İçeriğe geç

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 5

Minik boran🤰🏼👨‍👩‍👧

​Liman krizinin, mutfaktaki patlamaların ve benim o fırtınalı regl krizlerimin üzerinden tam iki hafta geçmişti.

​İki haftada malikanede nelerin değiştiğini sorsan... Korumaların siyah takım elbiselerinin mendil ceplerine pembe tüy detayları eklendi, bahçedeki güvenlik kulübesinin yanına iced latte barı kuruldu ve Demir Boran’ın o buz gibi yeraltı krallığı tam anlamıyla bir "Selin Boran (yakında)" imparatorluğuna dönüştü!

​Ve evet... DÜĞÜN HAZIRLIKLARI BAŞLAMIŞTI!

​Sabahın dokuzunda malikanenin devasa salonunda, etrafımda üç tane gelinlik tasarımcısı, ellerinde kumaş rulolarıyla koşturan Ömer ve masanın üzerinde duran binbir çeşit davetiye numunesiyle bir orkestra şefi gibi dikiliyordum.

​Üzerimde toz pembe saten sabahlığım, elimde gold detaylı şampanya kadehimdeki detox çayım ve parmağımda güneş gibi parlayan o devasa pırlantamla tam bir kraliçeydim!

​"Ömer’ciğim!" diye seslendim salonda elindeki telefonla 50 kişiye aynı anda talimat vermeye çalışan zavallı korumaya.

​Ömer anında adımlarını durdurup saygıyla büküldü. "Buyurun Selin Hanım?"

​"Bu davetiyelerin üzerindeki püsküller niye pudra pembesi değil de gül kurusu? Ben sana 'Aura'mız hafif pembe olacak' demedim mi? Misafirler davetiyeyi eline aldığında 'Ayy ne kadar dişil bir düğün' demeli! Derhal hepsi değişsin!"

​"E-emredersiniz Selin Hanım," dedi Ömer terini silerek.

​Tam o sırada salona o meşhur, zeminleri titreten adımlar girdi.

​Demir Boran.

​Simsiyah jilet gibi takımı, gevşetilmiş siyah kravatı ve elinde kalın düğün bütçesi/güvenlik dosyasıyla salona adım attı. İki haftadır düğün stresi yüzünden uykusuzdu ama o tehlikeli karizmasından zerre bir şey kaybetmemişti.

​Gözleri salondaki dantellere, pembe tüylere ve bana kaydı. Dudaklarının kenarında o sadece bana özel, tutkulu ve hafif çaresiz tebessüm belirdi. Uzanıp belimden tuttu ve beni tek hamlede kendine doğru çekip göğsüne yasladı.

​"Günaydın Pembe Fırtına," dedi, sesi o kadar alçak ve yakıcıydı ki, salondaki gelinlikçiler bile bir an nefesini tuttu. Eğilip dudağımın kenarına uzun bir öpücük kondurdu. "Yine hangi mafya liderini davetiye püskülü yüzünden tehdit ediyorsun?"

​"Aşko yaaa!" dedim, nazlı nazlı gömleğinin yakasını düzelterek. "Görüyorsun işte, düğünümüze iki gün kaldı ve ben burada estetik krizleri atlatıyorum! Sen ne yaptın bakayım? Benim dediğim gibi nikah masasını komple canlı pembe şakayııklarla donatıyor muyuz?"

​Demir derin bir nefes aldı. Gözlerini hafifçe kısıp yüzüme yaklaştı. Yüzlerimiz arasında milimler vardı.

​"Selin," dedi, sesi fısıltı kadar yakın ama bir o kadar da güçlüydü. "Şehrin en büyük mekanını kapattım. Güvenlik için 200 adamımı yerleştirdim. Nikah masasına istediğin o şakayııkları getirtmek için İtalya’dan özel uçak kaldırttım..."

​Gözlerim kocaman açıldı! "Ayyy! Gerçekten mi aşko?!"

​"...Ama," dedi Demir, parmağının ucuyla çenemi tutup beni kendine kilitleyerek. "Şu ilk dans müziği konusunu hala çözemedik. Ben hayatımda tango bile yapmamış adamım, sen bana 'Aşko kuşku konseptli koreografi yapalım' diyorsun. Korumalarımın önünde beni rezil mi edeceksin?"

​"Ne rezilliği aşko!" dedim gülerek, pırlantalı tırnağımla göğsüne vurarak. "Tüm yeraltı dünyası senin o sert mafya imajının arkasında bana nasıl köle gibi aşık olduğunu görecek! Dişil enerjinin zaferi bu!"

​Demir başını geriye atıp o meşhur kahkahasını attı. Beni belimden daha da sıkı sarıp kulağıma doğru eğildi.

​"Sana aşık olduğum doğru," dedi, sesi aniden ciddileşip içimi yakan bir tona bürünerek. "Ve bu düğün bittiğinde, o duvağı açtığım an... Seni bu şehirden de, bu düğün kalabalığından da kaçırıp sadece ikimizin olduğu bir yere götüreceğim. Hazır mısın buna?"

​İçim bir hoş oldu! Bordo rujum olmasa da dudaklarımı büzüp gözlerimi süzdüm. "Nereye götüreceksin ki aşko? Malikanenin üst katı mı?"

​"Sürpriz," dedi Demir, çapkın bir gülümsemeyle.

​Tam o romantik an tavan yapmışken, bahçeden devasa bir konvoy sesi yükseldi! Korna sesleri, patlayan konfetiler ve bahçe kapısından içeri dalan 5 tane siyah VIP minibüs!

​Ömer panikle salona koştu. "Patron! Selin Hanım’ın akrabaları ve bütün arkadaş grubu geldi! 'Kız tarafıyız, kına gecesi ve bekarlığa veda yapacağız' diyorlar!"

​Demir’in gözlerindeki o çapkın ifade bir anda dondu. Yavaşça bana döndü. "Kız tarafı mı?"

​"Ayyy! Benim tayfa geldi!" diye çığlığı bastım, gelinlik kumaşlarını fırlatıp kapıya doğru koşarak. "Demir! Kaç çabuk! Seni basacaklar, kına yakacağız sana!"

​Demir Boran... Koskoca mafya lideri, hayatında ilk defa 'kız tarafı' tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı ve yüzündeki o 'Ben neye bulaştım?' ifadesi dünyalara bedeldi!😍Aşko kaç çabuk!" çığlığımla birlikte Demir’in o saniyede yüzünde beliren belgesel belgesel şaşkınlık... Tek kelimeyle paha biçilemezdi!

​Koskoca yeraltı dünyasının tek hâkimi Demir Boran, hayatında ilk defa silahına sarılmak yerine merdivenlere doğru geriledi. Karşısında 200 koruma olsa tek kurşunla indirirdi ama kapıdan giren elleri tefli, pembe peruklu, "Kız tarafıyız, damadı basmaya geldik!" diye bağıran arkadaş grubumu görünce adamın sigortaları attı!

​"Selin..." dedi Demir, sesi merdivenin başından çaresizlik içinde yankılanarak. "Bu evde bu gece neler yaşanacak?"

​"Kına gecesi ve bekarlığa veda aşko!" diye bağırdım arkasından, pırlantalı tırnaklarımla ona öpücük yollayarak. "Sen Ömer’i de al git yukarı, biz buraları fethedeceğiz!"

​ BÜYÜK DÜĞÜN GÜNÜ!

​Zaman su gibi aktı, kına gecesindeki o patlamalı, halaylı ve bol pembe konfetili kaos geride kaldı ve işte o an geldi!

​Bodrum’un en lüks deniz kenarı mekânı... Her yer İtalya’dan getirttiğim canlı pembe şakayıklarla kaplı. Masalarda devasa şamdanlar, denizin üstünde süzülen ışıklar ve davetliler arasında İtalyan mafyalarından tut da Bodrum sosyetesine kadar herkes!

​Ve ben... Fransız dantelli, arkası dev duvaklı, belimi korseli sıkan o efsane gelinliğimle tam bir prenses gibi gelin odasında duruyordum.

​Kapı yavaşça açıldı.

​İçeri Demir girdi.

​Simsiyah, mükemmel kesim bir damatlık. Saçları jilet gibi geriye taranmış. Göğsünde benim ona özel seçtiğim pembe minik bir şakayık yaka çiçeği... Bakışları bana çarptığı an salondaki o tehlikeli, sert adam tamamen yok oldu. Gözleri kocaman açıldı, boğazı düğümlendi.

​Yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Duvaklı sarı saçlarıma, bordo rujuma ve yeşil gözlerime baktı. Uzanıp ellerimi tuttu. Parmağındaki siyah titanyum alyansı ve benim devasa pırlantam ışıkta parladı.

​"Selin..." dedi, sesi o kadar alçak, o kadar derin ve tutkuluydu ki içim titreşti. "Sen bu dünyadaki en güzel, en muazzam şeysin. Ben sana tapıyorum."

​"Aşko ya..." dedim, gözlerim dolmasın diye duvağımı hafifçe havalandırarak. "Makyajım akacak yapma şöyle şeyler! Çok karizmatik olmuşsun bu arada, tam benlik bir damat!"

​Demir gülümsedi, alnıma uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Artık tamamen benimsin Pembe Fırtına."

​Nikah Masası ve İlk Dans Kaosu!

​Alkışlar, tezahüratlar ve patlayan volkanlar arasında nikah masasına yürüdük.

​Nikah memuru o meşhur soruyu sorduğunda mikrofona doğru eğildim:

"EVEEEEEEETT! Sonsuza kadar aşko!" diye bağırdım, sesim bütün Bodrum sahillerinde yankılandı!

​Demir ise gözlerimin içine bakarak, o karizmatik ve pürüzsüz sesiyle mikrofonu aldı: "Evet," dedi. "Ömrümün sonuna kadar, evet."

​Topuklu gelinlik ayakkabımla Demir’in ayağına öyle bir bastım ki, Ömer arkada gözlerini kapattı! Demir hafifçe kıkırdayıp belimden tuttu ve duvağımı açıp dudaklarıma kilitlendi. Düğün alanı adeta yıkılıyordu!

​Daha sonra o korktuğumuz "ilk dans" geldi...

​Romantik bir keman melodisi çalarken Demir beni pistin ortasına çekti. Beni belimden öyle bir kavradı, öyle tutkuyla döndürdü ki, kimse onun hayatında hiç dans etmediğine inanamazdı! Tek bir farkla: Şarkının tam ortasında ben ritmi değiştirip araya minik bir "aşko kuşku" figürü kattım. Demir başını geriye atıp o meşhur kahkahasını patlattı ve beni kucağına alıp kendi etrafında döndürdü.

​Gece Yarısı: Kacış!

​Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes pistte koparken Demir arkadan yaklaşıp fısıldadı: "Süre doldu kraliçem. Sana bir sözüm vardı."

​Hiç kimseye haber vermeden, gelinliğimin kuyruğunu elime topladığım gibi Demir’in peşinden arka kapıya koştum!

​Dışarıda bizi bekleyen... Siyah bir helikopterdi!

​"Aşkooo! Helikopter mi?!" diye çığlığı bastım.

​"Düğün kalabalığından kaçıyoruz dedim ya," dedi Demir, beni kucağına alıp helikoptere bindirirken. Kendisi de yanıma oturdu, kapı kapandı ve Bodrum’un gece ışıkları ayaklarımızın altında süzülmeye başladı.

​Helikopterin içinde, o devasa gelinliğin tülleri arasında Demir’e doğru sokuldum. Başımı onun güçlü omzuna koydum. Demir kolunu belime dolayıp beni kendine kenetledi.

​"Şimdi nereye gidiyoruz Bay Boran?" dedim, gülümsayarak parmağımdaki alyansla oynarken.

​"Sadece senin ve benim olduğum, hiç kimsenin, hiçbir krizin bize ulaşamayacağı özel adamıza..." dedi Demir, sesi gecenin karanlığında kadife gibi yumuşacıktı. Eğilip dudağıma tutkulu bir öpücük kondurdu. "Artık resmi olarak selin Boran’sın Pembe Fırtına. Ve bu hikaye daha yeni başlıyor..."Helikopter, Ege’nin ortasındaki o ıssız, sadece Demir’e ait olan özel adaya indiğinde gece yarısı çoktan geçmişti. Bodrum’un ışıkları uzaklarda minik pırıltılar olarak kalmış, etrafı sadece dalga sesleri ve tutkulu bir sessizlik kaplamıştı.

​Demir, gelinliğimin uzun tüllerine dolanmama izin vermeden beni tek hamlede kucağına aldı. Ahşap iskeleden geçip doğrudan adadaki o muazzam, cam duvarlı lüks villaya doğru yürüdü.

​"Aşko ya..." dedim, kollarımı onun boynuna dolayarak. "Bütün düğünü arkamızda bırakıp helikopterle adaya kaçmak tam bir film sahnesi vibe’ıydı yalnız! Çok havalıydık!"

​Demir yatak odasının kapısını ayağıyla hafifçe itip içeri girdi. Odanın içi, loş mum ışıklarıyla ve masadaki pembe şampanyayla aydınlatılmıştı. Beni yavaşça, kuş tüylü devasa yatağın kenarına bıraktı.

​İki eliyle iki yanımdan yatağa yaslanıp üzerime doğru eğildi. Simsiyah damatlığının ceketini ve pembe şakayıklı yaka çiçeğini kenara atmıştı. Gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı, bakışlarındaki o tehlikeli karanlık bu sefer tamamen tutkuya ve arzuya teslim olmuştu.

​"Artık kaçmak yok selin Boran," dedi, sesi o kadar alçak, o kadar yakıcıydı ki içim titreşti. Parmağının ucuyla gelinliğimin omuz askısını nazikçe indirdi. "Bu gece ne fırtınalar var, ne korumalar, ne de başka bir şey... Sadece sen ve ben."

​Gözlerimi süzüp gülümsedim. Pırlantalı tırnaklarımı onun göğsüne koyup kendime doğru çektim.

​"Zaten senden kaçmak isteyen kim ki Bay Boran?" diye fısıldadım, bordo rujlu dudaklarımı onun dudaklarına birkaç milim kala durdurarak. "Sonsuza kadar senin kalmaya geldim..."

​Demir’in sabrı orada bitti. Uzanıp duvağımın son iğnesini tek hamlede çıkardı, sarı saçlarım yastığa yayıldı. Dudakları dudaklarımla buluştuğunda, aramızdaki o komik, aşko kuşku ve tatlı atışmalar yerini tamamen yakıcı bir aşka, zafere ve ikimizin birleşen ruhuna bıraktı.

​O gece, Ege’nin ortasındaki o sessiz adada, Pembe Fırtına ile Barut Kökü sonsuza dek bir oldu...

Akşam olduğunda malikanenin verandasına mumlar yakılmış, denizden esen tatlı rüzgar ortama acayip "aesthetic" bir hava katmıştı. Demir, söz verdiği gibi kendi elleriyle bana kahve pişirtip getirmişti. Simsiyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, o karizmatik duruşuyla karşıma oturmuştu.

​Fincanı kapatıp soğumasını bekledikten sonra heyecanla Demir’e uzattım. "Evet aşko! Tut fincanı, çevir ve fala bakıyoruz. Ama öyle sallamak yok, dişil hislerini çalıştır!"

​Demir hafifçe gülüp fincanı açtı. İçindeki telvelere şöyle bir baktı, sonra o koyu kahverengi gözlerini bana dikti. O an ortamdaki bütün eğlenceli hava bir anda yerini yoğun bir çekime bıraktı.

​"Ne görüyorsun aşko?" diye fısıldadım, masanın üzerinden ona doğru eğilerek.

​Demir fincanı kenara bıraktı. Masanın üzerindeki elimi tutup parmaklarını parmaklarıma kenetledi. Bakışları o kadar derin, o kadar yakıcıydı ki aramıza bir anda devasa bir elektriklenme yayıldı.

​"Fincanda ne var bilmiyorum Selin," dedi Demir, sesi aniden ciddileşip o pürüzsüz, aşırı etkileyici tona bürünerek. "Ama gözlerinde ikimizin geleceğini görüyorum. Ve o geleceğin içinde sana her geçen gün daha da delice aşık olan bir adam var."

​Kalbim güm güm atmaya başladı. Yüzüme doğru eğildiğinde nefesi dudaklarıma değiyordu. Pırlantalı tırnaklarımı enselerine geçirip onu kendime çektim. O gece verandadaki o ilk kıvılcım, yerini odamızda tutku dolu bir yangına bıraktı...

​Bir Gün Sonra: Şüpheler ve Pembe Test!

​Ertesi sabah uyandığımda içimde çok garip bir his vardı. Midem hafifçe bulanıyor, başım dönüyordu. Demir iş için sabah erken saatte çıkmıştı.

​Yataktan kalkıp banyoya geçtim. "Aaa Seloş," dedim kendi kendime aynada bakarak. "Kortizolün mü yükseldi acaba? Yoksa dün geceki şampanyadan mı?"

​Ama içimdeki o dişil his durmadan aynı şeyi fısıldıyordu. Derhal Ömer’e haber verip nöbetçi eczaneden en estetik kutulu hamilelik testini getirttim.

​Banyoda heyecanla o iki dakikanın geçmesini bekledim. Kalbim boğazımda atıyordu! Süre dolduğunda teste doğru yavaşça baktım.

​Ve orada... ÇİFT ÇİZGİ!

​"AYYYY! ANNEEEE!" diye minik bir çığlık attım! Gözlerim anında yaşla doldu. Hamileydim! Demir’e dün gece bahsettiğim o minik Boran, kıvırcık saçlı bebeğimiz gerçekten geliyordu!

​Testi hemen arkama saklayıp salona koştum. Demir tam da o sırada eve giriş yapıyordu. Üzerindeki ceketini çıkarırken beni görünce gülümsedi. "Ne oldu Pembe Fırtına? Yüzün parlıyor?"

​"Demir..." dedim, sesim heyecandan ve mutluluktan titreyerek. Yanına koştum. "Bana bak, gözlerime bak!"

​"Baktım güzelim, ne oldu?" dedi merakla, belimden tutarak.

​Elindeki testi çıkarıp tam gözünün önüne tuttum! "AŞKOOOO! BİZ HAMİLEYİZ!"

​Demir’in elindeki ceket pat diye yere düştü. O koskoca yeraltı dünyasının tek kralı, mafya lideri Demir Boran... Şoktan dona kaldı! Gözleri testteki çift çizgiye, sonra benim yeşil gözlerime kaydı.

​"S-Selin..." dedi, hayatında ilk defa sesi kekeleyerek. "Gerçek mi bu? Biz... bizim bebeğimiz mi oluyor?"

​"Evet aşko! Minik Melodi veya Parla geliyor!" dedim ağlayarak gülerek.

​Demir tek bir saniyede beni belimden tutup havada döndürmeye başladı! O kadar içten, o kadar devasa bir kahkaha attı ki ses bütün malikanede yankılandı. Beni yavaşça yere indirip iki eliyle yüzümü tuttu, gözyaşlarımı öptü.

​"Seni seviyorum," dedi fısıltıyla, gözleri mutluluktan ıslanmış halde. "Seni ve bizim minik mucizemizi dünyadaki her şeyden çok seviyorum Pembe Fırtına..."

Demir beni kucağından indirmedi. Yüzümü, gözlerimi, dudaklarımı defalarca öptü. Hayatımda onu hiç böyle görmemiştim; yeraltı dünyasını dize getiren o sert, tavizsiz adam resmen gözlerinin içi parlayarak ağlıyordu.

​"Demir ya..." dedim, parmağımdaki dev pırlantayla gözyaşlarımı silip burnumu çekerek. "Makyajım tamamen aktı ama dişil enerjimin şu an ulaştığı seviyeyi NASA bile ölçemez! Inanabiliyor musun? İçimde minik bir Boran var!"

​Demir beni yavaşça yere bıraktı ama ellerimi bir an bile bırakmadı. Eğildi, tam önümde diz çöktü. O koskoca adam, dizlerinin üzerine çöküp yüzünü karnıma dayadı. Siyah gömleğinin kumaşı karnıma değerken, derin bir nefes aldı.

​"Burada..." dedi, sesi pürüzlü ve aşırı duygusaldı. "Benim ve senin bir parçamız var..."

​"Evet aşko," dedim gülümsayarak, ellerimi onun kıvırcıklaşmaya başlayan siyah saçlarının arasında gezdirerek. "Ve şimdiden söylüyorum, aşermelerim başladığında gece yarısı Adana dürüm krizlerime hazırlıklı ol! Bu bebek şimdiden babasının genlerini taşıyor galiba."

​Demir başını kaldırıp bana baktı, gözlerindeki o sonsuz aşkla alçak bir kahkaha attı. Doğrulup beni tekrar göğsüne bastırdı.

​"Ömer!" diye bağırdı salona doğru. Sesi heyecandan bir tık yüksek çıkmıştı.

​Ömer panikle içeri daldı, elini belindeki silaha götürüyordu. "Patron! Bir kriz mi var?!"

​Demir, Ömer’in omzuna öyle sert ve neşeli bir tokat attı ki Ömer bir an dengesini kaybetti. "Kriz yok Ömer! Kutlama var! Yengeniz hamile! Baba oluyorum!"

​Ömer’in gözleri kocaman açıldı, gözlerindeki o ciddi koruma ifadesi bir anda buharlaştı. "T-Tebrik ederim patron! Tebrik ederim Selin Hanım!"

​"Ömer’ciğim," dedim, zafer kazanmış bir edayla ipek sabahlığımın yakasını düzelterek. "Derhal bütün malikaneye pembe ve mavi balonlar söyleniyor. Ayrıca bahçedeki koruma arkadaşlara söyle, bugün herkes çift porsiyon tatlı yiyor. Kutlama var!"

​Demir belimden tutup beni kendine doğru çekti, kulağıma eğilip fısıldadı: "Sen gerçekten bu dünyayı pembe yapmaya kararlısın, değil mi Mrs. Boran?"

​"Ben değil aşko," dedim, dudaklarına doğru uzanıp tatlı bir öpücük kondurarak. "Biz yapıyoruz. Sen, ben ve minik Boran..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.