O olaylı liman fırtınasının ve depodaki "aşko" krizinin üzerinden iki gün geçmişti.
Demir’in bana o gece dediklerini unutmam imkansızdı. Hani şu "Sana tapıyorum"lar, "Şehri haritadan silerim"ler filan... Ay, hatırladıkça pırlantalı protez tırnaklarım bile kendi kendine alkış tutuyordu! Ama tabii ben bir Selin Boran—pardon, henüz Boran değil—olarak adama hemen teslim olacak değildim. Biraz naz, biraz dişil enerji şarttı.
Sabahın sekizinde dev malikanenin salonunda bornozum, yüzümde yeşil kil maskem ve başımda pembe havlumla turluyordum.
"Ömer!" diye seslendim salondan geçen sert bakışlı korumaya.
Ömer anında çelişkili bir hürmetle durdu. Garibim iki haftada benim yüzümden beş kilo vermişti. "Buyur Selin Hanım?"
"Ömer’ciğim, bu evin enerjisi yine çok basık. Merkür de retroya giriyor zaten. Ben mutfağa detoks çayı için hibiskus ile çamur aromalı matcha tozu söyletmiştim, nerede onlar?"
Ömer yutkundu. "Selin Hanım, Demir Patron’un talimatı var... Eve şüpheli toz maddeler sokamıyoruz, güvenlik prosedürü."
"Aşko o çay çay! Zayıflatıyor, cildi parlatıyor! Demir’e söyle o prosedürünü bizzat gelip bana anlatsın!"
"Ben geldim," dedi arkadan gelen o derin, acımasız ama bana karşı nedense her an erimeye hazır ses.
Arkamı döndüm. Demir Boran. Simsiyah jilet gibi takım elbisesi, elinde kalın bir dosya, yine o 'şehri ben yönetiyorum' havasıyla duruyordu. Ama karşısında yüzü yemyeşil, kafası havlu sarılı bir kız vardı.
Bakışları yüzümdeki yeşil çamurda gezindi. Dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. "Bu halin ne Selin? Malikaneye uzaylılar mı saldırdı?"
"Aşk olsun Demir!" dedim, bornozumu havalı bir şekilde geriye atarak. "Bu organik detoks maskesi! Senin o çatışmalardaki stresin bana yansıyor, cildim matlaşıyor farkında mısın?"
Demir ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızdaki mesafeyi sıfırladığında elindeki dosyayı arkasındaki konsola bıraktı. Parmağının ucuyla yanağımdaki yeşil maskeden minik bir parça alıp kendi burnuna sürdü.
"N'apıyorsun ya?" dedim gözlerimi devirerek.
"Stresini alıyorum," dedi alçak bir fısıltıyla. Gözlerinde o içimi yakan tutku pırıltısı belirdi aniden. Belimden tutup beni kendine çekti. "Ayrıca yüzün yeşil çamurla kaplıyken bile nasıl bu kadar güzel olabiliyorsun, hala çözebilmiş değilim."
"Ay..." dedim, bir an için 'aşko' modundan çıkıp eriyerek. "Gerçekten mi?"
"Gerçekten," dedi ve tam bordo rujlu olmasa da yeşil maskeli dudağıma doğru eğildi.
Tam o romantik an tavan yapacak, dudaklarımız buluşacakken...
GÜÜÜÜÜÜÜÜM!
Mutfaktan devasa bir patlama sesi geldi! Arkasından da bir çığlık!
Demir refleksle beni arkasına alıp belindeki silaha davrandı. "Ne oluyor lan?!" diye gürledi.
Mutfak kapısından dumanlar yükselirken, Demir’in sağ kolu olan Rasim Usta dışarı fırladı. Adamın yüzü gözü kapkara olmuştu.
"Patron!" dedi Rasim öksürerek. "Selin Hanım’ın aktardan getirttiği o Kırmızı Hibiskus Çayı'nı ocağa koymuştuk... İçine bir şey atın dediniz ya?"
"Ben ona biraz da parıltı olsun diye simli banyo bombası atmıştım aşkooo!" diye araya girdim neşeyle. "Aromatik olsun diye!"
Demir elindeki silahla kala kaldı. Yüzümdeki yeşil maskeye baktı, patlayan mutfağa baktı, sonra bana baktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Hayatında yüzlerce suikast atlatmış adam, benim bir bardak çay tarifim karşısında çaresiz kalmıştı!
"Selin..." dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. "Sen bu malikaneyi bombalatmak için mafya tutmana gerek yokmuş. Tek başına bir kitle imha silahısın."
"Ama çok tatlı bir kitle imha silahıyım," dedim, pırlantalı tırnağımla gömleğinin düğmesiyle oynayarak. "Ayrıca mutfak tadilata girerse beni dışarıda yemeğe çıkarmak zorunda kalırsın Demir Bey. Planlıydı yani."
Demir başını geriye atıp o meşhur, nadir kahkahalarından birini patlattı. Silahını beline geri takıp belimden tuttu ve beni havaya kaldırıp kucağına aldı. Yeşil maskeme, başımdaki pembe havluya hiç aldırmadan boynuma bir öpücük kondurdu.
"Seni dışarı yemeğe çıkaracağım Pembe Fırtına," dedi gözlerimin içine aşkla bakarak. "Ama önce gidip şu yüzünü yıkıyorsun. Çünkü bu şehirdeki hiçbir adamın senin bu halini görüp sana aşık olmasına izin veremem. Bu belayı sadece ben çekebilirim."
"Aşkoooo!" dedim ve kollarıma boynuna doladım. "Seni seviyorum dedin yani en sonunda!"
"Dedim," dedi Demir dudaklarıma kilitlenirken. "Ve ölsem de geri almam."
2 SAAT SORNA
Gözlerimi açtığımda kendimi şehrin en pahalı, en "aesthetic" Fransız restoranının kapısında buldum.
Demir, mutfaktaki simli banyo bombası felaketinden sonra "Seni bu evde tutarsam malikane üzerime yıkılacak" diyerek beni apar topar dışarı çıkarmıştı. Kendisi yine jilet gibi siyah takımını çekmiş, ben ise siyah deri ceketim, sarı saçlarım ve yeşil gözlerimi ön plana çıkaran o efsane makyajımla yanındaydım.
Restorana adım attığımız an içerideki keman sesi hafifçe kesildi. Bütün burjuva sosyete bize bakıyordu. Demir belimden tutmuş, etrafa "Bana bakanı yakarım" bakışları atarak beni garsonun gösterdiği masaya yönlendirdi.
Garson, elinde Fransızca menüyle yaklaştı. "Bonsoir efendim, bugün şefimizin özel spesiyali olan 'Salyangoz Göğsünde Truf Mantarlı Sos' öneriyoruz."
Ben menüye şöyle bir baktım. Pırlantalı tırnağımla menüyü yavaşça ittim.
"Pardon aşko," dedim garsona. "Salyangoz mu? Ben Bodrum kızıyım, o sümüklü şeyi tabağımda görürsem bayılırım! Bana oradan acılı bir Adana dürüm, bol köpüklü yayık ayranı getirebilir misin? Ayranın üstünde o köpük puf puf dursun lütfen, fotoğraf çekeceğim."
Garsonun elindeki kalem düştü. Adam sanki ona uzayca konuşmuşum gibi baktı. "E-efendim, burası bir Fransız restoranı..."
Demir derin bir nefes aldı. Cebinden öyle bir tomar para çıkarıp masaya bıraktı ki, garsonun gözleri yuvasından fırladı.
"Duydun hanımefendiyi," dedi Demir, o karanlık ve öldürücü sesiyle garsona doğru eğilerek. "15 dakika içinde bu masaya bu şehrin en acılı Adana dürümü ve o köpüklü ayran gelecek. Yoksa bu restoranı komple satın alır, mutfağında sadece kebap pişirtirim."
Garson "Derhal efendim!" diyerek adeta ışık hızında mutfağa kaçtı.
Ben gözlerimi süzüp gülümsedim. "Aşko yaaa! Nasıl da hallettin hemen! İşte bu dişil ve eril enerjinin muazzam uyumu!"
Demir elini alnına koydu, hafifçe güldü. "Selin, ben koskoca yeraltı dünyasını yönetiyorum. Mafya lideriyim. Ama seninle bir akşam yemeğine çıkmak için bütün itibarımı çöpe atıyorum, farkında mısın?"
"İtibar dediğin nedir ki aşko?" dedim elini tutarak. "Önemli olan vibe! Bak, ne güzel baş başayız..."
Tam o sırada, arka masadan gıcık bir ses yükseldi. Şehrin sosyetik zenginlerinden biri olan, sürekli her şeye burun kıvıran Cenk ve yanındaki arkadaşları bize bakıp kıkırdıyordu.
"Şunlara bak," dedi Cenk yüksek sesle. "Kapağı Fransız restoranına atmışlar ama Adana dürüm istiyorlar. Tam bir varoşluk!"
O an... Masadaki hava bir anda eksi kırk dereceye düştü.
Demir’in gözlerindeki o çapkın pırıltı gitti. Yavaşça başını o adama doğru çevirdi. O an adamın yüzündeki sırıtış dondu çünkü karşısındaki adamın sadece bir 'müşteri' değil, Demir Boran olduğunu yeni idrak etmişti. Demir elini belindeki silaha doğru götürürken araya girdim.
"Dur aşko, silah yok!" dedim panikle. "Geçen gün ceketim yandı zaten! Ben hallederim."
Masadan kalktım. Topuklu çizmelerimin "tık tık" sesleriyle Cenk’in masasına doğru yürüdüm. Pırlantalı tırnağımı adama doğru uzattım.
"Pardon canım," dedim son derece kibar ama tehlikeli bir sesle. "Sen az önce benim dürüme mi varoş dedin? Bak o arkada oturan siyah takımlı adam var ya? Kendisi benim 'aşkom' olur. Ve şu an seni bu restorandaki şampanya şişelerinin üzerine oturtmamak için kendini zor tutuyor. Vibe’ımızı bozma, yemeğini ye!"
Adam bembeyaz oldu. Demir arkamda belirdi. Dev gibi gölgesi masanın üzerine düştü. Elini hafifçe adamın omzuna koydu, öyle bir sıktı ki adamın sandalyesi gıcırdadı.
"Kraliçem haklı," dedi Demir, adamın kulağına eğilerek. "Şimdi o masadan kalkıyorsunuz ve dürümlerimiz gelene kadar bu restorandan defoluyorsunuz. Yoksa hesabınızı ben keserim."
Cenk ve arkadaşları hesap bile ödemeden masadan fırlayıp kaçtılar!
Tam o sırada garson, gümüş bir tepsi içinde—evet, gümüş tepside!—iki tane devasa Adana dürüm ve bakır maşrapada köpüklü ayranla geldi.
Masamıza döndük. Ben hemen telefonumu çıkarıp dürümle selfie çektim. Demir ise bana bakıyordu. Ama öyle bir bakıyordu ki, sanki Fransız restoranında gümüş tepside kebap yemek dünyadaki en romantik şeymiş gibi...
Dürümden dev bir ısırık aldım. "Mmmm! Harika!" dedim, dudağımın kenarına hafifçe isot bulaşırken.
Demir uzandı, peçeteyle dudağımın kenarını nazikçe sildi. Sonra o peçeteyi kenara bırakıp bana doğru eğildi.
"Biliyor musun Selin?" dedi, gözlerindeki o sonsuz aşkla. "Bu dünyada herkes benden korkuyor. Bütün şehir önümde diz çöküyor. Ama sadece senin yanındayken gerçekten yaşadığımı hissediyorum. Sen benim hayatıma giren en güzel, en komik belasın."
"Aşko ya..." dedim, elimdeki dürümü bırakıp elini tutarak. "Ben de seni çok seviyorum. Ama bir dahakine şalgam da söyleseydik keşke, acısı tam geçmedi."
Demir başını geriye atıp restoranı çınlatan o meşhur kahkahasını attı. Bütün sosyete bize bakıyordu ama ikimizin de umurunda değildi. O gece, bir Fransız restoranında, Adana dürüm kokuları arasında birbirimize bir kez daha aşık olduk.Gözlerimi açtığımda kendimi şehrin en pahalı, en "aesthetic" Fransız restoranının kapısında buldum.
Demir, mutfaktaki simli banyo bombası felaketinden sonra "Seni bu evde tutarsam malikane üzerime yıkılacak" diyerek beni apar topar dışarı çıkarmıştı. Kendisi yine jilet gibi siyah takımını çekmiş, ben ise siyah deri ceketim, sarı saçlarım ve yeşil gözlerimi ön plana çıkaran o efsane makyajımla yanındaydım.
Restorana adım attığımız an içerideki keman sesi hafifçe kesildi. Bütün burjuva sosyete bize bakıyordu. Demir belimden tutmuş, etrafa "Bana bakanı yakarım" bakışları atarak beni garsonun gösterdiği masaya yönlendirdi.
Garson, elinde Fransızca menüyle yaklaştı. "Bonsoir efendim, bugün şefimizin özel spesiyali olan 'Salyangoz Göğsünde Truf Mantarlı Sos' öneriyoruz."
Ben menüye şöyle bir baktım. Pırlantalı tırnağımla menüyü yavaşça ittim.
"Pardon aşko," dedim garsona. "Salyangoz mu? Ben Bodrum kızıyım, o sümüklü şeyi tabağımda görürsem bayılırım! Bana oradan acılı bir Adana dürüm, bol köpüklü yayık ayranı getirebilir misin? Ayranın üstünde o köpük puf puf dursun lütfen, fotoğraf çekeceğim."
Garsonun elindeki kalem düştü. Adam sanki ona uzayca konuşmuşum gibi baktı. "E-efendim, burası bir Fransız restoranı..."
Demir derin bir nefes aldı. Cebinden öyle bir tomar para çıkarıp masaya bıraktı ki, garsonun gözleri yuvasından fırladı.
"Duydun hanımefendiyi," dedi Demir, o karanlık ve öldürücü sesiyle garsona doğru eğilerek. "15 dakika içinde bu masaya bu şehrin en acılı Adana dürümü ve o köpüklü ayran gelecek. Yoksa bu restoranı komple satın alır, mutfağında sadece kebap pişirtirim."
Garson "Derhal efendim!" diyerek adeta ışık hızında mutfağa kaçtı.
Ben gözlerimi süzüp gülümsedim. "Aşko yaaa! Nasıl da hallettin hemen! İşte bu dişil ve eril enerjinin muazzam uyumu!"
Demir elini alnına koydu, hafifçe güldü. "Selin, ben koskoca yeraltı dünyasını yönetiyorum. Mafya lideriyim. Ama seninle bir akşam yemeğine çıkmak için bütün itibarımı çöpe atıyorum, farkında mısın?"
"İtibar dediğin nedir ki aşko?" dedim elini tutarak. "Önemli olan vibe! Bak, ne güzel baş başayız..."
Tam o sırada, arka masadan gıcık bir ses yükseldi. Şehrin sosyetik zenginlerinden biri olan, sürekli her şeye burun kıvıran Cenk ve yanındaki arkadaşları bize bakıp kıkırdıyordu.
"Şunlara bak," dedi Cenk yüksek sesle. "Kapağı Fransız restoranına atmışlar ama Adana dürüm istiyorlar. Tam bir varoşluk!"
O an... Masadaki hava bir anda eksi kırk dereceye düştü.
Demir’in gözlerindeki o çapkın pırıltı gitti. Yavaşça başını o adama doğru çevirdi. O an adamın yüzündeki sırıtış dondu çünkü karşısındaki adamın sadece bir 'müşteri' değil, Demir Boran olduğunu yeni idrak etmişti. Demir elini belindeki silaha doğru götürürken araya girdim.
"Dur aşko, silah yok!" dedim panikle. "Geçen gün ceketim yandı zaten! Ben hallederim."
Masadan kalktım. Topuklu çizmelerimin "tık tık" sesleriyle Cenk’in masasına doğru yürüdüm. Pırlantalı tırnağımı adama doğru uzattım.
"Pardon canım," dedim son derece kibar ama tehlikeli bir sesle. "Sen az önce benim dürüme mi varoş dedin? Bak o arkada oturan siyah takımlı adam var ya? Kendisi benim 'aşkom' olur. Ve şu an seni bu restorandaki şampanya şişelerinin üzerine oturtmamak için kendini zor tutuyor. Vibe’ımızı bozma, yemeğini ye!"
Adam bembeyaz oldu. Demir arkamda belirdi. Dev gibi gölgesi masanın üzerine düştü. Elini hafifçe adamın omzuna koydu, öyle bir sıktı ki adamın sandalyesi gıcırdadı.
"Kraliçem haklı," dedi Demir, adamın kulağına eğilerek. "Şimdi o masadan kalkıyorsunuz ve dürümlerimiz gelene kadar bu restorandan defoluyorsunuz. Yoksa hesabınızı ben keserim."
Cenk ve arkadaşları hesap bile ödemeden masadan fırlayıp kaçtılar!
Tam o sırada garson, gümüş bir tepsi içinde—evet, gümüş tepside!—iki tane devasa Adana dürüm ve bakır maşrapada köpüklü ayranla geldi.
Masamıza döndük. Ben hemen telefonumu çıkarıp dürümle selfie çektim. Demir ise bana bakıyordu. Ama öyle bir bakıyordu ki, sanki Fransız restoranında gümüş tepside kebap yemek dünyadaki en romantik şeymiş gibi...
Dürümden dev bir ısırık aldım. "Mmmm! Harika!" dedim, dudağımın kenarına hafifçe isot bulaşırken.
Demir uzandı, peçeteyle dudağımın kenarını nazikçe sildi. Sonra o peçeteyi kenara bırakıp bana doğru eğildi.
"Biliyor musun Selin?" dedi, gözlerindeki o sonsuz aşkla. "Bu dünyada herkes benden korkuyor. Bütün şehir önümde diz çöküyor. Ama sadece senin yanındayken gerçekten yaşadığımı hissediyorum. Sen benim hayatıma giren en güzel, en komik belasın."
"Aşko ya..." dedim, elimdeki dürümü bırakıp elini tutarak. "Ben de seni çok seviyorum. Ama bir dahakine şalgam da söyleseydik keşke, acısı tam geçmedi."
Demir başını geriye atıp restoranı çınlatan o meşhur kahkahasını attı. Bütün sosyete bize bakıyordu ama ikimizin de umurunda değildi. O gece, bir Fransız restoranında, Adana dürüm kokuları arasında birbirimize bir kez daha aşık olduk.Demir boynuma derin, yakıcı bir öpücük kondurduğunda kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, parmağımdaki o devasa pırlantanın ağırlığı bile bir an hafif gelmişti. "Aşko ya..." diye fısıldadım, sarı saçlarımı arkama atıp yüzüğün ışıkta parlayışını izlerken. "Yani şu an dişil enerjimin zirvesindeyim, şaka değil!"
Ama kader bu ya; benim en romantik, en "aesthetic" anlarım asla olaysız bitemezdi.
Biz tam o romantik bulutların üstünde süzülürken, dışarıda devasa bir şimşek çaktı! GÜÜÜÜÜÜM!
Arkasından öyle bir gök gürültüsü patladı ki, salondaki Fransız pencereler titredi. Bodrum’un o sakin deniz rüzgarı bir anda yerini göz gözü görmeyen, camları döven katil bir fırtınaya bıraktı. Gökyüzü sanki ikiye ayrılmıştı!
Ben ne olduğunu anlayamadan, tamamen içgüdüsel bir refleksle bir çığlık patlattım: "AYYYY! ANNEEEE!"
O karizmatik, bordo rujlu, deri ceketli mafya kraliçesi Selin bir anda buharlaştı! Pırlantalı tırnaklarımı kedi gibi Demir’in siyah gömleğine geçirdim, bacaklarımı beline doladım ve adeta bir sarmaşık gibi adama yapıştım.
Demir bir anlık şokla sendeledi ama düşmedi. Otomatik olarak kollarını kalçamın altından geçirip beni düşmeyeyim diye sımsıkı yakaladı.
"Selin?" dedi, sesi hem şaşkın hem de hafif kıkırtılı geliyordu. "Az önce bu şehri darmadağın eden fırtına kız sen değil miydin?"
"Demir sus!" dedim, yüzümü onun boyun girintisine sımsıkı gömerek. Nefesim boynuna çarpıyordu. "O şimşek benim üzerime çaktı galiba! Ya benim pırlantama yıldırım düşerse?! Bak elektrikler de gidecek şimdi, valla bayılırım!"
Tam ben bunu der demez, malikanenin bütün ışıkları cızt diye kesildi. Her yer simsiyah oldu. Dışarıda dökülen yağmurun sesi ve rüzgarın uğultusu salonu kapladı.
"Ayyyy! Aşko valla öldüm, ruhum şu an Instagram’a story atıyor!" diye bağırdım, ona daha da sıkı sarılarak. "Beni bırakma, valla korumalara iced latte yaptırmam bir daha, söz!"
Demir karanlığın içinde derin, tutkulu bir kahkaha attı. Sesi o kadar yakın ve derinden geliyordu ki, göğsündeki titreşimi bütün vücudumda hissettim. Beni kucağında hiç zorlanmadan, sanki bir tüy yumağı taşıyormuş gibi yukarıya, kendi odasına doğru taşımaya başladı. Topuklu çizmelerim koridorda sallanıyordu.
"Korumalara söz vermene gerek yok Pembe Fırtına," dedi, merdivenleri ağır ve emin adımlarla çıkarken. "Ayrıca ben seni bırakır mıyım hiç?"
Odaya girdiğimizde Demir beni yavaşça o devasa, kuş tüylü yatağın üzerine bıraktı. Ama ben onun boynunu bırakmadığım için o da benimle birlikte yatağa doğru eğilmek zorunda kaldı. Dışarıdaki şimşek çaktıkça odanın içi bir anlığına aydınlanıyor, Demir’in o keskin yüz hatları ve bana aşkla bakan koyu gözleri ortaya çıkıyordu.
Gözlerimi kocaman açıp yeşil gözlerimle ona baktım. Dudaklarımı büzdüm, en masum, en "aşko kuşku" ses tonumu devreye soktum.
"Demir..." dedim fısıltıyla. "Hani ben karanlıktan ve fırtınadan aşırı derecede nefret ederim ya... Hani benim aura'm karanlıkta darlanır ya..."
Demir’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesi dudaklarıma değiyordu. "Eee?" dedi, ne diyeceğimi çok iyi bildiğini belli eden bir çapkınlıkla.
"Şey diyecektim..." dedim, pırlantalı tırnağımla gömleğinin yakasını hafifçe çekerek. "Acaba... Bu gece tek başıma yatmasam mı? Yani tamamen senin güvenliğin için söylüyorum aşko! Ya ben korkudan çığlık atarsam ve senin uykun kaçarsa? O yüzden... Bugün birlikte uyuyabilir miyiz? Lütfen, lütfen, lütfeeeen?"
Demir bir süre yüzüme baktı. Gözlerinde öyle büyük bir şefkat ve arzu karışımı belirdi ki, kalbim göğsümü delip çıkacaktı.
Ceketini ve silahını kenardaki komodinin üzerine bıraktı. Sonra yatağın içine, yanıma kaydı. Uzun ve güçlü kolunu belime dolayıp beni tek bir hamlede göğsüne doğru çekti. Başımı tam kalbinin üzerine yerleştirdi.
"Bu bir rica değil Selin," dedi, sesi karanlıkta kadife gibi yumuşacıktı. Yorganı üzerimize kadar çekti. "Bundan sonra fırtına olsun ya da olmasın... Senin yerin zaten burası."
"Aşko ya..." dedim, burnumu onun mis gibi odunsu ve pahalı kokan gömleğine sürterek. "Çok karizmatiksin ama bir tık da sarılsan mı? Yıldırım hâlâ çakıyor da."
Demir hafifçe kıkırdadı, beni kollarıyla tamamen sarıp sarmaladı. Bacaklarımızı birbirine doladık. Saçlarıma derin, uzun bir öpücük kondurdu.
"İyi mi böyle Pembe Fırtına?" diye fısıldadı kulağıma.
"Harika," dedim, gülümsayarak ve parmağımdaki yüzüğü göğsüne bastırarak. "Artık şimşekler düşebilir. Nasıl olsa benim kendi özel paratonerim yanımda!"
Dışarıda fırtına kopsa da, odanın içindeki o tutkulu, komik ve tatlı aşk kokusu ikimizi de çoktan sarıp sarmalamıştı. Demir’in kalbinin ritmik atışları eşliğinde, hayatımın en güvenli ve en aşko kuşku uykusuna daldım.