İçeriğe geç

Paralel Kalpler

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Paralel Kalpler

Bölüm 6

Bölüm 6

Hava, metalik bir koku ve çürüyen anıların ağırlığıyla yüklüydü. Yuna, ayaklarının altındaki zeminin titreşimini hissettiğinde, bunun bir deprem değil, gerçekliğin kendi temelinde verdiği bir çatlak olduğunu biliyordu. Yanında yürüyen Joon Seo’nun silüeti, loş sokak lambalarının altında alışılmadık derecede keskin, neredeyse yırtıcı görünüyordu. Onun sessizliği, bir uçurumun kenarında asılı kalmak kadar ürkütücüydü.

“Burada durmamalıyız,” dedi Joon. Sesi, soğuk bir bıçağın pürüzsüz yüzeyi gibi pürüzsüz ve tehditkârdı. Elini Yuna’nın dirseğine koyduğunda, parmaklarının ısısı, ceketinin kumaşından sızarak doğrudan derisine işledi. Yuna, bu temastan dolayı irkildi; vücudu hem kaçmak istiyor hem de bu tehlikeli çekimin merkezinde eriyip gidiyordu.

“Neden?” diye fısıldadı Yuna. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu. “Neden beni buraya, bu hayalet şehre getirdin? Her şey neden daha karanlık görünüyor?”

Joon durdu. Yavaşça Yuna’ya döndü. Gözleri, içinde kaybolmaya değer bir dipsiz kuyu gibi parlıyordu. Yüzündeki o soğuk maske, anlık bir duygusal karmaşayla sarsılır gibi oldu. “Çünkü bu gerçeklikte seni koruyabilecek tek kişi benim, Yuna. Diğerleri... onlar seni sadece bir meta olarak görüyor. Bir anahtar.”

Yuna geri adım attı, sırtı soğuk bir tuğla duvara çarptı. Joon bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe artık neredeyse yoktu. Adamın göğsünün yükselip alçalışı, Yuna’nın nefes alışverişiyle eşzamanlı bir ritim tutmaya başlamıştı. Joon, başını hafifçe eğerek Yuna’nın kulağına doğru yaklaştı. Soluğu, Yuna’nın şakaklarındaki tüyleri ürpertiyordu.

“Hafızan,” diye fısıldadı Joon, sesi bir itirafın acısını taşıyordu. “O eksik parçalar... onlar senin bu dünyaya ait olmadığının kanıtı değil, senin zaten buralı olduğunun kanıtı. Sadece hatırlamana izin vermiyorlar.”

Yuna başını kaldırıp ona baktığında, gözlerinde yoğun bir acı ve arzu karışımı gördü. Bu adam onu seviyor muydu, yoksa ona işkence mi ediyordu? Yoksa her ikisi de mi? Joon’un eli, Yuna’nın çenesini nazikçe kavradı. Parmak uçları, kızın elmacık kemiklerindeki gerilimi hissediyordu. Bu, bir tutuklunun gardiyanına duyduğu o çarpık, zehirli bağlılıktı.

“Eğer ben bir anahtarsam,” dedi Yuna, sesi titreyerek, “kapı ne zaman açılacak?”

Joon’un gözleri koyulaştı. “Kapı zaten açıldı, Yuna. Sen o günlüğü yazdığın an, iki dünya arasındaki perde yırtıldı. Ama şimdi...” Joon’un bakışları, sokağın sonunda beliren bir gölgeye kaydı.

Yuna da o yöne baktı. Bir an için nefesi kesildi. Sokağın başında, ışığın en zayıf olduğu noktada bir kadın figürü duruyordu. Figür, tam olarak Yuna’nın kendisine benziyordu. Aynı duruş, aynı hüzünlü bakışlar, aynı yara izi. Ancak o Yuna’nın gözlerinde, bu dünyada var olmanın getirdiği o amansız yorgunluk yoktu. Orada, saf bir öfke ve karanlık bir kararlılık vardı.

“O da kim?” diye sordu Yuna, sesi bir çığlığa dönüşmek üzereyken.

Joon, Yuna’yı kendine daha sert çekti. Bedeni, Yuna ile gelen tehlike arasında bir kalkan oluşturdu. “O, senin olman gereken kişi. Sen ise... sen, feda edilmek üzere seçilmiş olan hatalı kopyasın.”

Yuna’nın kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Joon’un cümlesindeki o soğuk gerçeklik, zihnindeki tüm boşlukları birer birer doldurdu. “Hata mı? Beni buraya sen mi getirdin?”

Joon cevap vermedi ama çenesini sıktı. O an Yuna, Joon’un omuzlarındaki yükün, kardeşine dair o büyük fedakarlığın ne olduğunu anladı. Joon Seo, kendi kardeşini kurtarmak için bu iki gerçekliğin dengesiyle oynamıştı. Ve o fedakarlık, bu iki kadından birinin yok olmasını gerektiriyordu.

Diğer Yuna, yavaş adımlarla onlara doğru yürümeye başladı. Her adımında, yerdeki taşlar sanki parçalanıyor, gerçeklik biraz daha dikişlerinden ayrılıyordu. Joon’un elini Yuna’nın omzundan çekip silahına uzandığını fark etti.

“Joon, hayır,” diye fısıldadı Yuna, elleriyle adamın kolunu kavrayarak. “Eğer onu öldürürsen, ben de yok olacağım, değil mi?”

Joon, başını hafifçe çevirip Yuna’ya baktı. Bakışlarında bir anlık bir çaresizlik parladı; bu, bir avcının kendi kurduğu tuzağa düşüşüydü. “Seni kurtarmanın başka bir yolu yoktu Yuna. Kardeşimi geri almalıydım. Ama seni gördüğümden beri... işler değişti.”

“Ne kadar değişti?” Yuna ona meydan okudu, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Onu vuracak mısın, yoksa beni mi feda edeceksin?”

Diğer Yuna artık birkaç metre uzağındaydı. Gözlerinde, Yuna’nın hiç tanımadığı bir nefreti taşıyordu. O Yuna, eliyle Joon’u işaret etti ve dudaklarını kıpırdatarak tek bir kelime söyledi: *“Ona inanma.”*

Joon silahını çekti ve namluyu doğrudan kendisine doğru yürüyen kopyaya doğrulttu. Yuna, iki dünya arasında asılı kalmışken, hangisinin kendi gerçeği olduğunu ayırt edemeyecek kadar büyük bir boşluğa düştü.

Joon’un parmağı tetiğe giderken, sokağın atmosferi aniden değişti. Hava, elektrik yüklü bir fırtınanın hemen öncesindeki gibi ağırlaştı. Joon, tetiği yavaşça çekmeye başladığında Yuna’ya baktı ve fısıldadı: “Hangimizin günahı daha büyük, bugün göreceğiz.”

Tam o anda, sokağın dört bir yanından yankılanan, insani olmayan bir çığlık koptu. Paralel dünyanın koruyucuları, dengenin bozulduğunu fark etmişti. Yuna, Joon’un kolunu bıraktı ve silah sesinin duyulacağı o kritik ana, sessiz bir çığlıkla odaklandı.

Namlu patladığında, ışık karardı. Sadece kanın yere düşme sesi ve Yuna’nın kulağında çınlayan, Joon’un o acı dolu sesi kaldı: “Özür dilerim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.