Zaman, bu odanın içinde fiziksel bir ağırlığa sahipti. Sanki hava, yerçekimine karşı koyan yoğun bir sıvıya dönüşmüştü. Yuna, ellerindeki deri kaplı günlüğün soğuk yüzeyine bakarken, parmak uçlarının karıncalandığını hissediyordu. Odanın loş ışığı, duvardaki eski, çatlak aynalardan yansıyarak Joon’un siluetini keskinleştiriyordu. Joon, pencerenin önünde, dışarıdaki sonsuz, gri boşluğa karşı bir heykel gibi duruyordu. Sırtındaki gömlek, omuzlarındaki gerginliği gizleyemeyecek kadar dardı.
“Yazman gerekiyor, Yuna,” dedi Joon. Sesi, sanki yıllanmış bir şarabın tortusu gibi boğazında birikmişti; pürüzlü ama karşı konulmaz. “Mürekkep akmaya başladığında, gerçeklik de çözülecek. Korkuyor musun?”
Yuna yavaşça ayağa kalktı. Yer döşemesi, ayaklarının altında iç çekiyormuş gibi gıcırdadı. Odanın dört bir yanına sinmiş olan rutubet ve eski kağıt kokusu, Joon’un üzerinde taşıdığı o keskin, metalik silah kokusuyla birleşiyordu. Joon’un ona her dönüşü, Yuna’nın midesinde binlerce kelebeğin değil, zehirli sarmaşıkların filizlenmesine neden oluyordu. Bu bir arzu muydu, yoksa kendini felaketin kollarına bırakma dürtüsü mü, ayırt edemiyordu.
Yuna, elindeki günlüğü masanın üzerine bıraktı. "Neleri feda ettiğini söylemedin," diye fısıldadı. Sesi titriyordu ama gözlerindeki meydan okuma ateşi sönmemişti. "Kardeşimin döndüğünü söyledin. Ama o, senin bildiğin o çocuk değil, değil mi? Sen bir şeyler değiştirdin, Joon. Zamanı bükerken benim ruhumdan neyi eksilttin?"
Joon yavaşça döndü. Yüzü, ışığın ve gölgenin mükemmel bir dansıydı. Gözleri, derin bir kuyunun dibindeki karanlık kadar tekinsizdi. Odanın atmosferi bir anda ağırlaştı. Joon adımlarını attığında, her adım sanki zemini titretiyor, aralarındaki mesafeyi bir uçuruma dönüştürüyordu. Tam önünde durdu; Yuna’nın boynundaki damarın nabzını hissedebilecek kadar yakın.
"Feda etmek, sadece bir başlangıçtır Yuna," dedi Joon, sesi bir tehditten ziyade bir itiraf gibiydi. Elini kaldırıp Yuna’nın yüzüne doğru yaklaştırdı ama dokunmadı. Parmak uçları, Yuna’nın yanağının birkaç milim ötesinde havayı okşuyordu. "Senin için dünyayı kaç kez yaktığımı bilsen, beni kurtarıcı olarak değil, celladın olarak görmen gerekirdi. Ama sen beni seçtin. İradenle değil, kaderinle."
Yuna nefesini tuttu. Joon’un varlığı, odadaki oksijeni emiyordu. Aralarındaki bu gerilim, keskin bir bıçak kadar keskindi; bir hamleyle birbirlerini yok edebilir ya da parçalara ayrılabilirlerdi. Yuna, gözlerini Joon’un gözlerinden ayıramıyordu. Bu adam, kendi karanlığını ona bir zırh gibi giydirmişti.
"Boş sayfalar," dedi Yuna, gözlerini günlüğe çevirerek. "Neden boşlar? Neden benim yazmamı bekliyorlar?"
"Çünkü onlar senin hikayen değil, Yuna," dedi Joon, sesi artık bir fısıltıya dönüşmüştü. "Onlar senin *kararların*. Bir şeyi yazarsan, o gerçekleşir. Ama bir şeyi yazmak için önce kendi içindeki o karanlığı kabul etmen lazım. Kardeşinin dönüşü, sadece bir fragman. Asıl sınav, kimi kurtaracağına karar verdiğin an başlayacak."
Joon masaya uzanıp çekmeceden bir kalem çıkardı. Mürekkebi kurumuş ama sanki canlıymış gibi parlayan o antik kalemi Yuna’nın avucuna bıraktı. Joon’un parmakları, Yuna’nınkilerle birleştiğinde bir kıvılcım çaktı. Yuna, parmaklarının ucundan koluna yayılan ürpertiyle sarsıldı. Bu sadece bir temas değil, sanki bir mühürleme gibiydi.
Odanın duvarları, sanki dışarıdaki boşluğun baskısıyla biraz daha içeri doğru eğilmişti. Dışarıda, zamanın akışını simgeleyen o mekanik sesler, artık yerini derin, ritmik bir kalp atışına bırakmıştı. "Paralel Kalpler," diye mırıldandı Joon. "Seninle benim aramdaki o görünmez bağın adı. Sen yazdıkça, o kalp atışı bizim ritmimiz olacak."
Yuna kalemi sıktı. Mürekkebin soğukluğu cildine işliyordu. Günlüğün o bembeyaz, kusursuz sayfası, sanki bir kurbanı bekleyen bir sunak gibi önünde açıldı. Kalbini durdurmak istiyordu ama Joon’un nefesi ensesindeydi. Adamın her hareketi, onun üzerinde bir hakimiyet kurma çabasıydı. Ama Yuna artık sadece bir kurban değil, oyunun bir parçasıydı.
"Eğer yazarsam," dedi Yuna, sesi bu kez daha kararlıydı. "Eğer buraya bir isim yazarsam, o kişinin kaderini gerçekten değiştirebilir miyim?"
Joon, Yuna’nın saçlarını hafifçe geriye itti. O kadar nazik bir hareketti ki, Yuna’nın dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. "Değiştirebilirsin. Ama bedeli, senin hafızan olacak. Her yazdığın satır, kendi geçmişinden bir parçayı silip atacak. Unutmaya hazır mısın, Yuna? Kardeşini kurtarmak için kendinden vazgeçmeye hazır mısın?"
Yuna, kağıdın üzerine eğildi. Kalemin ucu kağıda dokunduğu an, odadaki tüm aynalar aynı anda çatladı. Çatlakların içinden sızan yoğun bir ışık, odayı gündüz gibi aydınlattı ama bu ışık sıcak değil, dondurucuydu. Yuna yazmaya başladı. İlk harf, kağıdın üzerinde bir yara gibi açıldı. Mürekkep, siyah bir damar gibi kağıda yayıldı.
Yazdığı isim, havada yankılandı. Joon’un yüzündeki o donuk ifade ilk kez değişti; kaşları çatıldı, gözleri şaşkınlıkla açıldı. Yuna, yazdığı şeyin ne olduğunu anladığında kalbi duracak gibi oldu. Bu isim... bu isim sadece bir insanı temsil etmiyordu. Bu isim, zamanın dokusunu yırtan bir anahtardı.
Joon, Yuna’nın elini tuttu, onu durdurmak ister gibi değil, desteklemek ister gibi. "Yuna, ne yaptığını biliyor musun?"
Yuna cevap veremedi. Çünkü o an, zihninde garip bir boşluk oluştu. Çocukluğuna dair bir anı, sanki bir resim çerçevesinden çıkarılmış gibi silinip gitmişti. Kardeşinin gülüşü, annesinin yüzü, ilk aşkının hatırası... Hepsi bir mürekkep damlasıyla silinmişti. Ama karşılığında, odanın ortasında devasa bir yarık açıldı.
Yarık, başka bir odanın, başka bir zamanın görüntüsünü gösteriyordu. Ve o odada, tam karşılarında, tıpkı Yuna gibi görünen başka biri duruyordu. Diğer Yuna, elinde aynı günlüğü tutuyor ve onlara bakıyordu.
Joon, Yuna’yı kendine çekti ve yarığa doğru bir adım attı. "Sana söyledim, Yuna. Paraleller asla tek başına var olamaz. Şimdi, asıl kabus başlıyor."