Odanın havası, kırılan bir aynanın keskinliğiyle doluydu. Yuna, zihninin derinliklerine kazınmış olan o görüntüyle sarsılırken, Joon’un gözlerindeki soğuk otoritenin yerini ilk kez bir tür huzursuzluğun aldığını gördü. Joon, Koruyucuların dışarıdaki öfkeli ayak seslerini duymuyor gibiydi. Tüm dikkati, Yuna’nın gözbebeklerinde parlayan o dehşetti.
"Gördün, değil mi?" diye fısıldadı Joon. Sesi, bir fırtınanın öncesindeki o ürkütücü sessizlik gibiydi.
Yuna birkaç adım geri çekildi, sırtı soğuk taş duvara çarptı. Zihnindeki mühür, paslı bir bıçak gibi kazınmıştı. Hatırladığı şey sadece bir anı değildi; o, Joon’un vicdanının mezar taşıydı. Joon, koruduğunu iddia ettiği her şeyi, aslında kendi varlığını beslemek için kurban etmişti. O, sadece bir oyun kurucu değil, aynı zamanda bir cellattı.
"Sen..." Yuna’nın nefesi kesiliyordu. "Sen onları... sadece susturmadın. Onları yok ettin. Kendi ellerinle."
Joon hızla aralarındaki mesafeyi kapattı. Yuna’nın iki yanındaki duvara ellerini yaslayarak onu hapsetti. Vücutları birbirine değmiyordu ama Joon’un yaydığı o yoğun, karanlık aura Yuna’nın tenini yakıyordu. Joon’un parfümü; tütsü, eski kitaplar ve metalik bir kan kokusunun karışımıydı. Bu koku artık Yuna’yı korkutuyor ama aynı zamanda zihnindeki mührün yarattığı uyuşukluğu bastıran bir uyarıcı gibi çekiyordu.
"Dünya senin sandığın kadar masum değil, Yuna," dedi Joon, yüzü Yuna’nın yüzüne tehlikeli derecede yaklaşırken. Gözleri, Yuna’nın en derin sırlarını okumaya çalışıyormuş gibi odaklanmıştı. "Bir şeyi inşa etmek için başka bir şeyi yıkman gerekir. Ben sadece kaçınılmaz olanı yaptım."
"Bu bir bahane değil, Joon! Bu bir katliam!"
Joon acı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Katliam mı? Ben buna 'dengeyi sağlamak' diyorum. Şimdi, dışarıda kapımı tekmeleyen o budalalar... Onlar da aynı şeyi yapacaklarını sanıyorlar. Ama sen ve ben..." Joon, elini yavaşça Yuna’nın yanağına çıkardı. Başparmağı, titreyen dudağının kenarında gezindi. "Biz, bu oyunun kurallarıyız. Ben seni korumuyorum, Yuna. Ben seni, benden sonra bu dünyaya hükmedecek tek kişi olduğun için hayatta tutuyorum."
Yuna, Joon’un dokunuşuyla irkildi. Midesindeki düğüm, öfke ve arzu arasında gidip geliyordu. Joon’un gözlerindeki karanlık, onu yutmak ister gibiydi. Yuna, Joon’un sadece bir canavar olmadığını, aynı zamanda kırılmış bir ruh olduğunu anlıyordu. Ancak bu bilgi, ona karşı olan nefreti yerine, daha tehlikeli bir şey; bir tür empati bırakıyordu.
"Beni bunun için mi yanına aldın?" diye sordu Yuna, sesi titreyerek. "Seni temizlemem için mi? Günahlarını üstlenmem için mi?"
Joon’un gözlerinde kısa süreli bir parıltı belirdi. Yüzünü daha da yaklaştırdı, dudakları Yuna’nın kulağına değecek kadar yaklaştı. "Seni, sana olan ihtiyacımı kendime bile itiraf edemediğim için yanımda tuttum. Zihnin mührünü kırmış olabilirsin ama kalbindeki mührü henüz çözemedin. Ve emin ol, o çözüldüğünde, benim ne kadar karanlık olduğumun bir önemi kalmayacak. Çünkü o zaman, ikimiz de aynı karanlıkta boğuluyor olacağız."
Dışarıdaki gürültü bir anlığına kesildi. Koruyucular kapının önünde toplanmıştı. Bir darbe sesiyle kapı sarsıldı.
Joon, Yuna’dan uzaklaşmadı. Tam tersine, daha da yaklaştı. Alnını Yuna’nın alnına yasladı. İkisinin de nefesleri birbirine karışıyordu. Yuna, Joon’un kalp atışlarını kendi göğsünde hissedebiliyordu. Bu, bir düşmanlık değil, bir çaresizlikti.
"Şimdi," dedi Joon, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. "Eğer buradan çıkmak istiyorsan, bana bir karar vermelisin. O kapı kırıldığında, beni mi seçeceksin, yoksa senin zihnini esir alan o geçmişi mi? Eğer beni seçersen, bu oda bir mezara dönüşür. Ama eğer beni seçersen, o zaman..."
"O zaman ne?" diye sordu Yuna, gözlerini Joon’un o dipsiz, siyah gözlerine dikerek.
Joon, Yuna’nın çenesini kavradı ve onu kendine doğru sertçe çekti. "O zaman, seninle birlikte bu dünyayı yakmaya hazırım."
Kapı büyük bir gürültüyle menteşelerinden ayrılıp içeri doğru uçtu. Koruyucuların silahlarının soğuk metal parıltısı odaya dolarken, Joon bir an bile Yuna’dan gözlerini ayırmadı. Yuna, o an kendi içinde bir şeylerin değiştiğini hissetti. Zihnindeki mühür kırılmıştı, evet. Ama kalbindeki o yeni mühür, Joon’un karanlığına mühürleniyordu.
Joon, belindeki silahı yavaşça çekti ama gözlerini Yuna’dan ayırmadı. "Yuna," dedi, sesi odaya yayılan gerginliğin ortasında bir emir gibi çınladı. "Eğer bir adım atarsan, geri dönüşü olmaz. Şimdi, benim arkamda mı kalacaksın, yoksa yanımda mı?"
Yuna, ellerinin titremesini durdurmaya çalıştı. Kapıdan giren adamların tanıdık yüzlerine baktı. Hepsi, çocukluğunu çalan, onu bir denek gibi kullanan o kurumun adamlarıydı. Sonra Joon’a baktı. Joon, bir katil, bir oyun kurucu, bir yalancı... Ama aynı zamanda, Yuna’nın hayatta kalmasını sağlayan tek kişi.
Yuna yavaşça öne çıktı. Joon’un yanına, onunla aynı hizada durdu. Koruyuculardan biri şaşkınlıkla tetiğe elini attı.
"Görünüşe göre," dedi Yuna, sesi her zamankinden daha soğuk ve kararlı bir tondaydı. "Kiminle savaştığınızı bilmiyorsunuz."
Joon, Yuna’nın bu tavrıyla küçük, belli belirsiz bir tebessüm etti. Ancak bu tebessüm, odadaki atmosferi daha da korkutucu hale getirdi. Tam o anda, odanın ortasındaki gizli bölme mekanizması, dışarıdan gelen bir sinyalle kendi kendine harekete geçti. Zemin ayağının altından kayarken, Yuna kendini karanlık bir boşluğa doğru düşerken buldu. Joon ise, ona doğru atılıp elini tuttu.
Karanlığın içinde asılı kalmışlardı. Joon, Yuna’yı yukarı çekmeye çalışırken, aşağıdan gelen tanıdık bir ses her şeyi altüst etti. Bu ses, Yuna’nın annesine aitti. Ama annesi yıllar önce ölmüştü.
"Joon," dedi Yuna, korkuyla aşağıya bakarak. "O... o ses..."
Joon’un yüzü bembeyaz kesildi. İlk kez, kontrolü tamamen kaybettiğini gördü.