Toz ve rutubet kokusu, ciğerlerime dolan keskin bir zehir gibiydi. Yeraltının o soğuk, hareketsiz sessizliği, dışarıdaki Koruyucuların bot seslerinden çok daha ürkütücüydü. Joon’un elini kolumdan çekmediğini, aksine parmaklarını tenime daha derine batırdığını fark ettim. Nabzı, bileğimin üzerinden parmaklarıma ritmik bir korkuyla çarpıyordu.
"Joon," diye fısıldadım. Sesim boşlukta çınladı, kendi yankım bile beni korkuttu. "Bu yer… Burası sadece bir sığınak değil. Burası bir arşiv."
Joon cevap vermedi. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının gerginliği, sanki görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi çöküktü. Elindeki fenerin titrek ışığı, odanın ortasındaki paslı metal masaya düştü. Masanın üzerinde, zamanın dişlerine yenik düşmüş dosyalar, şifreli haritalar ve... bir fotoğraf duruyordu.
Yavaşça ona doğru ilerledim. Adımlarımın beton üzerindeki sesi, bir idam mahkumunun adımları kadar ağır geliyordu. Masaya yaklaştığımda, fotoğrafı görmemle birlikte dünyamın ekseni kaydı. Yirmi yıl önce öldüğü söylenen annem, Joon’un gençlik yıllarındaki o buz gibi, ifadesiz suratının yanında duruyordu. Arka planda ise Koruyucuların mühürlü arması vardı.
"Bu bir şaka olmalı," dedim sesim titreyerek. "Annem, o kazada öldü. Babam cenazeyi kendi elleriyle toprağa verdiğini söylemişti."
Joon aniden döndü. Gözleri, her zamanki o alaycı ve mesafeli tavrından arınmış, saf bir acının ve koruma içgüdüsünün esiri olmuştu. Beni kolumdan tutup masaya doğru sertçe çekti. Nefesi yüzüme çarptığında, tenindeki o tanıdık sandal ağacı ve barut kokusunu içime çektim. Bu koku, şu an hissettiğim dehşetle o kadar tezat bir çekim yaratıyordu ki, kendimden nefret ettim.
"Ölmedi, Yuna," dedi Joon. Sesi, kırılan cam parçaları kadar keskin ve soğuktu. "Ama yaşamak, senin anladığın anlamda bir yaşam değil. Onu sakladılar. Tıpkı beni sakladıkları gibi."
"Beni kandırdın," dedim, gözlerimden bir yaş süzülürken. "Baştan beri biliyordun. Neden şimdi? Neden şimdi bu karanlığın ortasında, tam da kaçarken?"
Joon, boş olan eliyle yanağımı kavradı. Başparmağı, gözyaşımın izini takip ederek dudaklarımın kenarına indi. O kadar baskın, o kadar sahiplenici bir dokunuştu ki, nefesim kesildi. "Çünkü artık saklanacak yer kalmadı," dedi, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırarak. "Koruyucular kapıda, Yuna. Ve eğer bu dosyayı açarsan, sadece anneni değil, benim senin hayatındaki gerçek yerimi de öğreneceksin. Bu bir oyun değil. Bu, ikimizin de celladı olacak bir hikaye."
O an, aramızdaki o görünmez duvarın çatladığını hissettim. Joon'un gözlerindeki o karanlık tutku, sadece bir iş birliği değildi. Bu, birbirine düğümlenmiş iki yıkımın dansıydı. Beni bırakmadı; tam aksine, beni masaya doğru itip aramızdaki o azıcık boşluğu da kapattı. Vücudu vücuduma yaslandığında, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir yandan annemin hayatta olduğu gerçeğiyle sarsılıyor, diğer yandan Joon'un bu yakınlığıyla aklımı kaybediyordum.
"Seni kullandım mı?" diye sordu, sesi fısıltıdan halliceydi. "Evet. Başından beri. Ama şunu anla, Yuna... Eğer seni kullanmasaydım, sen şu an Koruyucuların işkence odasında bu sırlar için çığlık atıyor olurdun."
"Beni kurtardığını mı sanıyorsun?" diye çıkıştım, sesim hıçkırıkla kesildi. "Seninle her saniye, biraz daha karanlığa gömülüyorum."
Joon hafifçe gülümsedi; o meşhur, çarpık gülümsemesi. Ama bu sefer gözlerinde merhamet yoktu, sadece bir avcının avına olan hayranlığı vardı. "Karanlık, ışığın olmadığı yer değil, Yuna. Karanlık, gerçeğin saklandığı yerdir. Eğer anneni istiyorsan, bu dosyayı açmak zorundasın. Ama bil ki; açtığın an, artık senin dünyana geri dönemezsin. Artık benim dünyamdasın."
Eğildi, dudakları kulağımın hemen üzerine geldi. Sıcak nefesi, tenimde tüyler ürpertici bir ürperti bıraktı. "Şimdi seç," dedi otoriter bir tonla. "Ya dosyayı yakarız ve sadece benimle bu karanlıkta, senin küçük, temiz yalanlarınla yaşarsın. Ya da dosyayı açar, annenin neden bu kadar yıl boyunca bir hayalet gibi yaşadığını öğrenirsin. Ve o gerçeği öğrendiğinde... benden nefret etmeye başlayacaksın."
Elim titreyerek dosyanın kapağına gitti. Joon’un eli, benim elimin üzerine kapandı. Onun eli soğuktu, benimki ise ateş gibi yanıyordu. İki elin birleşimi, kaderimizi mühürleyen bir anlaşma gibiydi.
Tam o sırada, sığınağın ağır metal kapısında sert bir gümbürtü duyuldu. Koruyucular yerimizi bulmuştu. Dışarıdaki makineli tüfeklerin şarjör sesleri, duvarlarda yankılandı.
Joon, gözlerini bir an bile benden ayırmadan silahını çekti. "Karar ver, Yuna," dedi, sesi çatışmanın gürültüsüyle birleşirken. "Hangi cehennemi seçiyorsun? Benimle kalıp gerçeği mi bulacaksın, yoksa burayı havaya uçurup ikimiz de birer toz bulutu mu olacağız?"
Kapı sarsılmaya devam etti. Kilitler, dışarıdaki balyoz darbeleriyle parçalanmak üzereydi. Gözlerimi Joon’un kehribar rengi gözlerine diktim. İçimdeki o karanlık duygu, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi uyandı. Annemi bulmalıydım. Ne pahasına olursa olsun.
Dosyanın kilitli tokasını sertçe çektim. İçinden düşen tek bir kağıt parçası, tüm dengemi bozmaya yetti. Kağıdın üzerinde babamın imzası vardı. Ve tarih... Sadece üç ay öncesine aitti. Annem, babamın bilgisi dahilinde bu sistemin içine hapsedilmişti.
"Babam..." diye inledim.
Joon’un yüzündeki ifade bir anda ciddileşti, bakışları kapıya, sonra tekrar bana döndü. Kapı menteşelerinden ayrılmak üzereydi. Joon, beni belimden kavrayıp arkasındaki gizli geçide doğru hızla çekti.
"Babalar her zaman en büyük düşmandır, Yuna," dedi, bizi geçidin karanlığına atarken. "Şimdi koş. Eğer hayatta kalırsan, sana babanın neden anneni bir kafese kapattığını anlatacağım."
Karanlığın içinde, Koruyucuların bağırışları ve patlayan kapının sesi arasında, Joon'un elini bırakmadım. Hayatımın en büyük kumarını oynuyordum ve masadaki tek kart, annemin yaşadığına dair o tek sayfalık kağıttı. Ancak karanlıkta koşarken fark ettiğim bir şey vardı: Joon'un cebinden düşen ve benim anlık refleksle yakaladığım o küçük, gümüş madalyon... Annemin boynundan hiç çıkarmadığı, çocukluğumda defalarca oynadığım o madalyondu.
Joon onu benden saklamıştı. O, annemin yerini sadece dosyalardan değil, bizzat üzerindeki bir emanetten biliyordu. Durdum. Karanlık koridorda nefes nefese kaldık. Joon duraksadı, arkasına baktı.
"Onu nereden aldın?" diye sordum, gümüş madalyonu ona doğru tutarak.
Joon, karanlıkta bile parlayan gözleriyle bana baktı. Bir şey söyleyecekti ama yukarıdan gelen patlama sesiyle tüm sığınak sarsıldı. Tavandan molozlar üzerimize yağdı. Joon üzerime kapandı, beni korumak için kendi gövdesini siper etti.
"Bunu sana söyleyemem," diye fısıldadı, sesi gürültünün içinde boğulurken. "Çünkü o madalyonu, senin anneni öldürdüğüm gün aldım."
Donup kaldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Joon, az önce ne demişti?