İçeriğe geç

Pembe Gül

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Pembe Gül

Bölüm 4

Pembe Kurdeleli Karga

Pisoie ile konuşurken bana “Başıboş olduğumu sanman ne tatlı,” demişti. Demek ki gerçekten yalnız değildi. Ben kargaları doğrudan o kızın kişisel evcil hayvanları sanıyordum. Ama tam karşımda, sokağın karanlık köşesinde duran bu adam… Kargaları asıl yöneten kişi olabilir mi? Bu adam her kimse Pisoie’yi tanıdığı hatta ona yardım ettiği apaçık belli. Baştan sona siyah giyinmiş adam kargasına pembe kurdele bağlayacak değil ya. Adam kendisini fark ettiğimi anladığı an kıpırdamadı bile. Sadece elini hafifçe kaldırıp omzundaki karganın göğsünü okşadı. Ardından adam arkasını dönüp binaların arasındaki o dar, karanlık pasaja doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Karga ise omzundan havalanıp gökyüzünde uçarak onu takip ediyordu. Gitmek ya da gitmemek… Bütün mesele buydu. Aklı başında, hayatta kalma güdüsü olan sıradan bir insan ne yapardı? Arkasını döner, koşarak evine gider, kapısını üç kilit arkasından kilitlerdi. Ama bende bu saydığım özelliklerin hiçbiri yok. “Eğer bu gece ara sokakta cesedim çıkarsa,” dedim kendi kendime bıkkın bir tonla adımlarımı caddenin karşısına kırarken, “Liv’e yemek borcumu ödeyemediğim için çok üzgün olacağım.” Adımlarımı caddenin karşısındaki o tünel gibi karanlık pasaja doğru kırmıştım ki... “Corinne!” Arkamdan gelen o tanıdık, sevecen sesle aniden duraksadım. Bıkkınlıkla gözlerimi devirip arkamı döndüğümde, Lorelei tam karşımda duruyordu. Sanki az önce şehir merkezinde benden ayrılan kız o değilmiş gibi gayet nefes nefese bir halde yüzüme bakıyordu. Buraya yetişmek için koştu mu? “Sen…” dedim. “Beni mi takip ediyorsun? Yarın buluşacağız diye anlaşmamış mıydık biz?” Lorelei hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki gerginlik gözümden kaçmadı. Bakışları kısa bir anlığına benim arkamdaki o karanlık pasaja, ardından gökyüzünde süzülen kargaya kaydı. “Şey… hayır, takip etmiyordum,” dedi hızlıca. “Otobüs durağına doğru yürürken seni karakolun önünde gördüm. Sonra... sonra birden karşıya geçip bu karanlık ara sokağa doğru yürüdüğünü görünce endişelendim. Oraya girmemelisin Corinne.” Gözlerimi kısıp üstüne doğru bir adım attım. “Nedenmiş o? Nereden biliyorsun oraya girmemem gerektiğini? Yoksa pasajın içindeki siyahlı adamla kargaları senin tanıdığın birileri mi?” Lorelei bu sorum karşısında bir an donakaldı. “Siyahlı adam mı? Ne adamı?" dedi geveleyerek. "Ben adam falan görmedim. Sadece... orası tekinsiz bir yer, yani bu saatte tek başına o karanlığa girmek tehlikeli. Mantıklı davranmıyorsun.” “Benim mantıklı davranıp davranmadığım seni hiç ilgilendirmez,” dedim bıkkın bir edayla. “Ayrıca otobüs durağı tam aksi yönde. Beni takip etmediysen caddenin bu tarafında ne işin var?” Lorelei bir an verecek cevap bulamadı. Koyu mavi göz bebekleri bir saniyeliğine genişleyip tüm gözünü kaplayacak kadar karardı, sonra hızla eski haline döndü. Gözlerimi ovuşturmamak için kendimi zor tuttum. Yorgunluktan halüsinasyon görmüyorsam, az önce bu kızın gözlerinde resmen insan anatomisine aykırı bir şey oldu. Gerildim. Ona bakmamak için başımı arkadaki pasaja doğru çevirdiğimde o siyahlı adamdan eser yoktu, gökyüzünde uçan kargada artık gözükmüyordu. Fırsat kaçmıştı. Ama bu kıza hesap sormaya devam edersem hiçte hoş şeyler olmayacak gibi geliyor. Bakışlarımı yeniden Lorelei’a diktim. Dudaklarında hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar soğuk bir tebessüm vardı. Soğuk bir ses tonuyla, “Aslan ceylanı avladığında katil olmaz çünkü bu doğanın kanunu. Sen de böyle düşünüyorsun, değil mi?” diye sordu. Neden birdenbire böyle bir soru sorduğunu anlamadım, zaten soru da saçmaydı. Ne alakası vardı şimdi? Yine de sakince, “Evet,” dedim. Lorelei kıkırdadı. Ama bu seferki kıkırdama neşeli bir genç kızın değil, doğrudan karşıdakiyle dalga geçen birinin sesiydi. “Hiç sanmıyorum,” diye fısıldadı. Bu zamana kadar bana yardım etmek isteyen o neşeli kızdan eser yoktu. Ne oldu bu kıza bir anda, bir havalara girdi sanki. İç çekip, “Her neyse,” dedim. “Sonra görüşürüz.” Görüşmeyiz umarım. Bunu dedikten sonra Lorelei yüzüme boş bir ifadeyle bakıp hiçbir şey söylemeden uzaklaşmaya başladı. Bu kızın neyi var böyle? Daha az önce neşeli ve sevecen kız değil miydi bu? Ama bunlardan daha önemlisi, onun yüzünden adamı takip etme fırsatımın kaçmış olması. Bilerek yaptığına adım gibi eminim, benle konuşurken bir adamın gittiği yere birde havadaki kargaya bakıyordu. Onların uzaklaştığına emin olmaya çalışıyordu. Ama şimdilik hiçbir şey farketmemiş gibi davranacağım. Madem adamı takip edemedim o zaman onu takip ederim. Harekete geçip Lorelei’in gittiği tarafa doğru yürümeye başladım, olabildiğince sessiz yürümeye çalışıyordum. Onu bulduğumda eski bir apartmana girdiğini gördüm. Apartmanda kimse yaşamıyor gibi duruyordu, terk edilmişti. Böyle bir apartmanda ne yapacak ki? Kirası yok diye buraya mı yerleşmiş? Sessiz adımlarla apartmana doğru yaklaştım. Hala orada olabileceği ihtimaline karşı giriş kapısının yanında gözükmeyecek şekilde durdum ve içerideki sesleri dinlemeye başladım. Biri isyan edermişcesine “Onu daha fazla idare etmek istemiyorum!” dedi. Bu ses Lorelei’e aitti. Neyden bahsediyor o? Başka biri sakin bir ses tonuyla “Ciddi misin? Daha bir gün bile olmadı.” dedi. Bu ses… Pisoie? Ben duyduğum bu cümleleri zihnimde bir yere oturtmaya çalışırken, arkadan buraya doğru yaklaşan ağır adım sesleriyle irkildim. Biri apartmana geliyordu. Kalbim aniden hızlanırken ses çıkarmamaya özen göstererek hızla girişten uzaklaştım. Apartmanın yan duvarından hızlı adımlarla yürüyerek arka tarafa geçtim. Arka taraf bir bahçeydi, bakımsız ve kirli bir bahçeydi. Adımların sahibi tam kapının önünde durdu. Paslanmış ağır demir kapının, menteşelerinden çıkan kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla içeriye doğru açıldığını duydum. Gelen kişinin içeri adım attığından emin olmak için birkaç saniye bekledim. Ardından, sessiz adımlarla yeniden apartman girişine doğru süzüldüm. Bu kez kapının hemen dibine sokulmayacak kadar temkinliydim. Aramızda güvenli bir mesafe bırakmış, vücudumu her an arkadaki karanlık kavisli sokağa doğru kaçmaya hazır bir pozisyonda tutuyordum. Eğer içerideki üçlüden biri aniden dışarı fırlarsa, kendimi anında sokağa doğru koşarken bulabilirdim. Lorelei iç çekip “Kargalara fısıldayan adam geldi…” dedi, şikayetçi bir ses tonuyla “Seni koruyayım diye işi elime yüzüme bulaştırdım.” dedi. Adam bu dediğini komik bulmuş gibi güldü ve “Kargalarımdan biri kızın penceresinin önündeydi. Şehirdeki adımlarını tek tek izliyorum. Kız karakolun önünde beni fark etti. Senin müdahalen olmasa, pasajın ortasında karşı karşıya gelecektik.” dedi, “E ne güzel işte! Onu engelledim!” dedi Lorelei. “Engellemedin, merakını iki katına çıkardın. Kargalarımın gözünden gördüm; kız gitmek yerine doğrudan arkandan geldi. Şu an bu sokakta bile olabilir.” Bu sözleri duyduğum an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Ensemdeki tüyler diken diken oldu. Bu adam karga mı? Nasıl karganın gözünden bakmış şizofren mi bunlar? Yakalanmanın soğuk ürpertisi sırtımdan aşağı kayarken nefesimi ciğerlerime hapsettim. Pisoie hafif bir iç çekişle, “Siz çocuk gibi tartışmaya devam edin,” dedi umursamaz bir tonla. “Benim çıkıp gül dağıtmam gerek, yoksa bu akşam aç kalacağım.” Topuk seslerinin kapıya doğru yaklaştığını duyduğum an düşünmeyi bıraktım. Bedenim refleks olarak harekete geçti. Parmak uçlarımda, tek bir çakıl taşını bile kaydırmamaya gayret göstererek arka bahçeye doğru süzüldüm. Çalılıkların ve yıkıntıların arasından ana sokağa doğru sessiz ama seri adımlarla koşmaya başladım. Kendimi ana caddenin ortasında bulana kadar durmadım. Soluk soluğa, bulduğum ilk otobüs durağının bankına çöküp az önce yaşanan saçmalıkları zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Lorelei’ın Pisoie ile iş birliği yapması ve bana yalan söylemesi zaten şüphelendiğim bir şeydi, şaşırmamıştım. Ama o siyahlı adam… Bir insan bir karganın gözünden nasıl bakabilirdi ki? Şizofreninin yeni bir boyutu falan mıydı bu? Ya Pisoie? “Aç kalacağım,”derken neyi kastediyordu? Bir grup akıl hastasının fantezilerine malzeme oluyordum sanki. Ya da daha kötüsü… söyledikleri her şey gerçekti. Otobüs durağının bankından kalkıp adımlarımı kendi sokağıma kırdım. Yol boyunca zihnimi toparlamaya çalıştım. Saçmalık. Tamamen saçmalık! Karganın gözünden bakmak ne demekti ya? Şehirdeki bütün kaçıklar toplanmış, kendilerine tarikat gibi bir kulüp kurmuştu herhalde. Biri gül dağıtmazsa aç kalacağını sanıyor, diğeri kuşlarla telepatik bağ kurduğunu zannediyordu. Bir de çıkıp gül dağıtacakmış... Kesin toplu delirme vakası. Evimin önüne geldiğimde anahtarı kilitte iki kez çevirip kapıyı arkamdan kilitledim. En azından buradaydım. Kendi normal, sıkıcı ve delilerden uzak dünyamda. Odama geçip çalışma masama doğru yürüdüm. Kulaklığımı masadan alıp boynuma geçirdim. Tam sandalyeye çökecektim ki... pencerenin dışından gelen hafif bir tıkırtıyla donakaldım. Tık. Tık. Yavaşça başımı pencereye doğru çevirdim. Pencere pervazının üzerinde, cılız sokak lambasının ışığında simsiyah bir karga duruyordu. Bu karga pembe kurdeleli kargaydı, artık tanıdığım oldu kendisi. Karga başını hafifçe yana yatırmış, kırpılmayan gözlerini doğrudan bana dikmişti. Gözlerimi devirip bıkkın bir iç çektim. Perdeyi çat diye karganın yüzüne kapatırken “Kuşa bile pembe kurdele takıp mahalleye salmışlar. Tımarhane kaçkınları...” diye mırıldandım. Masama geçip bilgisayarın kapağını açtım. Ekranın ışığı yüzüme vururken arama motorunu açtım ve klavyede hızlı adımlarla yazmaya başladım:

Şizofreni hastalarıyla nasıl iletişim kurulur? Nasıl davranılmalıdır?

Arama sonuçlarına bakarken kollarımı göğsümde birleştirdim. Madem bu deliler yarın yine etrafımda dolanacaktı, en azından kriz yönetimi yapmayı öğrensem iyi olacaktı.

EK SAHNE (Üçüncü bakış açısından)

Terk edilmiş apartmanın karanlık odasında derin bir sessizlik hakimdir. Siyah giyinimli adam, odanın köşesindeki tahta sandalyede gözleri kapalı, adeta derin bir trans halindeydi. Tam karşısında duran Pisoie ve Lorelei, fısıltı çıkarmaya bile korkarak adamın uyanmasını bekliyordu. Her iki kızın da gözlerinde sabırsız ve meraklı bir ifade vardı. Aniden adamın göz kapakları titredi ve gözlerini açtı. Zihnini bağladığı karganın görüş alanından çıkmanın yarattığı hafif bir baş dönmesiyle oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Lorelei dayanamayıp öne doğru bir adım attı ama adam başını iki yana salladı. “Fazla bakamadım,” dedi sesi pürüzsüz ama soğuk bir tonda çıkarken. “Perdeyi kapattı.” İki kız da duydukları yanıtla hayal kırıklığına uğramış gibi birbirine baktı. Lorelei bıkkınlıkla bir iç çekti. Pisoie ise dudaklarının kenarına hafif, tekinsiz bir tebessüm yerleştirerek, “Neyse,” diye fısıldadı. “İllaki öğreneceğiz.”

———————————————————————————-

Selam!! Bu bölümle birlikte hikayenin fantastik tarafı iyice belli olduğu için bir açıklama yapmak istedim: Pembe Gül en başından beri bu fantastik kurgu üzerine kuruluydu. Klasik "iyi-kötü" sınırlarının olmadığı, gri bir dünya yazmak istedim. Eğer bu doğaüstü unsurlar olmasaydı, örneğin Pisoie’nin yaptıklarının veya şehirdeki bu av-avcı dengesinin rasyonel bir açıklaması kalmayacaktı. Ayrıca bildiğimiz vampir/kurtadam kalıpları yerine, tamamen kendi kurguladığım antik yaratık türlerini ve onların katı kurallarını okuyacaksınız.

Bölüm sonu

2 yorum