İçeriğe geç

Paralel Kalpler

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Paralel Kalpler

Bölüm 4

Bölüm 4

Cam kırıklarının tiz çınlaması, odadaki boğucu sessizliği bir bıçak gibi kesti. Yere saçılan kristal parçaları, ay ışığının altında elmas tozu gibi parlıyordu; ancak bu ışık, Joon Seo’nun yüzündeki o tanıdık, sakin maskenin çatlamasına engel olamadı.

Yuna, elindeki günlüğün sayfalarını tırnaklarıyla öyle bir sıkıyordu ki, kâğıt kenarları parmaklarına kesikler atıyor, parmak uçlarına sızan ince kan damlaları günlüğün sararmış sayfalarına damlıyordu. Joon, odanın karanlığında bir gölge gibi kımıldadı. O an, Yuna onun sadece bir iş adamı ya da ailesinin seçtiği bir nişanlı olmadığını, karanlığın dilini ana dili gibi konuşan bir yırtıcı olduğunu bir kez daha anladı.

"Dışarıda biri var, Joon," diye fısıldadı Yuna. Sesi titriyordu ama gözleri, Joon’un kehribar rengi gözlerine meydan okurcasına sabitti.

Joon bir adım attı. Hareketleri bir kedinin zarafetine sahipti; sessiz, ölümcül ve hesaplı. Yuna’ya doğru eğildi, yüzü aralarındaki mesafeyi neredeyse yok etti. Burnuna çarpan o ağır, sandal ağacı ve barut kokusu Yuna’nın başını döndürdü. Joon’un eli, yavaşça Yuna’nın çenesini kavradı. Parmak uçları buz gibiydi ama tenine değdiği yerde sanki derisini dağlıyordu.

"Gördüğün tek şey camın kırılması mı, Yuna?" dedi Joon. Sesi, kadife bir örtünün altında gizlenmiş bir hançer gibi keskindi. "Yoksa sayfaların arasında yazan o son satırın, kendi ölüm fermanın mı olduğunu mu merak ediyorsun?"

Yuna irkildi. Günlüğü göğsüne bastırdı. "Bunu nereden biliyorsun? Bay Kang’ın elindeki... o şeyin içinde ne var?"

Joon cevap vermek yerine odanın köşesine, kırık cam parçalarının üzerinden geçerek yürüdü. Ayaklarının altında kıtırdayan cam sesleri, odadaki gerilimi bir yay gibi geriyordu. Pencerenin önünde durdu, dışarıdaki yağmurlu Seul gecesine baktı. Şehrin neon ışıkları onun yüzünde garip, tekinsiz bir gölge oyunu yaratıyordu.

"Dünya, Yuna, bildiğin o düz çizgiden ibaret değil," dedi Joon, arkasına bile bakmadan. "Paralel çizgiler hiçbir zaman kesişmez derler ama biz... biz, zamanın büküldüğü o dar boğazda sıkıştık. O camı kıran kişi bir yabancı değil. O, senin geçmişten getirdiğin bir hatıra. Ya da geleceğinden kaçan bir pişmanlık."

Yuna, Joon’un neden bahsettiğini anlamaya çalışırken zihni bulanıyordu. Bay Kang’ın tehdit dolu bakışları, günlüğün geleceğe dair o dehşet verici notu... "Cinayet," diye fısıldadı kendi kendine. *'14 Kasım. Saat 02.14. Kalbinde siyah bir gül, dudaklarında bir yalanla düşecek.'*

Takvime baktı. Bugün 13 Kasım’dı. Gece yarısını çoktan geçmişlerdi.

Odanın kapısı aniden büyük bir gürültüyle sarsıldı. Dışarıdaki gölge artık sadece bir tehdit değil, somut bir varlıktı. Kapı menteşeleri zorlanıyor, ahşap çerçeve inliyordu. Yuna, Joon’a baktı. Joon’un yüzünde en ufak bir panik belirtisi yoktu; sadece, sanki beklediği bir misafiri karşılıyormuş gibi soğukkanlı bir ifade vardı.

"Joon, içeri girmelerine izin mi vereceksin?" diye bağırdı Yuna.

Joon ona döndü. O an, Yuna adamın gözlerinde derin bir keder gördü. Bu keder, onun karanlık dünyasının bile ötesindeydi. "Onlar girmeyecek, Yuna. Onlar zaten içeride."

Joon hızla Yuna’ya doğru atıldı ve onu belinden yakalayıp odanın ortasındaki antika masanın arkasına çekti. Tam o anda, odanın kapısı patlayarak açıldı. İçeri giren kişi bir yabancı değildi; o, Yuna’nın yedi yıl önce kaybettiğini sandığı, mezarının yerini bile bilmediği kardeşiydi. Üzeri toz toprak içinde, gözleri ise sanki başka bir boyuttan dönmüş gibi boş bakıyordu.

Yuna nefesini tuttu. "Hayır... bu imkansız. Sen öldün."

Gelen kişi, Yuna’ya bakmadı bile. Doğrudan Joon’a yürüdü. Elinde, üzerinde garip sembollerin kazılı olduğu bir anahtar tutuyordu. Joon, elini ceketinin iç cebine attı ve gümüş bir tabanca çıkardı. Namluyu kardeşine değil, doğrudan Yuna’ya, günlüğün olduğu yere doğrulttu.

"Joon, ne yapıyorsun?" Yuna’nın sesi artık sadece bir fısıltıydı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

"Bu gece birimiz ölecek, Yuna," dedi Joon, sesi artık bir şefkat barındırıyordu. "Ya sen, ya ben. Ya da o, ait olduğu boşluğa geri dönecek. Günlükte yazan o cinayet... kime ait biliyor musun? Katil, kurbanın ellerini tutan kişidir."

Yuna, günlüğe baktı. Sayfalar kendi kendine çevrilmeye başladı. Mürekkep, kâğıt üzerinde taze bir kan gibi parlıyor ve yeni kelimeler beliriyordu. Kendi el yazısıydı, ama sanki bir başkasının emriyle yazılmış gibiydi: *'Joon, onu vurmazsa, dünya parçalanacak.'*

Odanın içindeki hava ağırlaştı, sanki oksijen tükeniyordu. Yuna, Joon’un gözlerindeki o karmaşık aşkı ve nefreti gördü. Adam, tetiği çekmek üzere parmağını kıvırırken, dışarıdaki fırtına camları tamamen patlattı.

Yuna, Joon’un namlusunun ucuna dokundu. "Eğer yapman gerekiyorsa," dedi Yuna, tüm bedeniyle ona yaslanarak, "tereddüt etme. Ama beni öldürürsen, seni sonsuza kadar lanetlerim."

Joon’un eli titredi. İlk kez, o mükemmel kontrolünü kaybettiğini gördü. "Lanet zaten burada, Yuna. Biz bu lanetin ta kendisiyiz."

Tam o sırada, kapıdaki figür elindeki anahtarı havaya kaldırdı. Odanın içindeki tüm eşyalar, sanki yerçekimi yokmuş gibi havaya yükselmeye başladı. Joon tetiğe basmak üzereydi ki, Yuna günlüğü havaya fırlattı. Günlük, odanın ortasında asılı kalırken sayfaları deli gibi dönmeye başladı.

Joon, tetiğe bastı.

Ama silah patlamadı. Silahın içinden kurşun yerine, simsiyah, kanlı gül yaprakları döküldü. Yuna, silahın namlusundan çıkan o yapraklara bakarken, kardeşinin dudaklarının kıpırdadığını gördü.

"Sıra sende, abla. Günlüğü tamamla."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.