam panele simsiyah bir şey tam ortadan çarpmıştı. Camda hafif bir çatlak oluşurken, çarpan şey süzülerek dışarıdaki betona düştü. Bir kargaydı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken memur derin bir iç çekip küfür gibi bir mırıldanmayla alnını ovdu. “Yine başladı lanet şeyler...” “Yine mi?” dedim gözlerimi camdan ayırmadan. “Sabahtan beri kaçıncı bu!” diye dert yandı memur, az önce beni kovacağını unutmuş gibi. “Kargalar resmen karakola intihar saldırısı düzenliyor.” Cama çarpa çarpa kendilerini telef ettiler. Sanki... sanki içeri girmeye çalışıyorlar.” Zihnimde şimşekler çaktı. Kargalar içeri girmeye çalışıyordu. Çünkü içeride onların istediği bir şey vardı. “Siz...” dedim sesimi alçaltarak. “Geçen gece buraya getirilen o pembe gülü ne yaptınız?” Memur etrafına bakınıp sesini kıstı. Normalde sivil birine sıradan bir bilgiyi bile vermemesi gerekiyordu. Ama sabahtan beri oluşan kaostan bıkmış olacak ki sanki karşısında iş arkadaşı varmış gibi dert yanarak lafı ağzından kaçırıverdi: “O çiçek tam bir baş belası çıktı. Dün gece o gülle temas eden tüm arkadaşlar sabah evlerinde ölü bulununca üst makamlar alarm verdi. Biyolojik ya da kimyasal bir zehir şüphesiyle gülü doğrudan ‘yüksek hayati tehlike’ kategorisine aldılar. Karakolda tutulması riskli görüldüğü için de sabahın köründe özel korumalı muhafazayla orf merkezine götürdüler. Yani ortadan kaldırdılar.” Gülü ortadan kaldırmışlardı. Pisoie’nin “Gülümü orada unuttum, getirebilir misin?” dediği an gözümün önüne geldi. Kendi gülünü karakoldan geri alamayacağını anlayınca... kargalarını salmıştı. O kargalar sadece karga değildi, Pisoie’nin gözü ve kulağıydı. Ve şu an karakolun etrafını sarmış durumdalardı çünkü gülü arıyorlardı. “Harika,” diye mırıldandım geriye doğru bir adım atarken. "Adamlar seri katilin imzasını çöp konteynerine fırlatmış." “Ne diyorsun sen kızım kendi kendine?” dedi memur kuşkula bakarak. “Hiç,” dedim hızla arkamı dönerek. “Aklınızda bulunsun, bir dahaki sefere kargalar camı kırıp içeri girerse, sorumlusu ben değilim. Kolay gelsin!” Memurun arkamdan “Hey! Dur bakayım sen!” diye bağırmasına aldırmadan kendimi karakoldan dışarı attım. Dışarı çıktığımda sokaktaki hayat her zamanki rutininde akıyordu. Tabii karakolun önüne birbiri ardına yığılan ve camlara intihar edercesine çarpan karga sürüsünü saymazsak. Tam adımlarımı sokağın çıkışına doğru yöneltecektim ki, caddenin karşı tarafında, güneş ışığının ulaşamadığı karanlık bir bina kuytusunda duran bir silüet dikkatimi çekti. Buradan görebildiğim kadarıyla tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş, uzun boylu bir adamdı bu. Ve omzunda... bir kuş tünemişti. Gözlerimi kısıp, figüre daha dikkatli baktım. Omzundaki kuş bir kargaydı. Hatta dikkatli bakınca, tüylerinin arasından beliren o tanıdık renk seçiliyordu: Pembelik. Bu, pembe kurdeleli karganın ta kendisiydi. Belki de kargaların sahibi Pisoie değildir?
EK SAHNE (Üçüncü bakış açısından)
Burası şehrin gözden uzak bir köşesinde, kaderine terk edilmiş eski bir apartmanın arka bahçesiydi. Yılların biriktirdiği çöp yığınları, diz boyunu aşan yabani otlar ve kurumuş dallarla dolu bahçe; kasvetli, kirli ve terkedilmiş duruyordu. Bahçenin ortasında, devrilmiş çürük bir odun kütüğünün üzerinde tünemiş simsiyah bir karga duruyordu. Kütüğün hemen önünde ise iki figür vardı: Pisoie ve tepeden tırnağa siyah giyinimli bir adam. Pisoie, bakışlarını kütüğün üzerindeki kuştan ayıramıyordu. Gözlerindeki meraklı parıltıyla kargaya biraz daha yaklaştı ve çocuksu bir hayranlıkla, “Bu karga çok güzel duruyor!” dedi. Adam, bakışlarını kargadan çekmedi. Yüzünde beliren hafif, gizemli bir gülümsemeyle, “Öyle,” dedi sesi pürüzsüz ama soğuktu. “O, diğer tüm kargalarımın başı.” Pisoie bunu duyduğunda gözleri daha da parladı. Kargaya doğru bir adım daha atarak, “O zaman onu diğerlerinden ayıracak özel bir şeyi olmalı,” dedi. Parmaklarının arasında tuttuğu minik, pembe kurdeleyi adama doğru uzatıp gösterdi. Sesine hafif yalvaran, çocuksu bir ton katarak devam etti: “Bunu onun boynuna bağlayabilir miyim? Çok küçük bir şey zaten, varlığını bile hissetmez... Hem onda çok tatlı durur! Adamı ikna etmek için sabırsızlıkla cevabını bekliyordu. Adam onun bu ısrarcı ve heyecanlı tavrına hafifçe güldü. Başını olumlu anlamda sallayarak, “Bağlayabilirsin,” dedi. Pisoie, izni aldığı an sanki büyük bir zafer kazanmış gibi yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Vakit kaybetmeden kargaya yaklaştı ve elimdeki pembe kurdeleyi dikkatlice kuşun siyah tüylerinin arasına, boynuna bağladı.
