İçeriğe geç

Pembe Gül

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Pembe Gül

Bölüm 2

Aç Karnına Dedektiflik

“Rosalie!” Annemin bağırışıyla gözlerimi açtım. “Rosalie, uyan gitmemiz lazım.” Yavaşça ayağa kalktım ve gözlerimi ovuşturdum, dışarıda sağanak yağış vardı. “Hava dışarı çıkmak için uygun mu anne?” Annem bu sorum karşısında biraz duraksadı, ardından “Pek değil, ama gitmemiz lazım.” dedi. Annem böyle diyorsa muhtemelen yine bölgede kalmamıza izin verilmemiş demektir. Bunu öğrenmiştim ama önemsemiyordum çünkü yeni yerlere gitmeyi ve yeni kişilerle tanışmayı seviyordum. Diğerleri de vardı, annem ile babam harici diğerlerini pek tanımıyorum ama onlar da bizden. Annem elimi tuttu ve yine bir yere doğru yürümeye başladık. Birçok barınma alanı olan bir yere geldiğimizde durduk, buraya sanırım ‘kasaba’ diyorlar. Kasabaları seviyorum çünkü benim gibi birsürü küçük çocuk var! Onlarla tanışmayı çok isterim… “Rosalie, oraya inme tamam mı?” bunu diyen babamdı. Tamam anlamında başımı salladım. Oraya inmeyi çok istiyordum. Annem onlara fazla yaklaşmamamı, onların bizim gibi olmadığını ve bir gün zamanı geldiğinde aralarına zaten karışacağımı söylerdi. Annem onlara karşı bir bağ kurmamı istemiyordu ama ben onları sadece ‘uzaktan izlenecek yabancılar’ olarak görmek istemiyordum. Bazen annemin fazla korumacı davrandığını ve abarttığını düşünüyordum.

“Annem abartmıyordu…”

Corinne

Evet. Yine bir tahta bankta oturuyorum ama bu sefer o pembe elbiseli kızı takip etmek için değil. Simit yemek için, evden kahvaltı yapmayarak çıktım o yüzden açım. Dün gece ki olayı soruyorsan şu dedektif herif sırf dikkati dağılsın diye suç ortağımın öyle birşey yaptığını iddia etti eğer kanıt olsaydı muhtemelen tutuklanacaktım ama kanıt yoktu. Yani kısaca o adam cehaletin tanımı, zaten benim gibisini eleyenden ne beklenir ki? Bugün de bir planım yok dün gece ki olayda iyice kafam karıştı. O kadın nereye kayboldu? Pisoie’nin işi olduğu belli zaten. Belki ona sorabilirim? Neden olmasın ki, gülünü kabul etmediğim sürece sıkıntı çıkmaz diye umuyorum. Simit de açlığımı hiç gidermedi, hala açım. Banktan kalktım, bir süre etrafıma bakındım fakat o peri kızını bu sefer göremedim, normalde buralarda gül dağıtırdı hanımefendi birde bölge mi değiştiriyor? İlla uğraştıracak yani. Sokakta dolanırken birçok kez restorant gördüm ve hala aç olan ben girmeyi çok istese de param yok ve çözmem gereken bir olay var, bu yüzden restoranta girmek yerine bir tane kızı arıyorum. Ve ardından sonunda onu yine aynı mesaisinde buldum. Gül sepeti elinde, yine o aynı pembe elbisesiyle duruyordu. Kaldırımdan geçen sıradan insanlara o tatlı tebessümüyle bakıyor, sanki dün gece bir kadını moleküllerine ayırıp asfalta buharlaştıran kendisi değilmiş gibi takılıyordu. Profesyonel cani işte, mesai saati şaşmıyordu. Adımlarımı doğrudan ona doğru kırdım. Cebimde ne para vardı ne de bir polis rozeti, ama en azından o işe yaramaz dedektifte olmayan bir şeye sahiptim: Aşırı bir özgüven ve tehlikeli derecede boş bir mide. Yanına yaklaştığımda beni farketti “Merhaba, Corinne.” dedi sesi sanki yakın bir arkadaşıyla konuşuyormuş gibiydi. Eli o sepetteki pembe güllere gitmeden konuştum “Baştan söyleyeyim güllerinle hiç ilgilenmiyorum, aşırı derecede açım eğer gül uzatırsan hiç düşünmeden yerim.” Bunu dediğimde yüzündeki tebessüm silinmedi sanarsın oyuncak bebek annesine hakaret etsem o gülümseme yine silinmez gibi geliyor “Ne için geldin o zaman?” diye sordu sesi oldukça sakin geliyordu. Gözlerimi sepetindeki pembe güllere, ardından da o hiç bozulmayan lanet yüz ifadesine diktim. Midemdeki o boşluk sinirlerimi daha da bozuyordu. “Dün geceki kadını soruyorum,” dedim sesimi alçaltarak, aramızdaki mesafeyi korurken. “Ortadan kayboluşu, asfalttaki o pembe gül... Senin parmağın olduğu net. Ve ben açım, kafam karışık, polisin ise tek yaptığı beni suçlamak. O yüzden uzatmadan anlat: Ne yaptın o kadına?” Pisoie’nin bakışları bir anlığına üzerimde gezindi. Beni yargılarmışcasına “Sana da hiç yardım yaramıyor.” dedi. "Bana yardım mı ettin?" dedim, sesim neredeyse diş gıcırtısı gibi çıkıyordu. "O moruk dedektif beni içeri tıkacaktı, evet; ama sen de o kadını ortadan kaldırarak beni baş şüpheli yaptın, tebrikler zeka küpü!" Pisoie hâlâ o iğrenç sırıtışıyla güllerini düzeltirken, "Rica ederim," dedi, “Bu arada, kadın o gülü elinden düşürmüştü ve ben gülümü orada unuttum. Getirebilir misin?” “Çok geç, polisler onu incelemek için karakola götürdü. Götürmeselerdi de getirmezdim,” Pisoie bunu duyduğunda gözleri açıldı, gülerek “Ne?” dedi. “Neye gülüyorsun? Bekle, hayır…” bunu dediğimde Pisoie biraz daha güldü “Yazık olmuş” dedi, sanki karakola giden o pembe gül kargoyla hediye paketi yollamakmış gibi rahat bir sesle. Dün o gülü alırlarken benim aklım neredeydi acaba? O dedektifin harikulade teorisini dinlemekten o gülü aldıklarına çokta dikkat etmemiştim. Pisoie sepetini omuzuna atıp arkasını dönerken, “Gitsem iyi olacak,” dedi. “Bugün yeterince gül dağıttım.” iki adımda aradaki mesafeyi kapattım, önüne geçip “Nereye?” dedim, “O gül olay çıkarınca senden şüphelenmeyecekler mi sanıyorsun? Sokakta senden başka pembe gül dağıtan biri yok.”

“Benim için endişelenme, bir yolunu bulurum.” Sesi başından savmak istiyormuş gibiydi, ayrıca onun için endişelendiğimi mi sandı o? “Senin için endişelenmiyorum salak, hatta hapse gireceğin günü dört gözle bekliyorum.”

Yalandan üzgün bir ifade takınıp “Kırılıyorum ama” dedi.

“Hatta acaba birini tutup seni kaçırtsam nasıl olur? Başıboş bir kızı kaçırmak çok kolay olmalı.” Açlıktan gelen sinirle susmayıp aklıma gelen her yöntemi söylemeyi planlıyordum ki… “Başıboş olduğumu sanman ne tatlı.” Bir an donup kalmış olabilirim. Tehdidim ona komik mi geldi? Ve en önemlisi… o yanlız değil mi? “Ne demek istiyorsun?” Sesim az önce tehdit savuran kızı aratıyordu. “Başkalarıda mı var?” Bu daha çok bir isyandı, biriyle zor uğraşıyorum birde başkalarıda mı var? Pisoie omuzlarını silkti, “Sorularının cevaplarını hemen öğrenmeni istemiyorum.” Bunu dedikten sonra arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Ve ben bir kez daha olduğum yerde çakılı kaldım. Yemek yemem lazım. Telefonu cebimden çıkarıp ekrana baktım bileğimin gücüyle ekranı açıp en üstteki isme bastım birkaç çalıştan sonra hat düştü. “Liv, bana yemek ısmarlar mısın?” Bu soru artık bizim aramızda klasikleşmişti. Ses hoparlörde olacak ki julian dediğim şeyi duymuş ve arkadan ablasına ‘bana da ısmarlasana’ diye yalvarıyordu. “Gözün doysun daha yeni yemek yedin!” Birkaç saniye ikisinin birbirine girmesini dinledim neyse ki liv sonunda benle konuştuğunu hatırladı “Ha, şu gittiğimiz restoranta git geliyorum ballı turtam.” Bunu dedikten sonra ‘tamam’ diyemeden kapattı, fazla sabırsız falan ama seviyorum bu kızı. Telefonu geri cebime koyup liv’in dediği restoranta doğru yürümeye başladım. Restoranta varmama az kalmıştı. Yürürken başımı kaldırıp gökyüzüne bakacaktım ki sokak lambasının üzerinde tünen bir karga gördüm; gözlerini dikmiş, doğrudan bana bakıyordu. Oldukça tuhaftı. Adımlarımı hızlandırıp restorana doğru yürümeye devam ettim, ancak arkamdan gelen rüzgar sesinden karganın havalandığını anladım. Daha doğrusu, her köşe başında beni izleyerek arkamdan uçuyordu. Restoranın kapısına sadece birkaç adım kala, hemen arkamda duyduğum o boğuk gaklama sesiyle bıkkınlıkla arkamı döndüm. Yere konmuştu. Tam “Ne var?” diye atarlanacaktım ki karganın boynundaki o detay dikkatimi çekti. Hayvanın boynuna, sanki evcil bir kediye tasma takılır gibi özenle bağlanmış toz pembe bir kurdele duruyordu. Tam o sırada karga bir kez daha gakladı, ardından kanatlarını çırparak gökyüzüne havalandı ve gözden kayboldu. Muhtemelen evcil bir kargaydı ve bir sahibi vardı. Hayır, sırf kurdelenin rengi pembe diye o kızla bir bağlantısı olabileceğini düşünecek kadar paranoyak değilim. Belki.

Restoranın kapısını itip içeri girdim. Öyle kalabalık, ünlü bir yer değildi; dar bir sokağa sıkışmış, mütevazı bir esnaf lokantasıydı. Liv de ben de bu tarz yerleri çok severdik. İlerleyip her zamanki gibi en köşedeki masaya oturdum. Masanın üzerindeki menüyü alıp göz gezdirirken midemdeki kara delik daha da rahatsız edici bir boyuta ulaşıyordu. İmkanım olsa menüdeki her şeyi sipariş ederdim; daha doğrusu, Liv’in imkanı olsa. Bir süre aç karnımla baş başa kalıp dışarıyı seyrederken kapının üzerindeki küçük çıngırağın sesiyle başımı çevirdim. İçeri giren Liv, beni köşede bir enkaz gibi otururken görünce yüzünde hem acıyan hem de gülmemek için kendini zor tutan o ifade belirdi. "Yine mi kan şekerin düştü dedektif?" diyerek karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Çantasını masanın kenarına bırakırken daha ben 'merhaba' bile diyemeden garsona el salladı. "Bize iki porsiyon mantı, ortaya da büyük boy patates kızartması lütfen. Arkadaşım birazdan masayı yemeye başlayacak çünkü." Liv siparişleri verdikten sonra geriye yaslandı. Masada bir süre dışarıyı izledil. Tam ben tabağımın ne zaman geleceğini sorgulayan derin bir iç çekerken Liv bakışlarını bana çevirdi. “Artık kendine bir iş mi bulsan diyorum?” Bakışlarımı camdan çekip ona diktim. “Zaten bir işim var.” “Ama para kazanmıyorsun,” dedi Liv, sesinde kızgınlıktan çok bir pes etmişlik vardı. “Mülakata tekrar mı katılsan? Belki bu sefer...” “Liv, ben bir dedektifim,” dedim ciddiyetimi korumaya çalışarak. “Dedektifler mülakat sırasına girmez. Davaları olur.” “Evet Corinne, ama dedektiflerin kirayı ödeyecek paraları da olur. En azından karınlarını doyurabilirler,” dedi eliyle beni işaret ederek. “Şu an senin yemeğini bile ben ısmarlıyorum.” “Bu bir yatırım,” diye mırıldandım. “Büyük bir davayı çözdüğümde sana kat kat geri ödeyeceğim.” “Umarım o dava çözülene kadar açlıktan ölmezsin,” dedi tam o sırada masaya yanaşan garsonu görünce ikimizde sustuk. Sıcak mantı ve patatesler masaya geldiğinde ben artık insanlığımı çoktan bir kenara bırakmış durumdaydım. Çatalı ilk mantıya saplayıp ağzıma attığımda aldığım o keyif tarif edilemezdi. İlk dakikalarda dünyadaki tek amacım midemdeki o boşluğu doldurmaktı. Ama kan şekerim yükselmeye, beynime oksijen gitmeye başladığında... Zaman benim için durmuş gibiydi, her zaman yaptığım gibi yine kendi düşüncelerimle başbaşaydım. Çatalım havadayken duraksadım, bakışlarım sadece masadaki rastgele bir ize odaklanmıştı. “Sorularının cevaplarını hemen öğrenmeni istemiyorum.” Bugün pisoie ile konuştuğumuz an gözümün önüne geldi. Ve… bir anda herşey zihnime çaktı. Az önce sokakta ona açık açık bir kadını ortadan kaldırdığını ima etmiştim. Hatta bir seri katil olduğunu söylemiştim! Ve o... ‘Ne diyorsun sen be?’ bile dememişti. Paniklememişti, kızmamıştı, inkar etmemişti. Çatalı tabağa bıraktım. Çıkardığı metalik sesle irkildim. Masum biri asla böyle davranmazdı. Masum biri kendini savunurdu, ‘Ben öyle birşey yapmadım’ derdi. Pisoie ise sadece benim ne söylediğimin farkında olmadan saydırdığım şeylere sanki biliyormuş gibi cevap vermişti. Çünkü o gerçekten… katildi. Ve belki de benim ondan şüphelendiğimi zaten biliyordu. “Corinne? İyi misin sen? Rengin attı bir anda.” Liv’in endişeli sesiyle irkildim. Gözlerimi masadaki o izden ayırıp ona baktığımda, ellerimin hafifçe titrediğini yeni fark ediyordum. Hayal dünyamdan ayrılıp gerçek dünyaya döndüğümde kendime gelip “İyiyim” dedim ve tabağımda kalan son üç mantıyı aynı anda çatalıma takıp yedim. Evet, belki sorun büyük. Ama Liv’in parasıyla ödenmiş mantıyı tabakta bırakmak daha büyük bir sorun. Ayıptır. Sandalyeyi geriye itip aniden ayağa kalktım. Liv ne olduğunu anlamayarak şaşkınlıkla bana döndü. “Bekle, nereye?” “Liv, benim acilen eve dönmem gerek,” dedim. “Az önce hayatımın en büyük aydınlanmasını yaşadım.” Liv de tabağını bırakıp ayağa kalktı, yüzünde her zamanki ‘yine ne saçmalıyorsun’ ifadesi vardı. “Ne diyorsun sen yine?” “Yemek için çok teşekkürler, sonra görüşürüz!” Arkamda bıraktığı söylenmelerini umursamadan, koşar adımlarla restoranın kapısına doğru ilerledim. Hızla kapıyı itip açtığımda dışarıdaki soğuk hava yüzüme vurdu. Eve gidip deri kaplı not defterimi açmalı, bu yeni farkındalığımı tek tek satırlara dökmeliydim. Zihnimde üst üste biriken soruların cevaplarını aramaktan nasıl yürüdüğümü bile anlamamıştım. Kendi sokağıma girip evime yaklaştığımda adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Ve evimin önüne geldiğimde, karşılaştığım manzara yüzünden olduğum yere çakılıp kaldım. Çatıda, elektrik tellerinde, pencere pervazlarında... Onlarca karga dizilmişti. Sokak normalde olmadığı kadar sessizdi, tek duyulan şey kargaların kanat çırpışları ve gaklamalarıydı. Ama bir de tam kapımın önüne konmuş bir karga vardı. Bu… restorana giderken gördüğüm pembe kurdeleli kargaydı. Boynunda yine o pembe kurdelesi bağlıydı ve gagasında simsiyah bir gül tutuyordu. Siyah bir gül mü?

EK SAHNE (Üçüncü bakış açısından)

Burası yine eski apartmanın rutubet kokan ilk katıydı. Pisoie, tahta sandalyeye oturmuş güllerini tek tek sepetten çıkarıyordu. Ardından apartmanın gıcırdayan kapısı açıldı. İçeri siyah giyimli bir adam girdi. İlerleyip Pisoie’ye yaklaştı ve, “Az önce restorana girdi,” dedi. Pisoie başını bile kaldırmadan, elindeki gülle ilgilenmeye devam etti. “Tahmin etmiştim, aç olduğundan bugün bana asla belli etmeyeceği şeyleri kendi ağzıyla söyledi.” dedi. Pisoie sepetinden siyah bir gül çıkarıp ayağa kalktı ve adama doğru yürüdü.

“Evini öğrenmek çok zamanını almadı umarım?”

“Hayır, kısa sürdü.”

Pisoie gülümsedi ve elinde ki siyah gülü adama doğru uzattı. “Bunu ona verir misin?”Adam elinde ki gülü aldı “Elbette.”

Bölüm sonu

1 yorum

  • Soluksuz okudum 😁🤞yine mükemmel olmuşş, sadece dedektifin ve katilin ne olduğunu bilmesi ama diğer kimsenin bilmemesi.... Müthiş heyecanlı ve Corinne umarım bu davada başına dert açmadan önce başarılı olur ve karnını doyurur 😅

    1Yanıt