Barut kokusu, havanın nemine karışarak genzimi yakıyordu. Kulaklarımdaki çınlama, gerçekliğin çatlaklarından sızan o keskin sesle yer değiştirdi: Joon’un nefes alışverişi. Hemen arkamdaydı. Gövdesi, sırtımı bir zırh gibi korurken, eli hala tetiğin üzerindeki sıcaklığını yitirmemişti.
"Gözlerini kapat," diye fısıldadı. Sesi, bir celladın şefkati kadar tehlikeliydi. "Gördüğün şey, sadece bir başlangıç. Eğer gerçeğin ağırlığını kaldırmaya hazır değilsen, karanlığa gömülmeyi öğrenmelisin."
Yerdeki cesede bakmamam için çenemi sertçe kavrayıp başımı aksi yöne çevirdi. Parmakları, tenimde morluklar bırakacak kadar güçlüydü ama bu acı, zihnimin derinliklerine kazınan o tuhaf anının yarattığı sızıdan daha hafif kalıyordu. Diğer Yuna... O kadının benden çaldığı veya bana bahşettiği anı, kanımda bir zehir gibi dolaşıyordu. Joon’un kardeşi için yaptığı fedakarlık bir efsane değil, bir cinayetti. Ve o kurban, benim ruhumun üzerinde bir kilit haline getirilmişti.
"Kimi vurdun?" diye sordum. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek bir tınıyla çıktı.
Joon hafifçe kıkırdadı. Bu, içindeki canavarın memnuniyetini gizleyemediği o karanlık sesti. Silahını yavaşça kılıfına yerleştirdi, ama göğsünün yükselip alçaldığını sırtımda hissedebiliyordum. "Senin için bir engel olanı. Ya da belki de, sadece kendi yansımamdan kurtulmaya çalışıyorumdur. Hangisine inanmak istersin, Yuna? Masum bir kurban mı, yoksa bir canavarın zaferi mi?"
Yavaşça döndüm. Karanlığın içinde sadece ay ışığı, yüzündeki keskin hatları belirginleştiriyordu. Gözleri... o gözler, içinde binlerce paralel hayatın acısını barındırıyordu. Bir adım geri çekilmek istedim ama ayağım takıldı. Joon, belimden yakalayıp beni kendine doğru çektiğinde aramızdaki mesafe yok oldu. Göğüs kafeslerimiz birbirine çarptı. Kalp atışlarımızın ritmi senkronize olmuş gibiydi; sanki birbirimize bağlı iki ayrı yaşam değil, tek bir bedenin parçalarıydık.
"Beni bir anahtar olarak kullanıyorsun," dedim, sesimdeki öfkeyi gizlemeye çalışarak. "Ruhumu, o diğer dünyadaki kapı için harcanacak bir mühür haline getirdin. Bunu nasıl yaptın, Joon? Kardeşinin hayatını kurtarmak için benim hayatımı bir bedel olarak mı sundun?"
Joon'un yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına dondu. Göz bebekleri büyüdü, bakışları dudaklarıma kaydı ve ardından hızla tekrar gözlerime kilitlendi. "Sen bir kurban değilsin," diye mırıldandı. Eli yavaşça yüzüme tırmandı, başparmağı alt dudağımda gezindi. Dokunuşu buz gibiydi ama tenimi yakıyordu. "Sen bir seçimsin. Ve o gün, o karanlık odaya adım attığında, kendi kaderini seçen sendin. Ben sadece kapıyı araladım."
"Yalan!" diye bağırdım, ama sesim bir fısıltıdan ibaretti.
Joon, belimdeki elini sırtıma kaydırdı ve beni kendisine daha sıkı bastırdı. Artık vücudunun sertliğini, silahının soğukluğunu ve kalbinin düzensiz vuruşlarını hissedebiliyordum. Bu bir çekim değil, bir esaretti. Birbirimizin yıkımına giden yolda, durup birbirimize sarılmaktan başka çaremiz yokmuş gibiydi.
"Dışarıdakiler geliyor," dedi aniden, sesi buz gibi bir ciddiyete bürünerek. "Koruyucular, mühürlenen anının izini sürebilirler. Eğer o anıyı zihninde tutmaya devam edersen, ruhun bu bedenden kopup paralel olan diğerine geçecek. Ve oradaki Yuna... o zaten seni bekliyor."
"Onu öldürebilirsin," dedim meydan okurcasına. "Beni kurtarmak için her şeyi yapabileceğini söyledin."
Joon bana doğru eğildi, dudakları kulağımın tam dibine geldiğinde sıcak nefesi tüylerimi ürpertti. "Seni kurtarmak, kendimi öldürmem anlamına gelse bile bunu yaparım. Ama unutma, Yuna; biz bir bütünü oluşturan kırık parçalarız. Sen olmadan ben, ben olmadan sen hiçbir şeyiz. Eğer birimizi kurtarırsam, diğerini sonsuza dek karanlıkta bırakmış olacağım. Hangi tarafı seçeceksin? Kendi hayatını mı, yoksa benimle kurduğun bu lanetli bağı mı?"
Zihnimin içindeki sesler boğuklaşmaya başladı. Diğer Yuna’nın sesi, zihnimin en ücra köşesinden yankılanıyordu: *“Ona güvenme, Yuna. Kilit sensin, anahtar ise onun ellerinde. Eğer seni anahtar deliğine sokmasına izin verirsen, ikimiz de bu boşlukta kayboluruz.”*
Etrafımızdaki boşluk, sanki duvarlar üzerimize doğru geliyormuş gibi daralmaya başladı. Koruyucuların ayak sesleri, koridorun sonundaki karanlıktan yükseliyor, metalik tıkırtıları yankılanıyordu. Joon, belimden tuttuğu elini sıkılaştırdı ve beni karanlık bir köşeye doğru çekti.
"Saklan," diye fısıldadı. "Ve eğer seni bulurlarsa, sana ne sorarlarsa sorsunlar... hatırladığın tek şeyin, benim sana verdiğim o yalanlar olduğunu söyle. Gerçek anıyı sakla. Onu ancak ben isteyince açığa çıkar."
"Neden?" diye sordum, gözlerindeki o savunmasızlığı ilk kez fark ederek. "Neden bu kadar karmaşık bir oyunun içindeyiz?"
Joon, yüzünü benimkine yaklaştırdı. Alınlarımız birbirine değdi. Gözlerindeki karanlıkta, kendi yansımamı gördüm; parçalanmış, korkmuş ama bir o kadar da ona ait bir yansıma. "Çünkü," dedi, sesi boğazında düğümlenerek. "Bizim hikayemiz, ilk günahla yazıldı. Ve bu dünyada birbirimize sahip olmamızın tek yolu, bir diğer dünyada birbirimizi öldürmemizden geçiyor."
Tam o sırada kapı, büyük bir gürültüyle menteşelerinden fırladı. Işık hüzmeleri karanlığı yırtarak üzerimize düştü. Koruyucular içeri girerken, Joon elini silahına attı. Ama bu kez, silahı doğrulttuğu yer koruyucular değildi. Namlunun ucu, tam kalbimin üzerine, o mührün olduğu noktaya denk geliyordu.
"Beni vuracak mısın?" diye sordum, sesimdeki titremeyi tamamen yok ederek.
Joon’un parmağı tetikte gerildi. Gözlerinde, bir insanın sahip olabileceği en büyük acı ve tutku aynı anda parlıyordu. "Seni öldürmeyeceğim Yuna," dedi, sesi bir bıçak gibi keskinleşerek. "Sadece bu gerçekliği sıfırlayacağım. Eğer seni kurtaramıyorsam, o zaman hiçbirimiz var olmayacağız."
Tetiğe basacağı an, gözlerimi kapattım. Ama beklediğim o ölümcül ses yerine, zihnimin içinde başka bir şeyin, o mühürlenmiş anının patladığını hissettim. Joon'un bana aslında ne yaptığını anladığım o an, artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.
Silah patladı ama mermi kime saplandı?