İçeriğe geç

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 4 · 19 dk okuma

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 4

İPEK PİJAMALAR,SABAH KAHVALTISI VE YENİ Bİ KRİZZ!

Fırtınalı ve bol olaylı gecenin ardından sabah gözlerimi açtığımda, odanın devasa pencerelerinden süzülen Bodrum güneşinin sıcaklığı yüzüme vuruyordu. Geceki o kıyamet gibi havadan eser kalmamıştı; ama benim içimdeki "aşko kuşku" enerji tam kadro sahadaydı!

​Gözlerimi ovalayıp yanıma baktığımda, Demir’in çoktan uyanmış olduğunu gördüm. Ama gitmemişti! Yatağın başlığına yaslanmış, bir eliyle beni göğsüne doğru sımsıkı sarmalamış, diğer elindeki tabletle iş görüşmelerini kontrol ediyordu. Siyah saten çarşafların arasında, hafif dağılmış saçlarıyla o kadar karizmatik duruyordu ki... Bir anlık "Seloş, sen nelerin sahibisin böyle?" gururuyla gülümsedim.

​"Günaydın aşko," dedim, sesim uykudan yeni uyandığım için hafifçe pürüzlüydü. Sarı saçlarımı yüzümden çekip parmağımdaki pırlanta yüzüğün güneş ışığında çıkardığı o muazzam pırıltıya baktım. "Sabah şıklığım nasıl ama? Pijamalarım saten, yüzümde ise sıfır makyaj ama tam bir natural güzellik vibe’ı!"

​Demir tableti kenara bıraktı. Yüzündeki o soğuk iş adamı ifadesi bir anda buharlaştı, yerini sadece bana özel olan o sıcacık, çapkın tebessüm aldı. Eğilip alnıma ve burnumun ucuna uzun bir öpücük kondurdu.

​"Günaydın Pembe Fırtına," dedi, sesi sabahın ilk saatlerinde ekstra alçak ve etkileyiciydi. "Dün geceki fırtına çığlıklarından sonra bu kadar hızlı toparlanacağını tahmin etmemiştim."

​"Aaa, aşk olsun!" dedim, yatakta doğrulup ipek pijamamın askısını düzelterek. "Ben bir anlık ambiyansın büyüsüne kapıldım sadece! Yoksa biliyorsun, ben fırtınalarla beslenirim. Neyse, şimdi çok önemli bir konumuz var: Sabah kahvaltısı!"

​"Kafanda yine ne var Selin?" dedi Demir, hafifçe gülerek kaşlarını kaldırırken.

​"Şimdi şöyle aşko," dedim, pırlantalı tırnağımla onun göğsüne minik daireler çizerek. "Bu evde sürekli acı kahve ve somurtkanlık servis ediliyor. Bugün mutfağa el koyuyorum. Sana kendi ellerimle öyle bir kahvaltı hazırlatacağım ki, o mafya sertliğin tamamen eriyip gidecek!"

​Demir belimden tutup beni aniden kendi üzerine çekti. Yüzlerimiz arasında milimler kalmıştı. "Ben zaten senin karşında çoktan eridim Selin. Daha ne kadar eriteceksin?"

​"Tamamen pembe bir hamur olana kadar aşko!" deyip dudağına hızlı bir öpücük kondurdum ve yataktan fırladım.

​Aşağıya indiğimde malikane korumaları her zamanki gibi bahçede devriye geziyordu. Ömer, elinde telsizle ciddi ciddi bir şeyler talimat verirken beni gördü. Üzerimde toz pembe, tüy detaylı ipek sabahlığım, elinde tırnak törpümle mutfağa doğru süzülüyordum.

​"Ömer’ciğim, günaydın!" dedim neşeyle. "Bugün bahçedeki masaya Serpme Kahvaltı kuruluyor. Ama öyle dümdüz peynir zeytin değil; avokado tostlar, pankekler, üzerine de çilekler! Koruma arkadaşlara da söyle, bugün disiplin yok, pankek partisi var!"

​Ömer gözlerini kırpıştırdı. "Selin Hanım... Demir Patron kahvaltıda sadece acı filtre kahve içer. Ağır şeyler yemez..."

​"O eski Demir’di canım," dedim gülümsüyormuş gibi yaparak. "Şimdiki Demir, 'Aşko Demir'. Sen dediğimi yap!"

​Arkamdan gelen öksürük sesiyle arkamı döndüm. Demir, merdivenlerin başında durmuş, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Üzerinde gri bir kazağı ve rahat bir pantolonu vardı; adam her haliyle dergi kapağı gibiydi.

​"Ömer," dedi Demir, sesi hafifçe kıvrılan dudaklarına tezat bir ciddiyetle. "Selin ne diyorsa o yapılacak. Pankek mi dediniz? Pankek yapılacak."

​Ömer şaşkınlıkla "Emredersiniz patron!" deyip hızla uzaklaştı. Şehrin en korkulan adamı resmen pankek emri veriyordu!

​Yarım saat sonra bahçedeki havuz başında, güneşin altında muazzam bir kahvaltı masası kurulmuştu. Masada pembe çiçekler, taze sıkılmış portakal suları ve çeşit çeşit kahvaltılıklar vardı. ben masanın başında geçmiş story çekiyordum.

​"Bak aşko," dedim, çatalıma taktığım çileği ona doğru uzatarak. "Aç ağzını. Bu senin dişil enerjini yükseltecek, strese iyi gelecek."

​Demir çileği yemeden önce elimi tuttu, çilekle birlikte parmağımı da hafifçe ısırır gibi yaptı. Gözlerindeki o koyu, derin arzu bir anda ortamdaki bütün hafif havayı değiştirdi.

​"Benim dişil enerjiye ihtiyacım yok Selin," dedi, sesi yakıcı bir fısıltıya dönüştü. "Benim sadece sana ihtiyacım var."

​İçim bir hoş oldu, bordo rujum olmasa da yanaklarımın kızardığına emindim! "Ay... masada korumalar var Demir, yapma şöyle şeyler..." dedim, nazlı nazlı.

​Tam o sırada, bahçe kapısında büyük bir hareketlilik oldu. Siyah, lüks bir cip bahçeye daldı. Kapısı açıldı ve içinden... Taba rengi deri ceketi, güneş gözlükleri ve son derece havalı duruşuyla uzun boylu, yakışıklı bir adam indi.

​Demir’in gözlerindeki o yumuşak ifade tek bir saniyede silindi. Çatalı masaya bırakırken ayağa kalktı. Yüzü çelik gibi sertleşmişti.

​Gelen adam gözlüklerini çıkarıp bana baktı, sonra Demir’e döndü. Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi.

​"Ooo, Demir Boran..." dedi adam, sesi oldukça kendinden emindi. "Dymamışlar ki Kuzey Limanı'nı darmadağın etmişsin, bir de üstüne malikaneye kraliçe getirmişsin. Bizi davet etmeyecek misin?"

​Ben hemen tırnaklarımla sabahlığımın yakasını tuttum. "Aşko, bu kim?" diye fısıldadım Demir’e doğru yaklaşarak. "Vibe’ı hiç hoşuma gitmedi, çok 'düşman karakter' enerjisi veriyor!"

​Demir beni yavaşça arkasına aldı. Sağ elini belindeki silaha doğru götürürken, gelen adama dik bir bakış attı.

​"Kaan..." dedi Demir, sesi sanki yerin altından geliyormuş gibi buz gibiydi. "Bu sınırlara adım atarken ölümü göze almış olman gerekiyordu. Neyin peşindesin?"

​Kaan denilen adamın bakışları doğrudan bana kaydı. Yeşil gözlerimde dolaşan o meraklı ve hafif gıcık ifadeye bakıp gülümsedi. "Hiç... Sadece Boranlar’ın yeni zaafını yakından tanımak istedim."

​O an ortamdaki gerilim öyle bir tavan yaptı ki, masadaki portakal suları bile titreyecekti neredeyse!

​Demir’in elinin kenetlenişini gördüm. Ben mi? Ben tabii ki arkada durup krizin büyümesini izleyecek değildim. Bir adım öne çıktım, pırlantalı yüzüğümü adamın gözüne sokacak şekilde elimi kaldırdım.

​"Pardon canım!" dedim, son derece havalı ve çirkin bir sesle. "Sen kime zaaf diyorsun acaba? Ben zaaf değil, bu malikanenin ve Demir’in tek sahibiyim! Ayrıca kahvaltımızın içine ettin, derhal o gözlüklerini takıp geldiğin yere dön, yoksa Demir seni bu bahçedeki havuza dip çamuru yapar!"

​Kaan şaşkınlıkla bana bakakaldı. Demir ise arkasını dönüp bana baktığında, gözlerinde çakan o gururlu ve tutku dolu pırıltıyı görmek her şeye değerdi...Kaan’ın şaşkınlıktan donup kalan suratı karşısında kendimi tutamayıp çenemi daha da yukarı kaldırdım. Güneş gözlüğünün arkasından bana uzaylı görmüş gibi bakıyordu.

​"Ne oldu canım?" dedim, pırlantalı yüzüğümün üzerinde ışıklar süzülürken tırnaklarımı hafifçe birbirine vurarak. "Aura'm çok mu ağır geldi? Kahvaltımızın ortasına öyle 'düşman karakter' edasıyla dalarken bu dişil enerjiyle karşılaşacağını tahmin etmiyordun galiba?"

​Kaan bir süre konuşamadı. Bakışları benim toz pembe ipek sabahlığımdan, tüy detaylarımdan ve masadaki çilekli pankeklerden geçip Demir’e kaydı. Yüzündeki o kendinden emin sinsi sırıtış yavaşça eriyip yerini "Bu adam cidden bu kızla mı takılıyor?" karmaşasına bıraktı.

​Demir ise tam yanımda duruyordu. Belimdeki eli o kadar güçlü, o kadar sahipleniciydi ki, arkasından gelen o hafif, karanlık kıkırtıyı sadece ben duyabildim. Az önceki o ölümcül mafya gerilimi, benim tek bir "aşko" çıkışımla bir anda sürreal bir komedi dizisine dönüvermişti.

​Demir bir adım öne çıktı. Kaan’ın üzerindeki gölgesi büyürken sesi bahçedeki rüzgarı bile donduracak kadar sertleşti:

​"Duydun Pembe Fırtına’yı, Kaan," dedi Demir, gözlerinde tehlikeli bir eğlence pırıltısıyla. "Burası benim evim, bu kadın da benim geleceğim. Seni bu bahçede bir dakika daha tutarsam sadece kahvaltımız değil, senin hayatın da ziyan olacak. Şimdi o havalı arabanı al ve geldiğin çöplüğe dön."

​Kaan yutkundu. Elini hafifçe kaldırıp geriledi. "Bu iş burada bitmedi Boran," diye geveledi ama ne kadar karizmayı çizdirdiğinin kendisi de farkındaydı. Gözlüklerini tekrar takıp cipine bindi ve bahçeden toz dumana karışarak uzaklaştı.

​Araba bahçe kapısından fırlayıp gittiğinde, Ömer ve diğer korumalar derin bir nefes aldı. Ben ise hemen ipek sabahlığımın yakasını düzeltip masaya doğru döndüm.

​"Ayy yoruldum valla!" dedim, kendimi tekrar sandalyeye bırakarak. "Aşko, bu mafyacılık işleri insanın cildini aşırı yıpratıyor haberin olsun. Sabahın köründe adrenalin patlaması yaşadık, kortizol seviyem tavan yaptı!"

​Demir masanın etrafından dolanıp yanıma geldi. Sandalyesini bana iyice yaklaştırıp oturdu. Parmağının tersiyle yanağımı nazikçe okşadı. Yüzündeki o sert ifadeden eser kalmamıştı; gözleri adeta aşkla, hayranlıkla parıldıyordu.

​"Sen gerçekten inanılmaz bir detaysın Selin," dedi, sesi o kadar alçak ve tutkuluydu ki içim bir kez daha eridi. "Herkes benden korkarken, sen koskoca Kaan’ı tek bir tırnak hareketiyle rezil edip gönderdin."

​"Eee yani," dedim, çatalıma bir çilek daha takıp ona uzatarak. "Senin kraliçen olmak kolay değil Demir Bey. Ayrıca kimse benim pankek huzurumu bozamaz. Şimdi aç ağzını, adrenalinimizi düşürelim."

​Demir gülümsedi, uzanıp çileği ısırdı ve elimi tutup parmaklarımın üzerine derin bir öpücük kondurdu. Dışarıdaki düşmanlar, karanlık hesaplaşmalar, yeraltı dünyasının krizleri... Hepsi havuzun mavi sularında eriyip gitmişti.

​"Biliyor musun Pembe Fırtına?" dedi Demir, gözlerimin içine bakarak. "Bu şehri yönetmek çok kolaydı. Ama senin bu pembe dünyanda yaşamak... Hayatımda aldığım en güzel, en tehlikeli risk."

​"Seni çok seviyorum aşko," dedim, bordo rujum olmasa da en tatlı gülümsememi takınarak.

​"Ben sana ölüyorum," dedi Demir.

​Ve bahçedeki kuş sesleri, taze sıkılmış portakal suları ve güneşin altında parlayan o kocamank pırlanta yüzüğün gölgesinde, mafya dünyasının en romantik, en komik kahvaltısı devam etti.O mükemmel pankekli kahvaltının üzerinden tam dört saat geçmişti. Bodrum güneşi tepeden yavaş yavaş çekilmeye başlarken, malikanedeki o tatlı, romantik aura yerini görünmez ama çok tehlikeli bir fırtınaya bırakmıştı.

​Çünkü hormonlar devreye girmişti.

​Ben, o dev pembe puf koltuğun üzerinde, dizlerimi karnıma çekmiş, üzerimde en pofuduk bataniyemle bir katil gibi oturuyordum. Karnımdaki o sinsi ağrı bir yandan, beynimin içinde çalan "herkes sana düşman Seloş" müziği diğer yandan beni mahvediyordu. Bir saniye önce durduk yere gözlerim doluyor, bir saniye sonra masadaki sehpanın kenarına bilerek çarptığını düşündüğüm için sehpaya düşman oluyordum.

​Demir ise hiçbir şeyden habersiz, jilet gibi siyah gömleğiyle salona girdi. Elinde yine o meşhur tablet vardı.

​"Selin?" dedi, sesi o kadar normal, o kadar sakindi ki... İşte tam da bu sakinliği sinirimi bozdu!

​"Ne var Demir?" dedim. Sesim bir anda buz gibi çıkmıştı.

​Demir duraksadı. Tablet tutan eli havada kaldı. Kaşlarını hafifçe çatıp bana doğru bir adım attı. "Bir şey mi oldu Pembe Fırtına? Rengin solmuş, iyi misin?"

​"İyiyim ben!" dedim, battaniyeyi çeneme kadar çekip yeşil gözlerimi ona dikerek. "Çok iyiyim! Harikayım! Zaten bu evde kimse benim nasıl olduğumu önemsemez ki! Anca 'Selin iyi misin', anca 'Selin ne oldu'... Gerçekten sormak için sormuyorsun ki sen!"

​Demir’in gözleri kocaman açıldı. Hayatında yüzlerce suikast planını çözmüş adam, şu an karşısındaki durumun kodlarını okuyamıyordu.

​"Nasıl yani?" dedi, yavaşça yanıma yaklaşıp puf koltuğun kenarına oturdu. Elini uzatıp alnıma koymak istedi. "Ateşin mi var senin? Ne dedim ki şimdi ben?"

​"Elini çek Demir!" dedim nazlı ama aşırı ciddi bir triple, başımı geriye çekerek. "Bana öyle 'Ateşin mi var' muamelesi yapma! Sen zaten beni artık sevmiyorsun. Sabah çileği yerken bile öyle bir yedin ki, sanki çilek benden daha önemliydi senin için! Fark etmedim sanma!"

​Demir bir an dona kaldı. "Çilek mi?" dedi, sesi hayatında ilk defa bu kadar çaresiz çıkıyordu. "Selin... Ben çileği sen uzattın diye yedim. Seni sevmediğimi de nereden çıkarıyorsun, daha dört saat önce evlilik teklif ettim ben sana!"

​"Ha! Yüzüme vur zaten!" dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Sarı saçlarımı arkama savurdum. "Teklif ettin diye bütün gün senin her dediğine 'tamam aşko' mu diyeceğim? Parmağıma yüzüğü taktın ya, bitti tabii! İlgi bitti, alaka bitti! Zaten bu malikane de çok soğuk! Klima niye 22 derecede esiyor Demir?! Beni dondurup kurtulmak mı istiyorsun bu evden?!"

​Demir derin bir nefes aldı. Önce bana, sonra ağlamama, sonra da karnımı tutuşuma baktı. Birkaç saniyelik o devasa mafya zekası sonunda olayı çözdü. Gözlerindeki o şaşkınlık bir anda yerini dünyanın en tatlı, en anlayışlı tebessümüne bıraktı.

​"Regl dönemin, değil mi?" dedi çok alçak ve yumuşak bir sesle.

​"Bana teşhis koyma Demir!" diye çığlığı bastım, pırlantalı tırnaklarımla battaniyeyi sıkarak. "Ben hormonal bir kriz geçirmiyorum! Sen gerçekten gıcıksın şu an! Ayrıca canım çikolatalı sufle çekiyor ama üzerine Antep fıstığı dökülmüş olacak, yanında da muzlu süt olacak ama soğuk olmayacak! Ve sen bunu bana sormadın bile!"

​Demir hafifçe güldü. Bu gülüşüne daha çok sinirlenmem gerekiyordu ama adam öyle bir yaklaştı ki...

​Tableti kenara attı. Hiçbir şey demeden beni battaniyelik halimle kucağına aldı. Ben "Bırak beni, ben yalnız kalmak istiyorum!" diye debelenirken beni göğsüne bastırıp kendi koltuğuna oturdu. Bacaklarımı kendi gövdesine doladı.

​"Ömer!" diye gürledi Demir salona doğru.

​Ömer kapıda belirdi. "Buyurun patron?"

​"Derhal mutfağa haber ver. Antep fıstıklı sıcak sufle ve ılık muzlu süt hazırlanıyor. 10 dakikaları var. Bir de Selin’in odasındaki o pembe sıcak su torbasını getirin."

​Ömer "Emredersiniz patron!" deyip ışık hızında kayboldu.

​Ben Demir’in göğsünde, battaniyenin içinde puf gibi kalmışken başımı kaldırıp ona baktım. "Beni böyle tatlılıkla kandıramazsan haberin olsun," dedim, bordo rujum olmasa da dudaklarımı büzerek. "Hâlâ sana kırgınım."

​Demir eğilip burnumun ucunu öptü. Elini battaniyenin altından sokup karnımın üzerine koydu. Sıcak avucu karnıma değdiği an vücudumdaki o gerginlik hafifçe gevşedi.

​"Biliyorum Pembe Fırtına," dedi, sesi içimi eritecek kadar sıcak ve tutkuluydu. "Sana kırgın olmak çok yakışıyor. İstediğin kadar trip atabilirsin, ben hepsini çekmeye razıyım. Yeter ki karnının ağrısı geçsin."

​"Gerçekten mi?" dedim, gözlerimi kırpıştırarak. "Peki çilek konusundaki triplerimi de çekecek misin?"

​"Bütün dünyadaki çilekleri önüne sereceğim," dedi Demir, saçlarımın arasına derin bir öpücük kondurarak.

​"Aşko ya..." dedim, az önceki o ejderha halimden eser kalmayarak başımı onun boyun girintisine gömdüm. "Seni bir tık çok seviyorum galiba. Ama sufle gecikirse yine sinirlenirim, haberin olsun!"

​Demir alçak bir kahkaha attı ve fırtınalı hormonlarım, onun sıcak kucağında yerini tatlı bir huzura bıraktı.

Sufle salona geldiğinde ortam tam anlamıyla bir krallık ziyafetine dönmüştü. Ömer tepsiyi adeta mücevher taşıyormuş gibi büyük bir titizlikle getirip sehpanın üzerine bıraktı. Üzeri bol Antep fıstığı kaplı, dumanı tüten o akışkan sufle ve yanında tam istediğim gibi ılık muzlu süt...

​Demir beni hâlâ kucağında tutuyordu. Bir eli sırtımda, diğer eli karnımın üzerinde, beni pofuduk bir bebek gibi sarmalamıştı.

​Sufleden dev bir kaşık aldım. Çikolata ağzımda eridiği an gözlerimi kapattım. "Ayyy..." dedim, dünyadaki bütün dertlerim bir anlığına buharlaşmış gibi. "İşte mutluluk bu! Dişil enerjim anında tavan yaptı!"

​İkinci kaşığı tam ağzıma götürüyordum ki...

​O an ne oldu, beynimin hangi nörünyapısı kısa devre yaptı bilmiyorum ama bakışlarım sehpadaki gümüş tepsinin üzerindeki yansımama kaydı. Yüzüm hafif solgundu, saçlarım hafif dağılmıştı ve üzerimde devasa bir battaniye vardı.

​Bir anlık sessizlik oldu.

​Kaşık havada kaldı. Dudağım titremeye başladı. Yeşil gözlerim bir anda yaşlarla doldu.

​"Selin?" dedi Demir, bendeki bu ani hava değişimini hisseder etmez. "Ne oldu güzelim? Çikolatası mı sıcak geldi, yandı mı ağzın?"

​"Hayır..." dedim, sesim çatıl çatıl kırılarak. Kaşığı tabağa bıraktım. Bir damla gözyaşı süzülüp yanağımdan aşağı indi. "Ben... Ben şu halime bak Demir! Bir sufleye bu kadar muhtaç olacak ne yaşadım ben ya?!"

​Demir neye uğradığını şaşırdı. Yüzündeki o ciddi mafya ifadesi bir anda tam bir çaresizliğe dönüştü. "Selin, bebeğim, sufleyi sen istedin ya zaten?"

​"İstedim ama Niye istedim?!" diye bağırdım hafifçe, battaniyenin içinden ellerimi çıkarıp gözyaşlarımı silerken. Hem ağlıyor, hem burnumu çekiyor, hem de Demir’e hayatının en tatlı ama en garip tribini atmaya hazırlanıyordum. "Çünkü hormonlarım mahvoldu! Çünkü vücudum benimle oyun oynuyor! Ve sen orada oturmuş bana öyle 'Ay ne kadar tatlı ağlıyor' gibi bakıyorsun!"

​"Öyle bakmıyorum Selin," dedi Demir, uzanıp parmağının ucuyla yanağımdaki yaşı nazikçe silerken. Sesi o kadar yumuşak, o kadar çaresizdi ki... "Sadece ne yapacağımı bilemiyorum. İçin acıyor mu, ağrın mı var, söyle ne yapayım?"

​"Ağrım var tabii!" dedim, gür sarı saçlarımı arkama savurup ona doğru dönerek. Bordo rujum yoktu ama dudaklarımı büküşüm dünyalara bedeldi. Hem ağlıyordum hem de parmağımdaki o devasa pırlantalı elimi göğsüne vuruyordum.

​"Ben burada ne çekiyorum sen biliyor musun Demir Boran?!" dedim, sesimdeki o ağlamaklı ama aşko kuşku tonla. "Ben şu an burada, bu soğuk malikanede, senin o tehlikeli dünyanda bu kadar ağrıyı, bu fırtınalı hormonları sırf ileride... sırf ileride sana küçük, kıvırcık saçlı, senin gibi gıcık bakan ama benim gibi süslü bebekler doğurayım diye çekiyorum tamam mı?!"

​Demir bir an dona kaldı.

​Salonda zaman durdu sanki. Dışarıdaki rüzgarın sesi bile kesildi. Demir’in o koyu, keskin gözleri kocaman açıldı. Kalbinin göğsümün altında nasıl aniden gümbür gümbür atmaya başladığını hissettim.

​"Selin..." dedi, sesi adeta boğazında düğümlenmişti.

​"Ne var 'Selin'?! Yalan mı?!" dedim, burnumu çekerek onun gömleğinin yakasına tutundum. "İki haftadır hayatım altüst oldu! Bir gün çatışmadayız, bir gün restoranda racon kesiyoruz, bugün de karnım patlayacak gibi! Bütün bunları ben senin o 'Aşko Demir' hallerin için, ileride minik minik Boran’lar bu salonda pembe oyuncak arabalarla koşuştursun diye çekiyorum! Ama sen bana hâlâ 'Sufleyi sen istedin' diyorsun! Çok odunsun Demir, gerçekten çok odunsun!"

​Demir’in yüzündeki o şaşkınlık yavaşça eridi. Gözlerine öyle derin, öyle sonsuz ve duygusal bir aşk oturdu ki, ağlamam bir anda hafifler gibi oldu.

​Hiçbir şey söylemedi. Yavaşça uzandı, iki eliyle yüzümü kavradı. Alnını alnıma dayadı. Nefesi nefesime karışıyordu, gözlerinden bir anlığına geçen o yoğun duygusallığı gördüm.

​"Benim çocuklarımı mı doğuracaksın sen?" diye fısıldadı. Sesi öyle titriyordu ki, koskoca şehre diz çöktüren adamın karşımda hüngür hüngür eridiğini gördüm.

​"Yani... Şimdilik planlarım arasında o da var," dedim, nazlı nazlı gözlerimi süzüp yaşlı gözlerle gülümseyerek. "Ama böyle odunluk yapmaya devam edersen vazgeçebilirim, haberin olsun."

​Demir tutku dolu bir nefes alıp dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu öpücükte ne çatışma vardı, ne racon... Sadece katıksız bir sevgi, gelecek hayalleri ve tamamen bana teslim olmuş bir adamın kokusu vardı.

​Geri çekildiğinde beni göğsüne sımsıkı bastırdı. Yüzünü sarı saçlarımın arasına gömdü.

​"Sana yemin ederim Pembe Fırtına," dedi kulağıma doğru, sesi derin ve pürüzlüydü. "Senin çektiğin tek bir damla gözyaşı için, o karnının tek bir sancısı için bütün dünyayı ayağına sererim. Sen bana o küçük bebekleri ver... Ben bu malikaneyi de, bu şehri de tamamen sizin pembe dünyanız yapayım."

​İçim öyle bir ısındı ki, az önceki o sinir krizim bir anda pamuk helva gibi eriyip gitti. Başımı onun kalbinin üzerine koydum.

​"Tamam aşko," dedim, burnumu çekip sufle kaşığını yeniden elime alarak. "Duygusal konuşma bittiyse ben suflame devam ediyorum. Ama bak söyleyeyim, bebeğimiz olursa ona kesinlikle iced latte yapmayı öğreteceğim!"

​Demir kucağında ben, elimde sufle kaşığıyla başını geriye atıp o içten kahkahasını attı. Ve ben, o gece fırtınalı hormonlarımın arasında, şehrin en tehlikeli adamının kollarında geleceğimizin en tatlı hayallerini yedim.Suflemden son kaşığı da alıp tabağı sehpanın üzerine bıraktığımda, Demir’in göğsündeki o ritmik ve huzurlu kalp atışlarını dinliyordum. Hormonlarımın o fırtınalı dalgaları, onun kolları arasında yavaşça sakinleşmişti.

​"Selin?" dedi Demir, sesi gecenin sessizliğinde kadife gibi pürüzsüz ve alçaktı. Parmakları sarı Saçlarımın arasında nazikçe dolaşıyordu.

​"Hımm?" dedim, gözlerimi açmaya üşenerek.

​"Karnının ağrısı nasıl oldu? Hâlâ canın bir şey çekiyor mu?"

​Başımı yavaşça kaldırıp yeşil gözlerimi ona diktim. Dudaklarımı tatlı tatlı büktüm. "İyiyim aşko ya... Sufle ve senin o 'bütün şehri pembe yaparım' nutkun sağ olsun, kortizol seviyem normale döndü. Ama şey..."

​Demir hafifçe gülümsedi, kaşını kaldırdı. "Ne 'şey' Pembe Fırtına? Yine kafanda ne gibi bir kaos dönüyor?"

​"Hani sen az önce dedin ya 'küçük bebekler' falan..." dedim, pırlantalı yüzüğümü onun siyah gömleğinin düğmesinde gezdirerek. "Bak şimdiden söylüyorum Demir Bey! Eğer bir kızımız olursa adı kesinlikle çok havalı ve 'aesthetic' bir şey olacak. Öyle senin mafya jargonu isimlerinden koymak yok! Mesela 'Melodi' ya da 'Parla' gibi! Ve kesinlikle ona küçük boy deri ceketler ve minik pırlantalı tokalar alacağız!"

​Demir başını geriye atıp kısık ama derin bir kahkaha attı. Beni kucağında biraz daha yukarı çekip yüzüme doğru eğildi.

​"Demek Melodi ya da Parla..." dedi, gözlerindeki o sonsuz tutkuyla. "Peki ya erkek olursa? Ona da mı tüy detaylı sabahlıklar giydireceksin?"

​"Ayy saçmalama aşko!" dedim gülerek. "Erkek olursa aynı senin gibi jilet gibi takım elbise giyecek, eline de oyuncak bir tablet vereceğiz, senin gibi ciddi ciddi salonda turlayacak. Ama korumalara iced latte söylerken 'Lütfen' demeyi bilecek tabii!"

​Demir’in gözlerindeki o sert, ulaşılamaz adam imajı tamamen buharlaşmıştı. Yüzüme süzülen bir tutam sarı saçımı kulağımın arkasına itti. Bakışları bordo rujum olmasa da dudaklarıma kaydı.

​"Selin," dedi, sesi aniden ciddileşip o yakıcı tona bürünerek. "Ben bu hayatta sadece ayakta kalmayı ve savaşmayı biliyordum. Ama sen geldin... Bana sadece yaşamayı değil, geleceği hayal etmeyi öğrettin. Seni bu dünyadaki her şeyden çok seviyorum."

​"Biliyorum aşko," dedim, içimdeki o dişil enerjinin getirdiği gururla sırıatarak. "Zaten benden başkası senin bu odunluklarını aşka dönüştüremezdi."

​Demir gülümsedi ve beni incitmekten korkar gibi son derece nazik ama tutkuyla öptü.

​O gece, dışarıdaki karanlık şehir ne kadar tehlikeli olursa olsun, malikanenin o devasa odasında sadece ikimizin kurduğu o pembe, tatlı ve aşk dolu hayaller vardı. Ve ben, Şehrin en acımasız adamının kollarında, hayatımın en güvenli uykusuna daldım.Ertesi sabah gözlerimi açtığımda, odanın içine süzülen o Bodrum güneşi adeta bir "günaydın aşko" edasıyla tam yüzüme vuruyordu.

​Geceki o regl krizinden, ağlama seanslarından ve "küçük Melodi/Parla" muhabbetlerinden sonra bomba gibi uyanmıştım! Karnımın ağrısı tamamen geçmiş, hormonlarım ait oldukları sakin sulara çekilmişti. Yani kısacası: Dişil enerjim %100 şarj olmuştu!

​Yanımda yatan Demir’e baktım. Hâlâ uyuyordu. O koca mafya lideri, yeraltı dünyasının dahi çocuğu Demir Boran, bir kolunu belime dolamış, yüzünde o her zamanki sertlikten eser kalmayan inanılmaz tatlı bir huzurla nefes alıyordu. Dağılmış siyah saçları alnına düşmüştü.

​“Ayyy...” dedim içimden. “Şu karizmaya bak. Valla iyi ki trip atmışım dün gece, adama baya bir güncelleme gelmiş.”

​Pırlantalı tırnağımın ucuyla yavaşça yanağındaki o hafif sakallara dokundum. Demir anında, tek bir milisaniyede gözlerini açtı! Mafya refleksi işte, uyurken bile alarmda adam. Ama karşısında elinde tırnak törpüsü olmayan, sadece gülümsediğimi gören bir Selin görünce gözlerindeki o anlık karanlık yerini hemen o derin, yakıcı kahverengiye bıraktı.

​"Günaydın Pembe Fırtına," dedi, sesi uykudan yeni uyandığı için o kadar alçak ve pürüzlüydü ki, bir an aklım başımdan gitti. Belimdeki kolunu sıkılaştırıp beni kendine doğru çekti. "Bakıyorum da sabah neşemiz yerinde? Gitti mi fırtınalar?"

​"Gitti gitti aşko!" dedim, sarı saçlarımı arkama atıp yatakta bağdaş kurarak. "Bugün bombayım! Hatta o kadar bombayım ki, bugün malikanede muazzam bir yenilik yapmaya karar verdim."

​Demir gözlerini hafifçe kıstı. Yataktan doğrulup siyah saten çarşafların arasında sırtını başlığa dayadı. "Korkmalı mıyım?"

​"Aşk olsun Demir! Sadece... hani dün gece dedik ya, bu evi pembe saraya çevireceğiz diye? İşte operasyon bugün başlıyor!"

​Demir derin bir nefes aldı. Cebinden sigara paketini çıkaracakken vazgeçip komodinin üzerine bıraktı. "Selin... Salondaki pembe puf koltuğa razı oldum. Korumalara iced latte yaptırmana razı oldum. Ama bu malikanenin duvarları çelik ve kurşun geçirmez beton. Neyi değiştiriyorsun tam olarak?"

​"Aşkoooo," dedim nazlı nazlı yaklaşarak. Dizlerinin üzerine çıkıp gömleğinin düğmeleriyle oynamaya başladım. "Bahçedeki o kapkara koruma kulübeleri varya? Çok kasvetli! Adamlar orada 'biz mafyayız' diye nöbet tutarken auraları düşüyor. Onları mint yeşili ve toz pembeye boyatıyoruz. Bir de Ömer’e pembe bir kravat takacağız. Kurumsal kimlik yani!"

​Demir başını geriye atıp o meşhur kahkahasını attı. İki eliyle belimden tutup beni kucağına oturtarak dudaklarıma yaklaştı.

​"Ömer o kravatı takarsa bu şehirde karizması sıfırlanır Selin," dedi fısıltıyla, gözlerinin içi gülerek.

​"Benim olduğum yerde en büyük karizma sensin zaten aşko, Ömer’in karizmasından bize ne?" dedim, gülümsedip yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurarak.

​Tam o sırada aşağıdan devasa bir gürültü yükseldi!

​PAT! ÇAT! BAM!

​Demir’in yüzündeki o aşık ve eğlenen ifade bir saniyede silindi. Beni hemen arkasına, yatağın güvenli tarafına alarak yataktan fırladı. Belindeki silahı jet hızıyla kılıfından çıkardı.

​"Yine mi düşman geldi ya?!" dedim bıkkınlıkla, ipek sabahlığımı üzerime geçirerek. "Valla bu Bodrum’un mafyası da hiç rahat durmuyor, kahvaltı saatimizi ayarlayamadık gitti!"

​Demir önde, ben arkasında çıplak ayaklarımızla merdivenlerden aşağı süzüldük. Salona ulaştığımızda gördüğümüz manzara karşısında Demir silahını yavaşça aşağı indirdi. Yüzündeki ifade tam bir "Ben ne yaşıyorum?" karmaşasına dönüştü.

​Salonda düşman filan yoktu.

​Salonda... Dev bir koli, patlamış köpükler ve elinde pembe matkap tutan Ömer vardı!

​Ömer’in arkasında ise iki tane nakliyeci duruyordu. Salondaki o simsiyah, İtalyan tasarımı devasa kütüphanenin yerine... Dev gibi, tüy detaylı, led ışıklı ve pembe kaplamalı bir "Aşko Kuşku Makyaj Aynası ve Giyinme Ünitesi" kuruluyordu!

​"Bu ne?" dedi Demir, sesi aniden eksi beş dereceye düşerek.

​Ömer terini silip yutkundu. "Patron... Selin Hanım dün gece internetten sipariş vermiş. 'Demir Bey’in onaylı faturasıdır' deyince getirdiler. Kuruyoruz..."

​Demir yavaşça bana döndü. Kaşları çatılmıştı ama gözlerinin dibinde bana karşı koyamamanın o büyük çaresizliği parıldıyordu.

​Ben hemen araya girdim. Pırlantalı tırnağımla aynanın led ışığını yaktım. "Aşko bak! Işığı 3 kademeli! Burada makyaj yaparken sana bakacağım, sen de o siyah koltuğunda oturup beni izleyeceksin. Fena mı?"

​Demir bir aynaya baktı, bir Ömer’e baktı, sonra elindeki silaha baktı. Silahı emniyete alıp beline taktı. Uzanıp beni belimden çekti ve göğsüne yasladı.

​"Selin..." dedi kulağıma doğru, sesi o kadar tutkulu ama bir o kadar da teslim olmuştu ki. "Sen bu gidişle benim bütün yeraltı krallığımı pink parıltılarla kaplayacaksın."

​"Öyle yapacağım aşko," dedim, başımı onun göğsüne koyup sırıatarak. "Ama en çok da senin kalbini kaplayacağım."

​Demir eğilip dudaklarımdan derin bir öpücük aldı. Salondaki nakliyeciler ve Ömer kafalarını başka tarafa çevirirken, Demir Boran bir kez daha Pembe Fırtına’ya yenilmenin tadını çıkarıyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.