İçeriğe geç

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 2 · 29 dk okuma

Pembe fırtına ve gece yarısı

Bölüm 2

KURALLAR....

O vurulma olayının ve “Aşko” krizinin üzerinden tam iki hafta geçmişti. İki koca hafta!

​Ben, Selin Boran... Şaka şaka, soyadı henüz Boran değil ama bu malikanede geçirdiğim iki haftanın sonunda ortalık o kadar karıştı ki, korumalar bile artık bana görünmeden önce takımlarını düzeltiyor.

​Açık konuşayım: İlk günlerde "Beni buradan çıkarın, bu ne biçim vibe!" diye ağlayan ben, iki haftada malikaneyi resmen Baştan Aşağı Yenileme Projesi’ne çevirdim. Demir’in o kapkaranlık, müze kılıklı salonuna dev bir pembe koltuk yerleştirdim, korumaların hepsine de iced latte yapmayı öğrettim. Evet, geçen gün şehrin en korkulan mafya adamlarından biri olan 'Sert Kayalık' lakaplı Ömer’i elinde karton bardak

la, pipetteki süt köpüğünü içerken yakaladım. Hayat işte!

​Ama asıl mevzu bu değil. Asıl mevzu; iki hafta önce omzundan vurulduğunda pansuman yaparken ona "aşko" dediğimden beri Demir Boran’ın bana olan bakışlarının tamamen değişmiş olması.

​O geceki vurulma olayından sonra Demir’in yarası iyileşti ama benim kalbimin ritmi bir türlü eskiye dönmedi. Adam artık bana sadece bir "güvence" veya "korumam gereken kriz" gibi bakmıyordu. Bayağı bayağı, sanki dünyadaki tek kadın benmişim gibi bakıyordu. Ve bu durum, pırlantalı protez tırnaklarımı bile titretecek kadar tehlikeliydi.

​Bugün günlerden Salı’ydı. Üzerimde yine favori pembe peluş hırkam, elimde mermer desenli telefonumla dev salonda dedikodu yapacak birilerini arıyordum. Tam o sırada çalışma odasının ağır ahşap kapısı açıldı.

​Demir çıktı dışarı. Jilet gibi siyah gömleği, hafifçe yukarı kıvrılmış kolları ve o her zamanki yürüyüşüyle... Adam yürümyor, resmen alana el koyuyordu.

​Gözleri doğrudan beni buldu. Dudaklarının kenarında iki haftadır sadece bana özel olarak beliren o hafif, çapkın gülümseme vardı.

​"Yine neyin peşindesin Pembe Fırtına?" dedi, sesi o kadar yakından ve derinden geldi ki, telefonumu neredeyse düşürüyordum.

​"Aşko," dedim, sesime olabildiğince havalı bir ton vererek ama içimdeki kelebekler çoktan halay çekmeye başlamıştı. "Hiçbir şeyin peşinde değilim. Sadece bu evdeki stresi düşürmeye çalışıyorum. Ayrıca salona koyduğum pembe puf puf koltuğuma hâlâ bir şey demedin?"

​Demir aramızdaki mesafeyi tek bir uzun adımla kapattı. Tam önümde durdu. Boy farkımız yüzünden başımı yukarı kaldırmak zorunda kaldım. Kokusu—o ağır odunsu ve pahalı parfüm kokusu—bir anda etrafımı sardı.

​Uzanıp parmağının tersiyle çenemi hafifçe yukarı kaldırdı. Dokunduğu yer alev alıyordu sanki.

​"O koltuk salondaki bütün karizmamı mahvetti," dedi fısıltıyla. Ama gözlerinde en ufak bir kızgınlık yoktu. Aksine, gözleri dudaklarıma kaydı. "Ama senin o koltukta oturup bana emirler yağdırmanı izlemek... Hoşuma gitmiyor desem yalan olur."

​Nefesim tıkandı. "Ha-öyle mi? Yaa..." diyebildim sadece. Hani nerede benim o laf ebesi hallerim? Adam tek bir bakışıyla bütün dilimi bağlamıştı!

​"Öyle," dedi Demir, bana doğru bir adım daha yaklaşıp beni arkamdaki konsolla kendi arasına sıkıştırırken. İki haftadır aramızda büyüyen o elektrik artık patlama noktasına gelmişti. "İki haftadır bu evde kuralları sen koyuyorsun Selin. Ama unuttuğun bir şey var..."

​Eğildi, nefesi kulağımın hemen arkasını teğet geçti.

​"Benim dünyamda kuralları koyana değil, kuralı koyanın sahibine bakarlar."

​O an pırlantalı tırnaklarımı onun siyah gömleğinin yakasına geçirdim. Korkudan değil, düşmemek için. "Yani?" diye fısıldadım, kalbim göğsümü delip çıkacak gibi atarken.

​"Yanisi..." dedi Demir, başını geriye çekip doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Bu iki haftalık oyun bitti. Artık bu evde sadece 'misafir' değilsin."Nefesim boğazımda tıkandı. Mermer konsola biraz daha yaslandım, sırtım soğuk taş yüzeye değerken Demir’in vücudundan yayılan o sıcaklık adeta beni yakıyordu. Pırlantalı tırnaklarımı gömleğinin kumaşına biraz daha bastırdım.

​"Ne... ne demek yani misafir değilsin?" diye fısıldadım. Sesimdeki o 'aşko kuşku' havanın yerini ilk defa gerçek bir şaşkınlık ve güm güm çarpan bir kalp almıştı. "Demir, bak benim Instagram’a story atmam lazım, kızlar beni öldü sanacak, ayrıca..."

​"Selin," diye böldü sözümü. Sesi öyle alçak, öyle commanding’di ki (yazıyla söyleyeyim, aşırı karizmatik!), cümlenin devamı ağzımda kuruyup gitti.

​Yavaşça eğildi. Sol eli konsolun üzerine, hemen belimin yanına kapandı. Beni tamamen kendi alanına hapsetmişti. Diğer elinin başparmağı ise yanağımdan süzülüp alt dudağımın kenarında durdu. Dokunduğu her milimetre sanki elektrik çarpıyordu.

​"İki haftadır bu evde yaptığın her şeyi izledim," dedi, gözleri dudaklarımla gözlerim arasında mekik dokurken. "Korumalarıma iced latte içirdin. Salonuma pembe puf koydun. Bana 'aşko' dedin... Ve ben hepsine izin verdim."

​"Çünkü... çünkü çok tatlıyım?" dedim, son bir cesaret kırıntısıyla gözlerimi kırpıştırarak.

​Hafifçe, sadece benim duyabileceğim bir kıkırtı çıkardı göğsünden. O karanlık mafya lideri resmen gülümsüyordu!

​"Çünkü," dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Nefesi dudaklarıma değiyordu artık. "Sen bu kapıdan içeri girdiğin an, benim karanlığım bitti. İki haftadır kendimle savaşıyorum Selin. Seni bu tehlikeli dünyadan uzak tutmakla, seni tamamen kendime saklamak arasında..."

​Gözleri koyulaştı. Bakışlarındaki o derinlik beni benden almaya yetiyordu.

​"Ve bugün kararımı verdim. Seni hiçbir yere göndermiyorum. Babanın borcu da bitti, o kural da bitti. İstersen bütün malikaneyi pembeye boya... Ama bundan sonra buradasın. Benimlesin."

​Kalbim sanki göğüs kafesimi delip fırlayacaktı. "Peki ya ben gitmek istersem?" diye sordum, giden biri gibi değil de tam aksine ona doğru çekilen biri gibi bakarak.

​Demir’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Eğilip kulağımın hemen altına, boynuma hafif ama yakıcı bir öpücük kondurdu. Vücudumdan dev bir titreme geçti.

​"İstemeyeceksin," diye fısıldadı boynuma doğru. "Çünkü sen de biliyorsun Pembe Fırtına... Sen de en az benim kadar bu tehlikeli oyuna bağımlı oldun."

​Tam o sırada salondaki dev demir kapı aniden vuruldu.

​"Patron!" dedi Ömer’in sesi . Sesi telaşlıydı. "Kuzey limanından haber geldi. Bir kriz var."

​Demir derin bir nefes alıp yavaşça geriye çekildi ama gözlerini benden bir an bile ayırmadı. Elini elimden kaydırıp tırnaklarımdaki pırıltılara baktı, sonra gözlerime kilitlendi.

​"Beş dakika," dedi kapıya doğru, sesi yine o eski, soğuk haline dönerek. Sonra tekrar bana döndü, sesi yeniden sadece bana özel o sıcaklığa kavuştu: "Yukarı çık, hazırlan Selin."

​"Neden?" dedim şaşkınlıkla. "Kriz var dedin?"

​"Evet," dedi Demir, kapıya doğru yürürken arkasını dönüp bana çapkın bir bakış atarak. "Ve benim yanımda duracak yeni ortağımın üzerindeki pembe peluşu çıkarıp daha 'tehlikeli' bir şeyler giymesi gerekiyor. Bu gece benimle geliyorsun."Sözleri salonda yankılanıp dururken, Demir kapıyı açıp Ömer’le birlikte koridorda gözden kayboldu. Arkasından bakakaldım. Kalbim hâlâ bir maraton koşmuşum gibi güm güm atıyordu. Parmaklarımla hâlâ dokunuşunun sıcaklığını taşıyan boynuma dokundum. "Yeni ortağım mı?" dedim kendi kendime. "Pardon da, ben ne zaman mafya ajanı oldum acaba?"💃🏼🕺🏼

​Ama içimdeki o heyecan dalgasına engel olamıyordum. Kısa bir panik dalgasının ardından hemen kendime gelip pırlantalı tırnaklarımı birbirine vurdum. "Tamam Seloş, sakin ol. Bu gece senin 'Dark Aesthetic' gecen!"

​Hemen odama fırladım. Gardırobun kapağını açtığımda karşıma çıkan pembe, tül ve peluş denizine baktım. Demir "pembe peluşu çıkar" demişti ama ben ruhumdaki o pırıltıyı tamamen feda edecek değildim. Sonuçta bir ortama giriyorsam, karanlık bile olsa orayı parlatmak benim görevimdi.

​Gözüm gardırobun en arkasındaki o özel parçaya kaydı: Siyah, deri, vücudu tam oturan mini bir elbise. Üzerine siyah, iddialı bir deri ceket geçirip altına da dore pırıltılı, yüksek topuklu çizmelerimi çektim. Saçlarımı maşalayıp hacimli bir şekilde omuzlarıma bıraktım. Makyajda ise pembe gloss'larımı bir kenara bırakıp hayatımda ilk defa o koyu bordo, iddialı rujumu sürdüm. Gözlerime çektiğim keskin eyeliner ile aynaya baktığımda ben bile kendimi tanıyamadım. Aşko kuşku Selin, bir geceliğine tam bir tehlike abidesine dönüşmüştü.

​Aşağı indiğimde Demir salonda, arkası kapıya dönük bir şekilde telefonda birilerine talimat veriyordu. "Kuzey limanındaki sevkiyatı durdurun, ben gelene kadar kimse hareket etmeyecek," derken sesi o kadar soğuk ve otoriterdi ki, koridordaki korumalar nefes bile almıyordu.

​Topuklarımın ahşap zeminde çıkardığı o ritmik "tık tık" sesleriyle salona adım attım.

​Demir sesimi duyunca cümlesini yarım bıraktı. Yavaşça arkasını döndü. Ve o an... Şehrin en tehlikeli adamının gözlerindeki o şaşkınlığı ve hemen ardından gelen o koyu, derin arzuyu görmek her şeye değerdi. Telefonu tutan eli hafifçe gevşedi. Bakışları çizmelerimden başlayıp deri elbisemde gezindi, en son bordo rujlu dudaklarımda takılı kaldı.

​Korumalardan biri hafifçe öksürünce Demir gözlerini benden zorlukla ayırıp telefonu kapattı ve cebine attı. Ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her adımında etrafındaki hava biraz daha ağırlaşıyordu.

​Tam önümde durduğunda, başını hafifçe yana eğip beni süzdü. "Ben sana daha tehlikeli bir şeyler giy dedim Selin," dedi, sesi neredeyse bir hırıltı gibi kısıktı. "Bütün adamlarımı ve beni felç edecek bir şey giy demedim."

​Siyah eyeliner'lı gözlerimi süzerek gülümsedim. Bordo rujlu dudaklarımı hafifçe aralayıp ona doğru bir adım yaklaştım. "Söz dinledim işte aşko. Pembe peluşum yok, tamamen sizin dünyanıza uygunum. Beğenmedin mi yoksa?"

​Demir uzanıp belimden tuttu ve beni tek bir hamlede kendine doğru çekti. Deri ceketime dokunan parmakları sıcacıktı. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu.

​"Çok beğendim," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir vaat gibiydi. "O kadar beğendim ki, bu gece seni o limana götürdüğümde kimsenin sana bakmaması için olay çıkarmak zorunda kalacağım."

​"Bana bakan olursa artık arkamda senin olduğunu bilirler herhalde," dedim, parmaklarımı onun siyah ceketinin yakasına yerleştirerek. "Sonuçta 'ortağın' sayılırım, değil mi?"

​Demir’in dudaklarının kenarında o içimi eriten çapkın gülümseme belirdi. "Ortağım..." dedi, kelimeyi adeta tadını çıkararak söyleyerek. "Sadece ortağım değilsin Pembe Fırtına. Sen bu gece benim yanımda duran en tehlikeli silahsın. Çünkü senin tek bir bakışın, benim bütün krallığımı diz çöktürmeye yeter."

​Elimden tuttu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. O an, malikaneden çıkıp dışarıdaki siyah, zırhlı araca doğru yürürken hayatımın tamamen değiştiğini biliyordum. Artık sadece AVM'lerde iced latte içen Selin değildim. Bu gece, karanlık bir dünyanın ortasında, şehrin en tehlikeli adamının yanında kendi kurallarımı yazmaya gidiyordum.

​Siyah arabanın kapısı Ömer tarafından açıldığında Demir geçmem için kenara çekildi. Arabaya binmeden önce ona dönüp gülümsedim. "Hazır ol Demir Boran. Bu gece o limanı ve senin dünyanı darmadağın edeceğiz."Arabanın deri koltuğuna kurulduğumda, topuklu çizmelerimin tıkırtısı zırhlı aracın içinde hafifçe yankılandı. Demir hemen yanıma oturdu. Kapı ağır bir sesle kapandığında, dış dünyadaki fırtınanın ve rüzgarın sesi bir anda kesilmiş, yerini arabanın motorunun o derinden gelen, güçlü uğultusuna bırakmıştı. Araç harekete geçerken pencerelerden süzülen sokak lambalarının sarı ışıkları, Demir’in keskin yüz hatlarında ritmik gölgeler oluşturuyordu.

​Gece, Bodrum’un o sakin ve huzurlu yüzünü çoktan yırtıp atmıştı. Virajlı yollardan hızla geçerken elimi dizimin üzerindeki küçük deri çantama koydum. Parmaklarım hafifçe titriyordu ama bu korkudan değildi; tamamen adrenalinden, bünyeme hiç tanıdık olmayan o tehlikeli heyecandandı.

​Demir yanımda sessizce duruyordu ama o sessizlik bile insanın üzerine ağırlık yapacak cinstendi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, gözlerinin hizada kalıp karanlık camdan dışarıyı izlediğini gördüm. Sol elinin parmakları ritmik bir şekilde dizine vuruyordu.

​"Bana bakmayacak mısın aşko?" dedim, ortamdaki o ağır gerilimi dağıtmak için sesime bilerek hafif, umursamaz bir hava katarak. "O kadar hazırlandım, bordo ruj sürdüm. 'Dark aesthetic' dünyana uyum sağladım, sen hâlâ yolu izliyorsun."

​Demir başını yavaşça bana doğru çevirdi. O karanlık, derin gözleri yüzümde, özellikle de dudaklarımda gezindi. Dudaklarının kenarında beliren o çok hafif ama içimi eriten tebessümle bana yaklaştı.

​"Sana bakarsam Selin," dedi, sesi arabanın motor sesinden bile daha alçaktı. "O limana vardığımızda aklım yapmam gereken işte değil, sadece sende olacak. Ve inan bana, bu gece tek bir hatayı bile kaldıracak bir gece değil."

​"Büyütüyorsun," dedim, göğsümü doğrultup deri ceketimin yakalarını düzeltirken. "Kuzey limanında ne olabilir ki? En fazla birkaç adam bağırır çağırır, sen de o meşhur 'Boran' bakışını atarsın, konu kapanır."

​Demir hafifçe kıkırdadı. Bu, onun az sayıda insan yanında attığı o nadir, gerçek gülüşlerden biriydi. Elini uzatıp buz gibi olmuş parmaklarımı tuttu. Pırlantalı tırnaklarıma, sonra da gözlerime baktı.

​"Kuzey limanı benim bu şehirdeki en büyük damarım Selin," diye anlatmaya başladı, sesi artık tamamen ciddiydi. "Oradan geçen her konteyner, benim kontrolümde. Ama bu gece... Birileri o damarı kesmeye çalışıyor. Şehrin öte yakasından birileri, sınırları ihlal ettiğimizi iddia edip mallara el koymaya kalkışmış. Ömer’in dediğine göre limandaki depoların etrafı sarılmış."

​"Yani..." dedim, gözlerimi hafifçe büyüterek. "Bayağı çatışmalı bir ortama mı gidiyoruz? Tıpkı dizilerdeki gibi?"

​"Hiçbir dizi benim dünyam kadar kural tanımaz değildir," dedi Demir. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi, ellerimizi kenetledi. "Ama yanımda sen varsın. Ve ben yanımdakini korumak için gerekirse o limanı yakarım."

​Araba virajı alıp liman yoluna girdiğinde devasa vinçlerin, üst üste yığılmış konteynerlerin ve denizin o tuzlu, ağır kokusunun gölgesi üzerimize düştü. İleride, karanlığın ortasında birkaç siyah minibüs ve etrafta ellerinde fenerlerle dolaşan adamlar görünüyordu.

​Araç yavaşlayıp durduğunda Ömer hemen gelip kapımızı açtı. Dışarıdaki soğuk deniz rüzgarı yüzüme çarptığında deri ceketime biraz daha sarındım.

​"Patron," dedi Ömer, sesi gergindi. "Bozkurtlar 3 numaralı depoyu kapatmış durumda. İçerideki adamlarımızı silahsızlandırdıklarını söylüyorlar. İllaki sizinle görüşmek istiyorlar."

​Demir arabadan indi. Ben de onun arkasından topuklarımın üzerinde yükselerek dışarı çıktım. Rüzgar maşalı saçlarımı yüzüme savururken, Demir elini belime koyup beni kendine biraz daha yaklaştırdı.

​"Arada kalma," diye fısıldadı kulağıma. "Arkama geç."

​"Asla," dedim başımı dik tutarak. "Ortağınım dedim sana. Mafya kraliçesi vibe’ımı bozamazsın şu an."

​Demir’in gözlerinde çakan o gururlu pırıltıyı gördüm. Ağır adımlarla, 3 numaralı deponun önüne doğru yürümeye başladık. Etraftaki karanlık siluetler, ellerindeki fenerleri bize doğru tutuyordu. Topuklarımın beton zeminde çıkardığı o sert "tık tık" sesleri, limandaki dalga seslerine karışıyordu.

​Deponun devasa paslı kapısının önünde altı yedi adam duruyordu. Deri ceketli, suratları yara izleriyle dolu, tam "kötü adam" tipinde tiplerdi. En öndekileri, elindeki tespihi çevirerek bize doğru bir adım attı.

​"Ooo, Demir Boran," dedi adam, sinsi bir sırıtışla. "Nihayet gelebildin. Biz de diyorduk ki Boranlar artık limanlara uğramaz oldu... Ama bakıyorum da yanında bir de süs bebeği getirmişsin?"

​Adamın bakışları bana kaydığında ve beni süzmeye başladığında, içimde o tanıdık "aşko kuşku" damar kabardı ama kendimi tuttum.

​Demir’in elinin belimdeki baskısı bir anda sertleşti. Yüzündeki o sakin ifade gitti, yerini yırtıcı bir kaplanın tehlikeli ifadesi aldı.

​"Sözlerine dikkat et, Harun," dedi Demir. Sesi o kadar buz gibiydi ki, adamın sırıtışı bir anda yüzünde dondu. "Bu limana adımı attığın an ölmüş olman gerekiyordu. Seni hâlâ nefes alırken bırakıyorsam, sadece kimin emriyle geldiğini duymak içindir."

​Harun denilen adam hafifçe geriledi ama arkasındaki adamlardan güç alarak tekrar öne çıktı. "Bize emri kimin verdiğini boş ver Demir. Bu gece bu depodaki mallar bizim. Sen de o küçük kız arkadaşını alıp geldiğin o lüks malikanene döneceksin. Yoksa..."

​"Yoksa ne?" diye söze atıldım aniden.

​Herkes bir anda bana baktı. Ömer bile gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Demir ise şaşkınlıkla karışık derin bir nefes aldı.

​"Yoksa ne, aşko?" dedim, bir adım öne çıkıp pırlantalı tırnağımı adama doğru sallayarak. "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz acaba? İki tane deri ceket giyip limana gelince buranın sahibi mi oluyorsunuz? Bak şuradan bakınca vibe’ınız sıfır, karizma eksilerde! Demir’in tek bir lafıyla buradaki bütün konteynerleri üzerinize yıkacağını anlamıyor musunuz gerçekten?"

​Harun şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. "Ne diyor lan bu kız?" diye mırıldandı yanındakine.

​"Diyorum ki," dedim, sesimi daha da sertleştirip bordo rujlu dudaklarımı büzerek. "Buraya gelip bizim gecemizi, benim kombinimi ve Demir’in sinirlerini bozmaya hakkınız yok. Şimdi o ellerinizdeki fenerleri indirin ve o depodan defolun!"

​O an limanda derin bir sessizlik oldu. Sadece dalgaların kıyıya vurma sesi geliyordu. Demir yanımda duruyordu ve omzunun hafifçe sarsıldığını hissettim. Adam resmen gülmemek için kendini zor tutuyordu!

​Harun öfkeyle elini beline attı. "Ulan zibidi kız, sen kim oluyorsun da—"

​Ama cümlesini bitiremedi. Demir bir şimşek hızıyla öne fırladı. Harun’un elini beline gitmeden yakaladı, adamın bileğini öyle bir büktü ki, kemik sesi bu soğuk gecede yankılandı. Harun acıyla dizlerinin üzerine çökerken, Demir diğer elini çıkarıp adamın şakağına dayadı.

​Her şey birkaç saniye içinde gerçekleşmişti. Harun’un arkasındaki adamlar silahlarına davranmak istedi ama aynı anda Ömer ve Demir’in arkasındaki onlarca koruma silahlarını çekip adamlara doğrulttu.

​Ortalık bir anda buz kesti.

​Demir, dizlerinin üzerindeki Harun’un kulağına doğru eğildi. Sesi alçak, karanlık ama bir o kadar da netti:

​"Sana bir daha 'süs bebeği' dememeni tavsiye ederdim Harun. Ama ne yazık ki bir daha konuşacak şansın olmayacak."

​"Demir..." dedim fısıltıyla. Kalbim boğazımda atıyordu.

​Demir gözlerini adamdan ayırmadan bana baktı. "Ne oldu Pembe Fırtına? Korktun mu?"

​"Hayır," dedim, gözlerimin içine çöken o karanlık heyecanla. "Sadece... Adama hak ettiği dersi verirken üzerime kan sıçramasın, ceketim yeni."

​Demir bu sözüm üzerine dayanamadı ve yüksek sesle bir kahkaha attı. O kahkaha, limandaki bütün gerilimi yırtıp geçti.

​"Duyduğun gibi Harun," dedi Demir, adamı geriye doğru itip yere düşürürken. "Benim kraliçemin ceketi yeni. Ve siz bu gece onun tadını kaçırdınız."

​Demir arkasındaki adamlara döndü. "Bunları limandan çıkarın. Bir daha bu sınırlara yaklaşırlarsa, denizin dibini boylarlar. Ve 3 numaralı depoyu derhal açın."

​Ömer ve adamlar hızla harekete geçerken, Harun ve ekibi darmadağın bir şekilde araçlarına bindirilip götürüldü. Birkaç dakika içinde limandaki o büyük kriz, Demir’in tek bir hamlesi ve benim beklenmedik "aşko" çıkışımla çözülmüştü.

​Demir bana doğru yürüdü. Rüzgar siyah saçlarını dağıtmıştı, gömleğinin üst düğmesi açıktı ve gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar parlak, tutkulu bir pırıltı vardı.

​Tam önümde durdu. İki elini de belime koyup beni kaldırdı ve arkamızdaki dev konteynerin kapağına doğru hafifçe yasladı. Topuklarım yerden kesilmişti.

​"Sen..." dedi, nefes nefese. "Sen tam bir belasın Selin."

​"Beğenmediysen malikaneye dönebilirim," dedim, bordo rujumun bozulmasını umursamadan gülümsüyOptionally.

​"Asla," dedi Demir. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Bütün dünya karşıma dikilse, senin şu cesaretin ve o imkansız hallerin için hepsini yakarım. Sen bu gece sadece benim ortağım olmadın."

​"Ne oldum peki?" diye fısıldadım, ellerimi onun boynuna dolayarak.

​"Sen bu gece benim krallığımın tek sahibi oldun," dedi.

​Ve dudakları, denizden esen o soğuk rüzgarın ve karanlığın ortasında, benim bordo rujlu dudaklarımla buluştu. O an, arkamızda açılan dev deponun ışıkları, etrafımızdaki korumalar, limanın gürültüsü... Her şey yok oldu. Sadece o, ben ve karanlığın ortasında parlayan o tehlikeli aşkımız kaldı.Arabanın deri koltuğuna kurulduğumda, topuklu çizmelerimin tıkırtısı zırhlı aracın içinde hafifçe yankılandı. Demir hemen yanıma oturdu. Kapı ağır bir sesle kapandığında, dış dünyadaki fırtınanın ve rüzgarın sesi bir anda kesilmiş, yerini arabanın motorunun o derinden gelen, güçlü uğultusuna bırakmıştı. Araç harekete geçerken pencerelerden süzülen sokak lambalarının sarı ışıkları, Demir’in keskin yüz hatlarında ritmik gölgeler oluşturuyordu.

​Gece, Bodrum’un o sakin ve huzurlu yüzünü çoktan yırtıp atmıştı. Virajlı yollardan hızla geçerken elimi dizimin üzerindeki küçük deri çantama koydum. Parmaklarım hafifçe titriyordu ama bu korkudan değildi; tamamen adrenalinden, bünyeme hiç tanıdık olmayan o tehlikeli heyecandandı.

​Demir yanımda sessizce duruyordu ama o sessizlik bile insanın üzerine ağırlık yapacak cinstendi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, gözlerinin hizada kalıp karanlık camdan dışarıyı izlediğini gördüm. Sol elinin parmakları ritmik bir şekilde dizine vuruyordu.

​"Bana bakmayacak mısın aşko?" dedim, ortamdaki o ağır gerilimi dağıtmak için sesime bilerek hafif, umursamaz bir hava katarak. "O kadar hazırlandım, bordo ruj sürdüm. 'Dark aesthetic' dünyana uyum sağladım, sen hâlâ yolu izliyorsun."

​Demir başını yavaşça bana doğru çevirdi. O karanlık, derin gözleri yüzümde, özellikle de dudaklarımda gezindi. Dudaklarının kenarında beliren o çok hafif ama içimi eriten tebessümle bana yaklaştı.

​"Sana bakarsam Selin," dedi, sesi arabanın motor sesinden bile daha alçaktı. "O limana vardığımızda aklım yapmam gereken işte değil, sadece sende olacak. Ve inan bana, bu gece tek bir hatayı bile kaldıracak bir gece değil."

​"Büyütüyorsun," dedim, göğsümü doğrultup deri ceketimin yakalarını düzeltirken. "Kuzey limanında ne olabilir ki? En fazla birkaç adam bağırır çağırır, sen de o meşhur 'Boran' bakışını atarsın, konu kapanır."

​Demir hafifçe kıkırdadı. Bu, onun az sayıda insan yanında attığı o nadir, gerçek gülüşlerden biriydi. Elini uzatıp buz gibi olmuş parmaklarımı tuttu. Pırlantalı tırnaklarıma, sonra da gözlerime baktı.

​"Kuzey limanı benim bu şehirdeki en büyük damarım Selin," diye anlatmaya başladı, sesi artık tamamen ciddiydi. "Oradan geçen her konteyner, benim kontrolümde. Ama bu gece... Birileri o damarı kesmeye çalışıyor. Şehrin öte yakasından birileri, sınırları ihlal ettiğimizi iddia edip mallara el koymaya kalkışmış. Ömer’in dediğine göre limandaki depoların etrafı sarılmış."

​"Yani..." dedim, gözlerimi hafifçe büyüterek. "Bayağı çatışmalı bir ortama mı gidiyoruz? Tıpkı dizilerdeki gibi?"

​"Hiçbir dizi benim dünyam kadar kural tanımaz değildir," dedi Demir. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi, ellerimizi kenetledi. "Ama yanımda sen varsın. Ve ben yanımdakini korumak için gerekirse o limanı yakarım."

​Araba virajı alıp liman yoluna girdiğinde devasa vinçlerin, üst üste yığılmış konteynerlerin ve denizin o tuzlu, ağır kokusunun gölgesi üzerimize düştü. İleride, karanlığın ortasında birkaç siyah minibüs ve etrafta ellerinde fenerlerle dolaşan adamlar görünüyordu.

​Araç yavaşlayıp durduğunda Ömer hemen gelip kapımızı açtı. Dışarıdaki soğuk deniz rüzgarı yüzüme çarptığında deri ceketime biraz daha sarındım.

​"Patron," dedi Ömer, sesi gergindi. "Bozkurtlar 3 numaralı depoyu kapatmış durumda. İçerideki adamlarımızı silahsızlandırdıklarını söylüyorlar. İllaki sizinle görüşmek istiyorlar."

​Demir arabadan indi. Ben de onun arkasından topuklarımın üzerinde yükselerek dışarı çıktım. Rüzgar maşalı saçlarımı yüzüme savururken, Demir elini belime koyup beni kendine biraz daha yaklaştırdı.

​"Arada kalma," diye fısıldadı kulağıma. "Arkama geç."

​"Asla," dedim başımı dik tutarak. "Ortağınım dedim sana. Mafya kraliçesi vibe’ımı bozamazsın şu an."

​Demir’in gözlerinde çakan o gururlu pırıltıyı gördüm. Ağır adımlarla, 3 numaralı deponun önüne doğru yürümeye başladık. Etraftaki karanlık siluetler, ellerindeki fenerleri bize doğru tutuyordu. Topuklarımın beton zeminde çıkardığı o sert "tık tık" sesleri, limandaki dalga seslerine karışıyordu.

​Deponun devasa paslı kapısının önünde altı yedi adam duruyordu. Deri ceketli, suratları yara izleriyle dolu, tam "kötü adam" tipinde tiplerdi. En öndekileri, elindeki tespihi çevirerek bize doğru bir adım attı.

​"Ooo, Demir Boran," dedi adam, sinsi bir sırıtışla. "Nihayet gelebildin. Biz de diyorduk ki Boranlar artık limanlara uğramaz oldu... Ama bakıyorum da yanında bir de süs bebeği getirmişsin?"

​Adamın bakışları bana kaydığında ve beni süzmeye başladığında, içimde o tanıdık "aşko kuşku" damar kabardı ama kendimi tuttum.

​Demir’in elinin belimdeki baskısı bir anda sertleşti. Yüzündeki o sakin ifade gitti, yerini yırtıcı bir kaplanın tehlikeli ifadesi aldı.

​"Sözlerine dikkat et, Harun," dedi Demir. Sesi o kadar buz gibiydi ki, adamın sırıtışı bir anda yüzünde dondu. "Bu limana adımı attığın an ölmüş olman gerekiyordu. Seni hâlâ nefes alırken bırakıyorsam, sadece kimin emriyle geldiğini duymak içindir."

​Harun denilen adam hafifçe geriledi ama arkasındaki adamlardan güç alarak tekrar öne çıktı. "Bize emri kimin verdiğini boş ver Demir. Bu gece bu depodaki mallar bizim. Sen de o küçük kız arkadaşını alıp geldiğin o lüks malikanene döneceksin. Yoksa..."

​"Yoksa ne?" diye söze atıldım aniden.

​Herkes bir anda bana baktı. Ömer bile gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Demir ise şaşkınlıkla karışık derin bir nefes aldı.

​"Yoksa ne, aşko?" dedim, bir adım öne çıkıp pırlantalı tırnağımı adama doğru sallayarak. "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz acaba? İki tane deri ceket giyip limana gelince buranın sahibi mi oluyorsunuz? Bak şuradan bakınca vibe’ınız sıfır, karizma eksilerde! Demir’in tek bir lafıyla buradaki bütün konteynerleri üzerinize yıkacağını anlamıyor musunuz gerçekten?"

​Harun şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. "Ne diyor lan bu kız?" diye mırıldandı yanındakine.

​"Diyorum ki," dedim, sesimi daha da sertleştirip bordo rujlu dudaklarımı büzerek. "Buraya gelip bizim gecemizi, benim kombinimi ve Demir’in sinirlerini bozmaya hakkınız yok. Şimdi o ellerinizdeki fenerleri indirin ve o depodan defolun!"

​O an limanda derin bir sessizlik oldu. Sadece dalgaların kıyıya vurma sesi geliyordu. Demir yanımda duruyordu ve omzunun hafifçe sarsıldığını hissettim. Adam resmen gülmemek için kendini zor tutuyordu!

​Harun öfkeyle elini beline attı. "Ulan zibidi kız, sen kim oluyorsun da—"

​Ama cümlesini bitiremedi. Demir bir şimşek hızıyla öne fırladı. Harun’un elini beline gitmeden yakaladı, adamın bileğini öyle bir büktü ki, kemik sesi bu soğuk gecede yankılandı. Harun acıyla dizlerinin üzerine çökerken, Demir diğer elini çıkarıp adamın şakağına dayadı.

​Her şey birkaç saniye içinde gerçekleşmişti. Harun’un arkasındaki adamlar silahlarına davranmak istedi ama aynı anda Ömer ve Demir’in arkasındaki onlarca koruma silahlarını çekip adamlara doğrulttu.

​Ortalık bir anda buz kesti.

​Demir, dizlerinin üzerindeki Harun’un kulağına doğru eğildi. Sesi alçak, karanlık ama bir o kadar da netti:

​"Sana bir daha 'süs bebeği' dememeni tavsiye ederdim Harun. Ama ne yazık ki bir daha konuşacak şansın olmayacak."

​"Demir..." dedim fısıltıyla. Kalbim boğazımda atıyordu.

​Demir gözlerini adamdan ayırmadan bana baktı. "Ne oldu Pembe Fırtına? Korktun mu?"

​"Hayır," dedim, gözlerimin içine çöken o karanlık heyecanla. "Sadece... Adama hak ettiği dersi verirken üzerime kan sıçramasın, ceketim yeni."

​Demir bu sözüm üzerine dayanamadı ve yüksek sesle bir kahkaha attı. O kahkaha, limandaki bütün gerilimi yırtıp geçti.

​"Duyduğun gibi Harun," dedi Demir, adamı geriye doğru itip yere düşürürken. "Benim kraliçemin ceketi yeni. Ve siz bu gece onun tadını kaçırdınız."

​Demir arkasındaki adamlara döndü. "Bunları limandan çıkarın. Bir daha bu sınırlara yaklaşırlarsa, denizin dibini boylarlar. Ve 3 numaralı depoyu derhal açın."

​Ömer ve adamlar hızla harekete geçerken, Harun ve ekibi darmadağın bir şekilde araçlarına bindirilip götürüldü. Birkaç dakika içinde limandaki o büyük kriz, Demir’in tek bir hamlesi ve benim beklenmedik "aşko" çıkışımla çözülmüştü.

​Demir bana doğru yürüdü. Rüzgar siyah saçlarını dağıtmıştı, gömleğinin üst düğmesi açıktı ve gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar parlak, tutkulu bir pırıltı vardı.

​Tam önümde durdu. İki elini de belime koyup beni kaldırdı ve arkamızdaki dev konteynerin kapağına doğru hafifçe yasladı. Topuklarım yerden kesilmişti.

​"Sen..." dedi, nefes nefese. "Sen tam bir belasın Selin."

​"Beğenmediysen malikaneye dönebilirim," dedim, bordo rujumun bozulmasını umursamadan gülümsüyOptionally.

​"Asla," dedi Demir. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Bütün dünya karşıma dikilse, senin şu cesaretin ve o imkansız hallerin için hepsini yakarım. Sen bu gece sadece benim ortağım olmadın."

​"Ne oldum peki?" diye fısıldadım, ellerimi onun boynuna dolayarak.

​"Sen bu gece benim krallığımın tek sahibi oldun," dedi.

​Ve dudakları, denizden esen o soğuk rüzgarın ve karanlığın ortasında, benim bordo rujlu dudaklarımla buluştu. O an, arkamızda açılan dev deponun ışıkları, etrafımızdaki korumalar, limanın gürültüsü... Her şey yok oldu. Sadece o, ben ve karanlığın ortasında parlayan o tehlikeli aşkımız kaldı.Limanın soğuk rüzgarı, deniz tuzunun kokusu ve dudaklarındaki o yakıcı sıcaklık... O an zaman durmuştu sanki. Ömer ve diğer adamların etrafta konteynerleri kontrol ederken çıkardıkları sesler, dalgaların betona vurması, hatta uzaktan geçen şileplerin düdükleri bile bir anlığına tamamen silindi.

​Demir geri çekildiğinde, başını hafifçe eğip yüzüme baktı. Gözleri, tam üzerimize vuran sarı liman ışığının altında koyu bir laciverte dönmüştü. Parmaklarının ucuyla yanağıma düşen sarı bir saç tutamını yavaşça kulağımın arkasına itti. O sert, acımasız adam gitmiş; yerine gözlerinde ilk defa bu kadar net görünen bir hayranlıkla bana bakan biri gelmişti.

​"Sarı saçların bu ışıkta altın gibi parlıyor Pembe Fırtına," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi ama omurgamdan aşağı bir ürperti geçirecek kadar derindi. Bakışları yüzümde gezindi. "Ve o yeşil gözlerin... Bu gece o Harun denilen adama bakarken öyle bir çaktı ki, bir an seni elimden alıp bu karanlık dünyada kendi krallığının başına geçirecekler diye korktum."

​Gözlerimi hafifçe süzüp dudaklarımı büktüm. "Aşko, lütfen! Ben zaten kendi krallığımın kraliçesiyim," dedim, sesimdeki o kendinden emin havayı hiç bozmadan. "Ayrıca sarı saç, yeşil göz ve bordo ruj kombinasyonumun gücünü hafife alıyorsun. Adam resmen şoktan konuşamadı!"

​Demir kısık bir sesle güldü. İki elini belimden kaydırıp elimi tuttu ve beni yaslandığım konteynerden yavaşça yere indirdi. Topuklu çizmelerim betona değdiği an kendimi yeniden o tehlikeli, adrenalin dolu gerçekliğin içinde buldum.

​"Patron!"

​Ömer’in sesiyle ikimiz de o tarafa döndük. Ömer, elinde siyah bir dosya ve bir tabletle hızla bize doğru yürüyordu. Yüzündeki ifade, az önceki Harun krizinin çözülmesine rağmen hâlâ tam olarak rahatlamadığını gösteriyordu.

​"Ne var Ömer?" diye sordu Demir, sesi anında o eski, resmi ve çelik gibi sert tonuna bürünerek. Elimi bırakmadı ama duruşu bir anda değişti.

​"3 numaralı deponun içindeki sevkiyat tam, bir eksik yok," dedi Ömer, gözlerini bir an bana kaydırıp saygıyla başını eğerek. "Ama Harun’un telefonuna gelen son mesajı inceledik. Bu adamlar buraya yalnız gelmemiş patron. İkinci bir ekip, şehrin batısındaki depoya doğru harekete geçmiş olabilir."

​Demir’in gözleri bir anlığına daraldı. Belimdeki elinin baskısı hafifçe arttı. "Demek hedef sadece liman değildi," diye mırıldandı.

​"Ne yapacağız?" diye sordum, gözlerimi Demir’e çevirerek. Yeşil gözlerimde en ufak bir korku kırıntısı yoktu; aksine, bu gecenin bana hissettirdiği o yüksek enerjiyi sonuna kadar yaşamak istiyordum. "Batı deposuna mı gidiyoruz?"

​Demir bana döndü. Gözlerindeki o korumacı tavır yeniden ortaya çıkmıştı. "Sen malikaneye dönüyorsun Selin. Bu gecelik bu kadar macera yeter. Batı tarafı liman gibi olmayacak."

​"Şaka mı yapıyorsun?" dedim, tuttuğu elimi hızla çekerek. Pırlantalı tırnaklarımla deri ceketimin yakasını düzelttim. "Beni buraya 'ortağım' diye getirmedin mi? Şimdi 'Sen eve git, ben çatışmaya gidiyorum' mu diyeceksin? Aşko, ben senin 'vibe'ını tamamlayan tek unsurum şu an! Sarı saçlarımla o karanlık depolara ışık saçıyorum, farkında değilsin galiba!"

​Ömer arkada hafifçe öksürüp başını başka tarafa çevirdi. Demir ise bir süre bana baktı. Yüzündeki o ciddi, sert ifade yavaşça çözüldü ve yerini kabullenmiş bir tebessüme bıraktı.

​"Sen gerçekten ıslah olmaz bir belasın," dedi, başını hafifçe iki yana sallayarak. Bana doğru bir adım attı, parmağının tersiyle yanağımı okşadı. "Pekala. Ama tek bir şartım var."

​"Nedir?" dedim, gözlerimi kırpıştırarak.

​"Arabadan bir adım bile dışarı çıkmayacaksın. Ben 'tamam' demeden o zırhlı kapıyı açmayacaksın. Anlaştık mı?"

​Gülümsedim, yeşil gözlerimde muzır bir pırıltı belirdi. "Anlaştık aşko. Ama adamların yine saçmalarsa müdahale ederim, haberin olsun!"

​Demir derin bir nefes alıp gülümsedi, elimi tekrar sımsıkı tuttu ve bizi bekleyen siyah zırhlı araca doğru yürümeye başladık. Gece henüz yeni başlıyordu ve ben, bu karanlık şehrin en tehlikeli adamının yanında, kendi kurallarımla parlamaya kararlıydım.Batı deposuna doğru ilerleyen zırhlı aracın içinde, camdan dışarı kayan karanlık sokakları izliyordum. Limandaki o ilk heyecan dalgası yatışmaya başladıkça, zihnimin kuytu köşelerinde bir süredir bastırmaya çalıştığım o can sıkıcı düşünce tekrar yüzeye çıkmaya başladı.

​Nefesimi tıkıyordu bu his.

​Sarı saçlarımı omzumun gerisine atıp yanımda oturan Demir’e baktım. Torpido gözünden çıkardığı ikinci bir şarjörü kontrol ediyor, keskin gözleriyle karanlığı süzüyordu. Suratındaki o çelikten ifade, limandaki o anlık yakınlığımızdan sanki eser bırakmamıştı.

​Eee, hani "ortağım" demişti? Hani "krallığımın tek sahibisin" falan?

​İçimde koca bir şüphe yumrusu büyümeye başladı. Seloş, sen neye kandın ki? diye fısıldadı içimdeki ses. Adam şehri yöneten bir mafya lideriydi sonuçta. Benim gibi renkli, heyecanlı, onun dünyasına tamamen uzaylı kalan birini gerçekten sevebilir miydi? Yoksa hepsi bir anlık adrenalinin, o "tehlikeli" gecenin büyüsü müydü? Belki de beni sadece bu kasvetli hayatında onu eğlendiren, biraz kafa dağıttıran süslü bir "oyuncak" veya renkli bir "mola" olarak görüyordu.

​"Çok durgunsun," dedi Demir, sesindeki o anlık soğukluk tam da düşündüklerimi doğrular gibiydi. Şarjörü yerine takıp bana döndü. "Korkmaya mı başladın yoksa?"

​Gözlerimi süzüp yeşil gözlerimi ondan kaçırdım. Bordo rujlu dudaklarımı büküp başımı cama çevirdim. "Ne korkacağım ya? Sadece... vibe’ım düştü biraz. Yorgunum."

​"Yorgunsun?" Demir hafifçe kaşlarını çattı. Elini uzatıp dizimin üzerindeki elimi tutmak istedi ama ben elimi yavaşça çekip ceketimin cebine soktum.

​O an gözlerinden şimşek gibi bir karanlık geçti ama üzerinde durmadım. Zaten ne zaman benim duygularımı anlamıştı ki? Beni gerçekten sevseydi, iki haftadır bir "güvence" gibi malikanede tutmaz, o soğuk duvarların arasında aklımı başımdan alacak kelimeler söyleyip sonra ilk krizde yine o ulaşılamaz adama dönüşmezdi. Beni sevmiyor, diye düşündüm kendi kendime. Sadece etrafında ona kafa tutan tek kişi olduğum için ilgisini çekiyorum.

​Oysa o an bilmediğim, tahmin bile edemeyeceğim bir şey vardı...

​Demir’in benim bu soğuk tavrım karşısında içinin nasıl yandığını, o an içten içe nasıl bir panik yaşadığını göremiyordum. Hayatında ilk defa bir insan için rotasını kaybettiğini, yanındaki o sarışın, yeşil gözlü, dünyasını pembeye ve fırtınaya çeviren kıza bakarken kalbinin nasıl sıkıştığını neredeyse hiç hissettirmiyordu. Oysa o malikaneye adım attığım ilk günden beri; salona koyduğum pembe koltuğa da, korumalara yaptırdığım iced latte’lere de, kendisine her "aşko" dediğimde içini kaplayan o garip sıcaklığa da deli gibi aşıktı aslında. Bu gece beni limana getirmesinin tek sebebi gücünü göstermek değil, tek bir saniye bile yanımdan ayrılmaya dayanamamasıydı. Ama ben, elimi çektiğimde onun içinde koca bir krallığın darmadağın olduğunu anlayamayacak kadar kendi kırgınlığıma gömülmüştüm.

​Araç batı deposunun ıssız sokağına girip yavaşladığında Demir emniyet kemerini çözdü.

​"Arabadan çıkmak yok," dedi, sesi her zamankinden daha sert, daha baskılı çıkmıştı. Aslında bu sertliğin bana değil, beni kaybetme korkusuna ait olduğunu göremediğim için yine yanlış anladım.

​"Tamam dedik ya Demir, emirlerin bittiyse git hallet işini," dedim, sesimdeki o soğukluğu gizlemeye gerek duymayarak.

​Demir kapıyı açmadan önce durdu. Bakışları yüzümde kenetlendi. O karanlık gözlerinde ilk defa gördüğüm derin ve garip bir bakış vardı. Eğildi, tam kulağımın dibine fısıldadı:

​"Bu gece o depoyu yakacağım Selin... sırf sana sapasağlam dönebilmek için."

​Kapıyı açıp dışarı fırladı ve korumalarla birlikte karanlığın içine daldı. Ben ise arabanın arka koltuğunda, beni sevmediğine dair o içimi yakan düşünceyle baş başa kaldım. Ama çok az sonra yaşanacaklar, Demir Boran’ın benim için neleri gözden çıkarabileceğini bana çok acı ve tehlikeli bir yoldan kanıtlayacaktı...Karanlık sokağın ortasında patlayan o ilk silah sesiyle irkildim.

​Zırhlı arabanın camından dışarı baktığımda, deponun etrafını saran gölgelerin hareketlendiğini gördüm. Kalbim boğazımda atıyordu. Ellerim titreyerek kucağımdaki deri çantayı sıktı. "Seloş saçmalama," dedim kendi kendime. "Adam seni sevmiyor işte, sadece koruma içgüdüsü." Ama içimdeki o ses ne kadar soğukkanlı olmaya çalışırsa çalışsın, gözlerim sadece o siyah gömlekli silueti, Demir’i arıyordu.

​Tam o sırada arabanın ön kapısı aniden, büyük bir gürültüyle açıldı!

​"Selin, dur!" diye bağırdı Ömer ama çok geçti.

​Arabanın etrafını Demir’in adamları değil, o öteki gruptan yüzü maskeli iki kişi sarmıştı. Biri hızla arka kapının koluna asıldı. "Geldik süslü," dedi sinsi bir sesle. "Boran’ın zaafını bulmak zor olmadı."

​Zaafı mı?

​Daha ne olduğunu anlayamadan adam kolumdan tutup beni dışarı çekmeye çalıştı. Pırlantalı tırnaklarımı adamın eline geçirdim, "Bırak beni be pislik! Elbisem kırışacak!" diye çığlığı bastım. Ama adam güçlüydü, beni arabadan dışarı sürükledi.

​İşte tam o saniyede... Şehrin en karanlık, en korkunç kükremesi sokakta yankılandı.

​"SELİN!"

​Başımı o tarafa çevirdiğimde gördüğüm şey, hayatım boyunca unutamayacağım bir tabloyu kazıdı zihnime.

​Demir, deponun kapısındaki çatışmayı tamamen bırakmıştı. Etrafındaki kurşunlara, patlayan camlara, tehlikeye zerre kadar aldırmadan, gözü tamamen dönmüş bir halde bana doğru koşuyordu. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifadeden eser kalmamıştı. Gözlerinde saf bir dehşet ve insanı yakıp yıkacak kadar devasa bir öfke vardı.

​Beni tutan adam silahını Demir’e doğru doğrulttu. "Yaklaşma Boran! Yoksa kızı—"

​Demir adamın cümlesini bitirmesine bile izin vermedi. Kendi hayatını hiçe sayarak adamın üzerine atladı. O an vurulabilirdi, ölebilirdi... Ama umursamadı. Adamı benden söküp alırken sergilediği o sertlik, sadece bir koruma refleksi değildi. Bu, dünyadaki en değerli şeyini kaybetme korkusuyla aklını yitiren bir adamın çıldırmasıydı.

​Adamı yere serip silahsızlandırdıktan sonra hızla bana döndü. O koca mafya liderinin elleri... elleri titriyordu.

​İki eliyle yüzümü tuttu. Nefes nefeseydi. Keskin gözleriyle tepeden tırnağa beni taradı, bir yerimde kan veya yara var mı diye kontrol etti.

​"İyi misin? Dokundu mu sana? Bir şey yaptı mı?" Sesi öyle bir kırılmıştı, öyle bir titriyordu ki...

​O an gözlerinin içine baktım. O koyu, derin gözlerde gördüğüm tek şey ben idim. Benim güvenliğim, benim varlığım... Dünyadaki her şey silinmişti onun için.

​"Beni... beni sevmédiğini sanıyordum," diye fısıldadım aniden, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Bordo rujum hafifçe dağılmıştı ama umurumda değildi. "Beni sadece bir yük, bir mola olarak görüyorsun sanıyordum Demir..."

​Demir’in yüzünde öyle acılı bir ifade belirdi ki, sanki göğsüne bir kurşun yemiş gibi sarsıldı.

​Eğildi, alnını alnıma dayadı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Bütün o çatışma seslerinin, sirenlerin ve bağrışmaların ortasında, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu:

​"Seni sevmemek mi?" dedi, sesi paramparçaydı. "Selin... Sen bu kapıdan girdiğin gün ben nefes almaya başladım. Sen elimi bıraktığında kalbim duracak gibi oluyor, farkında değil misin? Ben seni sevmiyorum... Ben sana tapıyorum Pembe Fırtına. Eğer sana bir şey olsaydı, bu gece bu şehri haritadan silerdim."

​Gözlerimi kırpıştırdım. Sarı Saçlarım rüzgarda uçuşurken yeşil gözlerim onun karanlığına kilitlendi.

​İçimdeki bütün o şüpheler, o kırgınlıklar tek bir saniyede buharlaşıp uçtu.

​"Demir..." dedim, uzanıp pırlantalı tırnaklarımla onun kirli, barut kokan yanağını tutarak. "Aşko... O zaman şu adamları hemen darmadağın et de, eve gidip bana söz verdiğin iced latte'yi yap."

​Demir başını geriye atıp tutku dolu bir kahkaha attı. Belimden tutup beni göğsüne sımsıkı bastırdı.

​"Senin için bu şehri yakarım," diye fısıldadı kulağıma. "İced latte ne ki?"Iced latte lafını duyunca Demir’in gözlerindeki o tehlikeli karanlık bir anda yerini sıcacık, tutkulu bir pırıltıya bıraktı. Beni göğsüne öyle bir bastırdı ki, kalp atışlarını kendi göğsümde hissettim. Bütün dünya, arkamızda yanan deponun alevleri ve bağıran adamlar yok olmuş gibiydi.

​"Tamam," dedi Demir, alnını alnımdan yavaşça çekip gözlerimin içine bakarak. Sesi hâlâ barut kokusu kadar sert ama bana özel bir yumuşaklıktaydı. "Eve dönüyoruz. Ama önce şu işi tamamen bitirmem lazım."

​Beni yavaşça arkasına aldı. Sol eliyle elimi sımsıkı kenetledi—bir daha asla bırakmayacakmış gibi. Sağ eliyle silahını doğrulttu ve Ömer’e tek bir işaret yaptı.

​"Ömer!" diye gürledi Demir. Sesi sokakta yankılandı. "Depodakileri temizleyin. Bu gece bu sokakta Boranlar’a ait olmayan tek bir gölge bile kalmayacak!"

​"Emredersiniz patron!" dedi Ömer ve adamlar hızla harekete geçti.

​Çatışma birkaç dakika içinde Demir’in adamlarının ezici üstünlüğüyle sona erdi. Demir, elini bir an bile bırakmadan beni tekrar o zırhlı aracın arka koltuğuna bindirdi. Kendisi de yanıma oturduğunda kapı ağır bir gürültüyle kapandı. Dışarıdaki siren sesleri ve bağrışmalar bir anda bıçak gibi kesildi.

​Arabanın içindeki o yoğun sessizlikte, ikimiz de nefes nefeseydik.

​Sarı saçlarım yüzüme dökülmüştü, bordo rujum hafifçe dağılmıştı ve elbisem toz içindeydi. Ama yeşil gözlerimde en ufak bir pişmanlık yoktu. Demir’e doğru döndüm.

​Demir de bana bakıyordu. Parmakları yavaşça yanağıma süzüldü, dağılan rujumun kenarını başparmağıyla nazikçe sildi.

​"Sana az önce söylediklerimi unutma Selin," dedi, sesi alçak ve yakıcıydı. "Bu dünyada hiçbir şey, hiçbir güç seni benden alamaz. Sen benim sadece ortağım değil... Kalbimin tek sahibisin."

​Gülümsedim. Pırlantalı tırnaklarımı onun siyah gömleğinin yakasına geçirip kendime doğru çektim.

​"Biliyorum aşko," dedim, sesimdeki o kendinden emin havalı tonla. "Zaten senden başkası benim bu iced latte krizlerime ve pembe koltuk sevdama katlanamazdı!"

​Demir kısık bir kahkaha attı ve dudaklarını tekrar dudaklarımla buluşturdu. Bu seferki öpücük korku ya da tehlike değil; tamamen zafer, tutku ve ikimizin kurduğu o yeni, sarsılmaz dünya kokuyordu.

​Bölüm Sonu

Bölüm sonu

1 yorum