Sokakta bir kız gördüğü her insana pembe bir gül hediye ediyor. Bu normal mi? Böyle söyleyince kulağa çok şirin geliyor olabilir ama kesinlikle değil. Neden mi? Senin psikolojin pek umurumda değil, direkt söylemek gerekirse: Bu kızdan gül alan herkes ertesi gün ölü bulunuyor... Nereden mi biliyorum? Son birkaç haftadır tek yaptığı şey bu kızın peşinde gezmek olan biriyim de ondan. Gülü alan kişi ertesi sabah yatağında ölü bulunuyor. Vücudunda darp izi yok, bu da benim 'kurbanlarını işaretleyip gece evlerine giriyor' teorimi çürütüyor. E zehir o zaman? Maalesef, kanlarında bilinen hiçbir zehire rastlanmamış. Polisler olayı 'doğal ölüm' diyerek kapatıyor olabilir ama ben Corinne’im bir şeyin kokusunu aldım mı o kemiği bırakmam. Başımdaki mat siyah kulaklığı çıkarıp omuzlarıma indirdim. Oturduğum tahta banktan doğrulup gözlerimi sokaktaki kalabalığa diktim. Kalabalığın tam ortasındaki kız, balo salonundan kaçmış gibi duruyordu. Toz pembe elbisesi, boynundaki inci kolyesi, omuzlarını biraz geçip arkasında devasa beyaz bir kurdeleyle toplanmış bal sarısı saçları ve topuklu ayakkabılarıyla adeta bir çizgi film karakteri gibiydi... Ve ben çizgi film karakterlerinden nefret ederim. Bu kızdan nefret ettiğim gibi. İşin kötü tarafı ise, şu anda yanına gidemem. Çünkü o şeker kokan güllerden bir tane de ben almak istemiyorum. Evet, araştırmalarıma göre o güller şeker gibi kokuyormuş; bu da güllerin sahte olduğunu gösteriyor. Doğrudan oraya gidersem kurbanlarından biri de ben olurum. Ancak... gülü almayı reddedersem ne olur? Şu ana kadar bunu yapan hiç kimseye şahit olmadım. Sonuçta kim pembe bir gül istemez ki? Ben. Bu yüzden belki bunu deneyebilirim. Ama muhtemelen gülünü almasam bile, bu sefer de teklifini geri çevirdiğim için kurbanı olma ihtimalim çok yüksek. Pembe elbiseli kız, her zamanki gibi elinde tuttuğu pembe gül dolu sepetinden bir gül çıkarıp yolda yürüyen bir kıza uzattı. Kız anında gülümseyip gülü aldı. Ben bu manzaraya her gün şahit oluyorum... Zavallı kız. Bugünü sadece gözlem yaparak geçirdim, artık eve dönmeliydim. Geriye doğru bir adım atıp kalabalığın arkasına geçmeyi planlıyordum ki arkamdan hızla geçen bir kuryenin “Çekil oradan!” diye bağırmasıyla irkildim. Kendimi koruma refleksiyle aniden öne fırladım. Ayağım kaldırımın çıkıntısına takıldı. Dengemi tamamen kaybedip birkaç adım kontrolsüzce ileriye doğru sendeledim ve... Bodoslama bir şeye çarptım. Daha doğrusu birine. O an burnuma çarpan ağır şeker kokusundan anlamıştım; çarptığım şey sıradan bir insan değil, haftalardır sosyal mesafeyi koruduğum o kızdı. Bittim ben. İnci kolyesinin şıngırtısını, sepetten sokağa dökülen güllerin hışırtısını çok net duyuyordum. Ama ben başımı zeminden kaldırmayı hiç, ama hiç istemiyordum. İkimiz de çarpmanın etkisiyle yere düşmüştük; fakat ben şu an sadece soğuk asfalta bakmak, gözlerimi ondan asla ayırmamak istiyordum. Ama bu isteğim, yoldan geçen birinin “İyi misiniz?” diye sormasıyla son buldu. Refleksle başımı kaldırdığımda bunu orta yaşlı bir kadının sorduğunu anladım. Zoraki bir şekilde gülümseyip “İyiyim, teşekkürler,” dedim. Ardından başımı yavaşça yana çevirdiğimde, beklediğim gibi tam karşımda duruyordu. Ve bana bakıyordu. O kız... Tam şu an bana bakıyor. Sanırım şu an sakin olmalıyım. Yüzündeki ifade... Şaşkınlık mı? Evet, beni anlayamaya çalışan, ne olduğunu kavramak ister gibi bir ifadeyle bakıyordu. Fakat göz göze geldiğimiz an bu insani ifadesini anında bozdu ve gülümsedi “Merhaba,” dedi sadece. Ses tonu; tıpkı evdeki misafirlere annenin zoruyla selam verirmişsin gibiydi, Bunu dedikten hemen sonra dönüp yere dökülmüş güllerini toplamaya başladı. Her birini sepetine geri koyarken onunla tekrardan iletişime geçmeden hemen ayağa kalkıp oradan hızla uzaklaşmak istedim. Ama ona çarptığım için de özür dilemem gerektiğini düşündüm ve maalesef bu düşüncemi yerine getirdim: “Çarptığım için özür dilerim” Bunu o kadar çekimser bir tonla söylemiştim ki... Umarım beni çekingen biri falan sanmaz. Başını yeniden bana çevirdi, yüzünde hâlâ o aynı gülümseme vardı. “Sorun değil,” dedi. İkimiz de ayağa kalktık. “Bu arada, ben Pisoie.” Piso- Ne? Yazı yazarken yaptığım imla hatalarına benziyor... İsmi neden bu kadar tuhaftı ki? Ailesi bu ismi koyarken çok düşünmüş mü? Her neyse, ben de ona sahte bir şekilde gülümsedim. "Ben de Corinne, tanıştığıma memnun oldum." olmadım. Kısa konuşmamız bittiğinde hızla arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar tuhaf bir an yaşamamıştım. Ama eve doğru yürürken aklıma takılan tek bir şey vardı: Bana neden gül vermedi? Odama girer girmez kapıyı arkamdan kilitledim. Gerçi kilitlememe gerek yoktu; bu evde pat diye odama dalacak kimse yoktu. Tek yaşıyordum. Kendi evime çıkalı topu topu dört ay olmuştu ama görünüşe göre yalnızlığın tadını çıkarmak yerine, sokaktaki tuhaf bir kızı takip ediyordum. Önüne gelen herkese gül veren kız bana neden vermemişti? Yoksa kurbanlarını seçerken bir kriteri mi vardı? Çantamı odanın bir köşesine fırlatıp masamın üzerindeki deri kaplı kalın not defterini açtım. Sayfalar, haftalardır tuttuğum gözlem notlarıyla, çizimlerle doluydu parmaklarımı mürekkebi kurumuş satırların üzerinde gezdirdim.
Erkek, muhtemelen 30’larında. Yatağında ölü bulundu. Gelişme: Haberlere çıktı, 32 yaşındaymış, adı alex , kalp krizi dendi (yersen)
Kız, muhtemelen 20’lerinin başında. Yatağında ölü bulundu. Gelişme: Haberlere çıktı, 23 yaşındaymış, adı emily, uykuda hayatını kaybetti dendi (yersen)
Yaşlı adam, emekli. (Mahalleden öğrendim) Kalp krizinden öldü dendi.
Hiçbir ortak noktaları yoktu. Ne yaşları ne de hayat tarzları... Yani anlayacağın kız için nefes alsınlar yeterdi. İyi de ben de nefes alıyordum? Hâlâ neden beni atladığını anlamış değilim. Yoksa sadece kendisiyle hiç konuşmamış, tamamen yabancı kişileri mi seçiyordu? Beni seçmemesinin sebebi, küçük de olsa aramızda insani bir anın yaşanmış olması mıydı? Hiçbir şey bilmiyorum. Ama eğer harekete geçmezsem, asla bilemeyeceğim. Telefonumun keskin melodisiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Ekranda Liv’in adı yazıyordu. Derin bir nefes alıp açtım. “Corinne! Neredesin sen? Kaç saattir sesin çıkmıyor,” dedi Liv. Arkadan gelen kafe gürültüsünün arasından sesi zar zor duyuluyordu. “Romy ve Julian’la her zamanki kafedeyiz. Geliyorsun, değil mi?”
“Geliyorum,” dedim kilitli kapıyı açarken. “Tamam, bekliyoruz,” deyip aramayı sonlandırdı. Liv, Romy ve Julian yaklaşık altı yıldır hayatımdalar. Pek geniş bir çevrem olduğu söylenemez ama bana üçü yetiyor. Evden çıkıp kafeye doğru yürürken telefonu cebimden çıkardım. Biraz ana ekranı sağa sola kaydırdıktan sonra galeriye girdim. Son fotoğraflardan birine tıkladım. Bu, Pisoie’den gül almış bir kızın yatakta cansız bedeninin fotoğrafıydı. Bu fotoğrafa nereden mi ulaştım? Pisoie’nin gülü kıza verişini izledim. Gülü alan kızı evine gidene kadar takip ettim. Sonunda evini öğrendiğimde, ertesi sabah polisler ve ambulans gelmeden önce oradaydım. Binanın arkasındaki paslı yangın merdivenine tırmanırken bir, iki, üç… belki dört kez ayağım kaymış, soğuk betona kapaklanmıştım. Ama en sonunda o pencere pervazına tutunup fotoğraf çekmeyi başardım. Şimdi elimde şahane bir delil var. Parmağımla ekrandaki fotoğrafı büyüttüm. Kızın cildi aşırı solgundu, gözleri kapalıydı; sanki uykusundan hiç uyanmamış gibi... Yüzünde bomboş bir ifade vardı. Polisler buna ‘doğal ölüm’ diyordu ancak sapasağlam bir insanın tüm yaşam ışığı tek bir gecede nasıl sönebilir ki?
Kafeye vardığımda tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp kafeye girdim, üçü de köşedeki masada oturuyordu. Liv beni görür görmez el salladı. Yanlarına gidip bir sandalyeye oturduğumda Romy önüme bir fincan kahve iterken kaşlarını çattı, “Yine o kızın peşindeydin değil mi?” Diye sordu Romy, Julian Romy’nin bu sorusunu duyunca gözleri korkuyla doldu “Gerçekten hala o cinayetleri mi araştırıyorsun?” Dedi, ardından Liv ortamı yumuşatmak istercesine “Bir kere, o kızın katil olduğunu nereden biliyoruz ki? Belki de sadece sıradan bir sokak satıcısı.” Hayatımda yaptığım en büyük hata tuhaf bir kızı takip etmek değildi, cinayet araştırdığımı bu üçüne söylemekti. Onlara bunu bıraktığıma dair yalan söylemiştim ama Romy hemen anlıyor. “Artık o kadar da takmıyorum” dedim kahvemden yudum alırken, onlara eskisinden daha çok taktığımı söyleyemem. “Corinne… bu konularda bu kadar takıntılı olman hepimizi endişelendiriyor.” Dedi Liv, “Mülakattan da bu yüzden elendin.” Bunu deyince birden başımı çevirdim. Liv lafı ağzından kaçırdığını fark edince hemen, “Şey… üzgünüm,” dedi. Sanırım öyle aniden başımı çevirince ona kızdığımı sandı. Aslında ben dışarıdaki pembe elbiseli kızı bir an Pisoie sandığım için dönmüştüm. Değilmiş. “Sorun değil, ayrıca onlar beni kaybetti,” dedim durumu şakaya vurarak. Liv kızmadığımı anlayınca rahat bir nefes verdi. Evet önceden bir dedektif olma hayalim vardı, ama beni kabul etmediler, sanırım oradakiler cevaplarımı pek tatmin edici bulmadı. Bende tüm bu cinayetleri ‘doğal ölüm’ diyerek kapatmalarını tatmin edici bulmuyorum. Onlarla biraz daha oturup havadan sudan konuştuktan sonra vedalaşıp kafeden çıktım. Tam eve doğru yürüyecekken sokaktaki kalabalık gözüme çarptı. Kalabalığa dikkatli bakınca oradaydı... Pisoie. İnsanlara o pembe gülleri vermeye devam ediyordu. Zihnimde aniden bir fikir şimşek gibi çaktı. Pisoie’nin öldürdüğü kişiler hakkında çok şey biliyorum ama onun hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyorum. Madem daha önce sokakta ufak bir kaza ile tanışmıştık, şimdi 'rastlantıymış' gibi yapıp karşısına dikilsem ve onunla konuşsam ne çıkardı? Biliyorum bu fazla riskli, sonuçta konuşmanın ortasında bana bir gül uzatma ihtimali çok yüksek, ama en azından merak ettiğim gülü reddedilirse ne olur sorusuna cevap almış olurum çünkü evet, o kızın pembe gülünü almayacağım. Kalabalığın arasına karışıp Pisoie’ye doğru yürümeye başladım. Ona yaklaştıkça sepetteki güllerin şeker kokusu daha da belirginleşiyordu. Yanına ulaştığımda beni fark etti. Ben ise sanki tamamen rastgele karşılaşmışız gibi hafifçe gülümseyip, “Sen bugün çarptığım kız değil misin?” dedim. O da gülümsedi. “Evet, oyum,” dedi. Elinde tuttuğu sepete baktığımda tam altı pembe gül vardı. Ama onunla çarptığım an sepette sadece dört gül olduğunu çok net hatırlıyordum. Yeni güller mi almıştı? Yani ertesi güne daha çok ceset çıksın diye sepetteki güllerini mi yeniliyordu? “Dedektifler daha yoğun olur sanıyordum,” dedi. Çocuksu bir ses tonuna sahipti; yumuşak, sessiz ve durgun konuşuyordu. Ama neyden bahsediyordu? “Dedektif mi? Ben dedektif değilim ki,” dedim. Kaşlarını hafifçe havaya kaldırdı. “Demek ki yanlış anlamışım. Seni ilk gördüğümde dedektif sanmıştım.” Bu çok tuhaftı. Beni neden dedektif sansın ki? Pisoie sepetini hafifçe salladı, içindeki güller hışırdadı. Ardından içinden tek bir gül çıkarıp bana doğru uzattı. “Bir gül almaz mısınız?” Aferin Corinne. Bir seri katille sohbet başlatmaya kalkışırsan sonu buydu zaten. Bunun olacağını tahmin ediyordum. Şimdi ne yapacağımı soruyorsan “Hayır, teşekkürler,” dedim net bir sesle. Bunu dememle birlikte yüzündeki o şirin gülümseme anında silindi. “Neden? Evinde çok güzel duracağına eminim,” dedi. Bu kız ciddi mi? Bunu bilerek mi yapıyor?“Hayır, istemiyorum.” Gülü bana biraz daha yaklaştırdı. “Rengini mi beğenmedin?” Neden bu kadar ısrar ediyordu? Planım kesinlikle böyle değildi. “Hayır, onunla bir alakası yok. Sadece istemiyorum.” dedim “Hediyemi kabul etmek bu kadar zor mu?” Gülü yüzüme doğru iyice yaklaştırırken o ağır şeker kokusu genzimi yakmaya başladı.
“Bence sen o gülü bana uzatma.” dedim uyarır gibi.
“Bir ikramı geri çevirmek kabalıktır.”
“Gül vermek ne zaman ikram oldu? Lokum mu veriyorsun?”
“Bir gülün kimseye zararı olmaz, değil mi?” O yüzden mi gülü alan herkes toprağın altında? Bunu biliyor mu? Beni deniyor mu? Şu anda ne oluyor?
“Diğerleri hiç itiraz etmemişti...” dedi Pisoie, sesi bu kez biraz daha soğuk çıkarak. Ben diğerleri miyim? “Hayır,” dedim geri adım atmadan. “İstemiyorum, artık zorlama.” Bunu dememle birlikte bana doğru yaklaştırdığı gülü geri çekti. “Pekala,” dedi. Sesi ürkütücü derecede sakindi. “Öyle olsun.” Elinde tuttuğu gülü sepetine geri attı. “Hoşça kal, Corinne,” dedi ve arkasını dönüp kalabalığın arasında yürümeye başladı. Arkasında öylece kalakaldım. Sohbet etmeyecek miydik? Yani... Evet, onun bir seri katil olduğundan şüpheleniyorum; hatta muhtemelen şüphelerimde sonuna kadar haklıyım. Ama aramız bu kadar soğuk mu kalacak? Onun hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için gerekirse arkadaş olmayı bile deneyebilirim. Ama en azından gülü reddedince ne olduğunu öğrenmiş oldum. Kabul etmeliyim ki oldukça gerici bir andı. Umarım daha sonra peşime düşmez…
Evin yolunu tuttuğumda arada arkamı dönüp baktığımı itiraf ediyorum… Sana yalan söylemeyeceğim; o kız sanırım artık beni biraz korkutuyor. Onu sadece uzaktan gözlemlediğim zamanlar o kadar da korkmuyordum ama şimdi onunla yüz yüze gelmek beni fazlasıyla gerdi. Bir seri katille yüz yüze olmak böyle hissettiriyormuş demek ki. Şuan onun hakkında düşündüğüm kesin bir şey var ise o da. O kızın tek bir kelimesi, bir avcının kendisini av gibi hissettirmesine yetiyordu. Ya da... Belki de ben fazla dram yaratıyorum. Kız sadece çocuksu bir inatçılığa sahip, hepsi bu. İstediği şey olsun diye direten bir çocuktan farksız. Boş yere dram yapmaya gerek yok. Evime vardığımda, sokağın karşısındaki cılız sarı ışıklı lambanın altında dikilen bir adam gözüme çarptı. Bana saçma bir şekilde tanıdık geliyordu ama pek de umurumda değil. Cebimden anahtarı çıkarıp kapıyı açıyordum ki, arkamdan yükselen o kendinden emin ses sokakta yankılandı: “Corinne.” Refleksle arkamı döndüm. Az önce sokak lambasının altında put gibi dikilen adam, şimdi tam karşımda. Yakından gördüğümde neden tanıdık geldiğini anladım, bu adam dedektiflik mülakatında beni eleyen adamlardan biriydi ama o kadar önemsiz ki ne rütbesini ne de adını hatırlıyorum. Bana doğru birkaç ağır adım atıp durdu. “Takıntılı biri olduğunu zaten o gün anlamıştım,” dedi çok bilmiş sesle. “Ama bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemiştim.” Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. “Ne demek istiyorsun?” “Doğal ölüm denen o ölümlerin aslında doğal olmadığını bende biliyorum,” dedi. Herşeyi taksit taksit söylemesi içimi şişirdi sanki dizi fragmanındayız. “Benim de bildiğimi nereden çıkardın?” Adam tek kaşını kaldırdı. “Ne demek istediğimi gayet iyi anladın, Corinne. Açık konuşayım: O cinayetleri senin işlediğinden şüpheleniyorum.” Kurduğu cümlenin saçmalığı karşısında bir an kalakaldım. Zeka seviyesini tek bir cümleyle bu kadar net özetlemesi takdire şayan doğrusu. Hem ölümlerin cinayet olduğunu kabul ediyor, hem de katil olarak beni görüyordu. Mülakatta beni elerken “yetersiz” diyen adam, şimdi beni mülakatta elendiğim için intikam olarak milleti öldüren bir takıntılı sanıyordu. Şiirsel bir cehalet örneğiydi gerçekten. Tam ona akıl sağlığını sorgulatacak harika bir cevap vermeye hazırlanıyordum ki... Sokaktan gelen gecenin tüm sessizliğini yutan acı dolu bir kadın çığlığı duyana kadar. Çığlık öyle aniden ve yüksekti ki önümde ki dedektif adam hızla arkasını dönüp sesin geldiği ara sokağa doğru koşmaya başladı. Beni tutuklama planı, o tek çığlıkla çöp olmuştu. Ben ise olduğum yerde çakılı kaldım. Bende gitmeli miyim? Yoksa o dedektif halleder mi? Normalde "Bana ne ya, polisler halleder" deyip içeri girmem gerekirdi. Ama içimdeki o lanet, insaflı tarafım ağır bastı. Ya o kadın gerçekten tehlikedeyse? Ya dedektif bir halta yaramazsa? Sıkıntıyla derin bir nefes verip koşar adımlarla dedektifin peşinden ara sokağa daldım. Sokağın köşesini döndüğümde siren sesleri gecenin sessizliğini yırtmaya başlamıştı bile. Adam hemen polis ekiplerini çağırmıştı. Fakat sokakta gereksiz bir sessizlik vardı. Dedektif, elinde silahıyla öylece duruyor, etrafına bakınıyordu. Polis ekipleri de öylece duruyordu. Ne bir saldırgan vardı ortalıkta… Ne de çığlığı atan o kadın. Kimse yoktu. Yaklaşıp ne olduğunu anlamaya çalışırken gözüm asfalta kaydı. Soğuk betonun üzerinde, sokak lambasının altında tek bir şey duruyordu. Pembe, kusursuz bir gül. Kadın yoktu, ceset yoktu. Ama gül vardı. Pisoie sadece birkaç saniye içinde bir insanı ortadan kaldırmış ve geriye sadece imzasını bırakmıştı. Ama… Nasıl?
EK SAHNE (Üçüncü bakış açısından)
Burası eski bir apartmanın ilk katı, apartman tamamen terk edilmiş ve herkes varlığını unutmuş gibi duruyor. Apartmanın ilk katında ahşap bir masa ve bir sandalye, sandalyenin üzerinde ise Pisoie oturuyor. Masanın üzerinde birçok pembe gül var ve pisoie elinde ki başka bir pembe gülün yaprağıyla oynuyor. “Dedektif değil… Sadece meraklı bir böcek.” dedi Pisoie sesi fısıltı gibiydi ama duyulabiliyordu, “Ve ben gülümün üzerine böcek çıktığında tutup atarım.” Pisoie başını karanlık tarafa doğru çevirdi, sanki kendi kendine konuşmaktan ziyade biriyle konuşuyormuş gibiydi. “Merak etme bir sorun çıkmayacak.” dedi Pisoie.
