Sığınağın ağır metal kapısı, arkamızda gürültüyle kapanırken içerideki küf ve rutubet kokusunu geride bırakmıştık. Dışarıdaki gece, yeraltındaki o boğucu karanlıktan çok daha tehditkâr görünüyordu. Ormanın derinliklerinden gelen rüzgâr, ağaç dallarını sanki birer pençe gibi savururken, Yuna’nın titreyen nefesleri göğsümün hizasında bir yerlerde yankılanıyordu. Onu kolundan yakalayıp orman yolunun kıyısındaki eski, terk edilmiş kulübeye doğru çekiştirdim. Gözlerinde sadece korku yoktu; babasına, annesine ve kendi varlığına duyduğu o keskin, parçalayıcı öfke vardı.
"Dur," dedi, sesi çatallı ama bir o kadar da otoriterdi. Elini sertçe kurtardı. "Sadece bu kadar mı Joon? Babamın o canilerin masasında oturduğunu söyleyip beni bu ormanın ortasına mı bırakacaksın?"
Ona döndüm. Ay ışığı yüzündeki her bir ifadeyi belirginleştiriyordu. Gözlerindeki yaşlar, yanağındaki tozla birleşip bir iz bırakmıştı. Ona yaklaşmamam gerektiğini biliyordum. Aramızdaki mesafe, üzerinde yürüdüğümüz mayın tarlası gibiydi; her adım, patlamaya hazır bir gerilimi tetikliyordu.
"Seni bırakmıyorum, Yuna," dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. "Seni koruyorum. Eğer o sığınakta kalmaya devam etseydin, babanın sadık köpekleri seni orada öldürecekti. Anneni ölü bilmen gerekiyordu. Oyunun kuralı buydu."
Yuna bir adım yaklaştı. Aramızdaki santimler eridiğinde, teninin yaydığı o yabani sıcaklığı hissedebiliyordum. "Annem yaşıyor," diye fısıldadı, sesi bu kez neredeyse bir dua kadar kırılgandı. "Bunu bana sen söyledin. Şimdi söyle bana Joon, sen bu hikayenin neresindesin? Onları bulmamı mı istiyorsun, yoksa beni babamın eline teslim edecek bir kurban mı arıyorsun?"
Elimi refleks olarak yüzüne doğru uzattım, yanağındaki o tozlu izi başparmağımla sildim. Dokunuşumla birlikte bedeni bir yay gibi gerildi. Gözleri dudaklarıma kaysa da, o bakışta arzuyla nefretin birbirini boğduğu bir savaş vardı. Karanlık tarafım, tam şu an onu kendine çekip, bu kaostan uzak bir yere götürmemi haykırıyordu. Ama geçmişim, ellerimdeki o kanlı izler, buna asla izin vermeyecekti.
"Ben," dedim, sesim kısık ve derinden geliyordu, "senin babanın eline kan bulaştıran o karanlık elin sahibiyim, Yuna. Sen benim için kurtarılması gereken bir günah, bense senin için kaçınılmaz olan o cezayım."
Yuna aniden yakama yapıştı. Beni kendine doğru çekti, göğüs göğüse geldik. Kalp atışlarının ritmini kendi göğsümde duyabiliyordum; ikimizinki de aynı hızda, aynı ölümcül senkronla çarpıyordu. Nefesi dudaklarıma değdiğinde, o anın kutsallığını ve lanetliliğini aynı anda hissettim.
"Beni öldüreceklerse," dedi Yuna, gözlerimin içine dik dik bakarak, "bunu babamın sadık köpekleri değil, sen yapmalısın. Eğer bu kadar büyük bir oyunun içinde piyon değilsem, o zaman seninle beraber yanarım."
Dudakları arasındaki o meydan okuma, kanımdaki tüm savunma mekanizmalarını yerle bir etti. Onu omuzlarından tutup kulübenin soğuk duvarına yasladım. Etrafımızdaki her şey, ağaçların hışırtısı, uzaktan gelen gece kuşlarının çığlığı, yerini sadece ikimizin arasındaki o boğucu gerilime bırakmıştı. Ona o kadar yakınım ki, iradem zayıflıyor, mantığım yerle bir oluyordu.
"Ne istediğini biliyor musun?" diye fısıldadım dudaklarının santim uzağında. "Bana dokunmak, sadece bir uçuruma adım atmaktır."
"Zaten düşüyorum, Joon," dedi ve ellerini ensesindeki saçlarıma daldırdı. "Düşerken tutunacak birine ihtiyacım var. Ve sen, düşüşümün tek sebebi sensin."
Onu öpmek, kendi sonumuzu imzalamaktı. Dudaklarıma dokunduğu anda, dünya üzerindeki her şey sustu. Bu bir romantizm değildi; bu, iki yaralı ruhun birbirini yok edene kadar sürecek olan o karanlık ve tehlikeli dansıydı. Öpüşü sertti, açtı ve çaresizdi. Ben ise onu dizginlemeye çalışmak yerine, kendimi bu yıkıma teslim ettim. Ellerimi beline sarıp onu kendime daha da bastırdım, sanki onu kaburgalarımın arasına saklayıp dünyadan gizleyebilirmişim gibi.
Ancak tam o anda, ormanın derinliklerinden gelen o tanıdık motor sesi, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Yuna irkilerek geri çekildi, gözlerindeki o tutkulu parıltı yerini anında saf bir dehşete bıraktı.
"Duyuyor musun?" dedi, titreyerek.
Geri çekilip karanlığa doğru baktım. Orman yolunda üç çift far, bir avcı sürüsü gibi kulübeye doğru hızla yaklaşıyordu. Babasının adamları sadece bizi izlemekle kalmamış, yerimizi tespit etmişlerdi.
"Yuna, arkaya geç," dedim silahımı belimden çekerken. Sesim buz gibiydi. "Şimdi buradan çıkmamız gerekiyor. Eğer yakalanırsak..."
"Eğer yakalanırsak," sözümü kesti, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılık vardı, "babamın benim için ne hazırladığını biliyorum. Ama senin için ne hazırladığını biliyor musun, Joon? Senin ona olan ihanetin, benim hayatımdan daha değerli değil."
Dışarıdaki motor sesleri kulübenin hemen önünde durdu. Kapı kilitleri tıkırdadı, sert botların zemine vuran sesi yankılandı. Joon Seo olarak, hayatım boyunca birçok kez köşeye sıkıştım, ama bu kez, yanında Yuna varken, kaybetme korkusu ilk defa gerçek bir acıya dönüştü.
Kulübenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriye dolan fener ışıkları bizi kör etti. Yuna’nın elini sıkıca kavradım, onu arkama alarak, hayatımın en zor seçimine doğru bir adım attım: Ya onu teslim edip kendi özgürlüğümü kazanacaktım, ya da onu korumak uğruna, geçmişimle olan tüm bağlarımı bir merminin ucuyla koparacaktım.
Tam o sırada, içeriye giren adamın sesi kulübeyi inletti: "Joon Seo, silahını yere bırak. Baban, bu 'eğlencenin' bittiğini söyledi."
Yuna, arkamda bir nefes çekti. Hissedebiliyordum; hayatı artık eskisi gibi olmayacaktı. Bense tetiğe dokunup dokunmamak arasında o ince çizgide bekliyordum.