Orman, dışarıdaki dünyanın tüm uğultusunu yutan, sağır edici bir sessizliğe bürünmüştü. Kulübenin eski tahta duvarları, dışarıdaki soğuk rüzgarla sarsılıyor, içeride ise tek bir ses bile Yuna’nın kalp atışlarının hızını dindiremiyordu. Dışarıda, karanlığın içinden gelen bot sesleri, bir ölüm senfonisi gibi kulübenin etrafını sarıyordu. Joon, elindeki paslı tüfeği yere bıraktı ve sırtını duvara yaslayarak Yuna’ya döndü. Gözleri, zifiri karanlıkta bile keskin bir bıçak gibi parlıyordu.
"Bizi buldular," dedi Joon. Sesi, bir fırtınanın öncesindeki o ürkütücü dinginlikteydi. "Babanın sadık köpekleri kapımızın eşiğinde, Yuna. İçerideki bu sığınağın bir mezar olmasını istemiyorsan, şimdi karar vermen gerekiyor."
Yuna, Joon’un kendisine doğru attığı adımlarla nefesini tuttu. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Joon’un üzerindeki barut, nemli toprak ve hafif kan kokusu Yuna’nın duyularını ele geçiriyordu. Yuna, ellerinin titremesine engel olamadı; Joon, tereddüt etmeden elini uzatıp Yuna’nın titreyen çenesini kavradı. Parmak uçları, Yuna’nın cildinde yakıcı bir iz bırakıyordu.
"Korkuyor musun?" diye sordu Joon, fısıltısı doğrudan Yuna’nın dudaklarına çarpıyordu. "Benden mi korkuyorsun, yoksa babanın getirdiği o karanlıktan mı?"
Yuna, Joon’un o karanlık, dipsiz gözlerinin içine baktı. "Senden korkmuyorum, Joon. Senin sahip olduğun o karanlıktan... o karanlığın bizi birbirimize bağlayıp boğmasından korkuyorum."
Joon’un yüzünde çarpık, acı dolu bir gülümseme belirdi. "Biz zaten o karanlığın içine doğduk. Kurtuluş yok, Yuna. Sadece daha derinlere batabiliriz."
Dışarıdan gelen bir ses, tahtaların çatırdamasına neden oldu. Birisi kapıya tekme atıyordu. Yuna, irkilerek Joon’a daha fazla yaklaştı. Vücutları birbirine temas ettiğinde, aralarındaki çekim, dışarıdaki ölüm riskinden daha tehlikeli bir boyuta ulaştı. Joon, bir eliyle Yuna’nın belini sararken diğer eliyle saçlarını geriye itti. O an, kulübenin yıkılmak üzere olduğu gerçeği, ikisinin arasında büyüyen bu bastırılamaz arzunun yanında önemsizleşmişti.
"Eğer buradan sağ çıkarsak," dedi Joon, sesi bir itiraftan çok bir yemin gibiydi, "seni asla bırakmayacağım. Seni babanın o kirli imparatorluğuna, o soğuk tahtına geri göndermektense, seninle birlikte bu ormanda yanmayı tercih ederim."
Yuna, Joon’un gömleğinin yakasını sıkıca kavradı. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpıyordu. "Beni geri alamazlar. Artık seninle paylaştığım bu karanlık, onların dünyasından daha gerçek geliyor. Ama Joon... babam onları senin için gönderdi. Sadece beni değil, senin ruhunu da istiyorlar."
"Biliyorum," diye mırıldandı Joon, alnını Yuna’nın alnına yaslayarak. "Ama ruhumu zaten çoktan sana verdim. Geriye alabilecekleri tek şey, etten ve kemikten ibaret bir gövde."
Dışarıdaki gürültü kesildi. Sessizlik, bir öncekinden daha ağırdı. Bu, avcının hamlesini yapmadan önce duraksadığı andı. Joon, hızla silahına uzandı ve Yuna’yı arkasına çekti. Kulübenin penceresinden içeriye bir fener ışığı sızdı, toz zerrelerini aydınlatarak havada asılı bıraktı.
"Yuna," dedi Joon, sesi artık bir uyarıdan ziyade bir komut gibiydi. "Eğer o kapı açıldığında, babanın adamlarından birini elinde silahla görürsen, arkana bakmadan arka pencereden kaç. Ormanın derinliklerine, nehre doğru koş."
Yuna başını hızla iki yana salladı. "Hayır. Seni burada bırakıp gitmeyeceğim. Biz bir söz verdik, Joon."
"Sözler, ölüler için bir anlam ifade etmez!" diye bağırdı Joon, ama öfkesi çabuk söndü. Yuna’nın gözlerindeki o kararlı, fedakar bakışla karşılaştığında, Joon’un içindeki sertlik kırıldı. Yuna, elini Joon’un yanağına koydu, parmak uçları onun sakallı yanağında hafifçe gezindi. Bu, bir veda dokunuşu değil, bir meydan okumaydı.
"Seninle buraya geldim," dedi Yuna, sesi titremesine rağmen oldukça netti. "Seninle yanacağım ya da seninle kazanacağım. Babanın dünyasında bir piyon olmaktansa, senin yanında bir suç ortağı olmayı seçiyorum."
Tam o sırada, kulübenin ön kapısı büyük bir gürültüyle menteşelerinden sökülerek içeri devrildi. İçeriye dolan soğuk hava, içerideki gerilimi dondurdu. Fenerlerin parlak ışıkları, Joon ve Yuna’nın üzerine düştü. Bir grup adam, silahları çekili bir şekilde kapıda belirdi. Aralarında en önde duran, Yuna’nın çocukluğundan beri tanıdığı, babasının en sadık celladıydı. Adam, Joon’a bakmadı bile; doğrudan Yuna’ya kilitlendi.
"Bayan Park," dedi cellat, sesi soğuk ve duygusuzdu. "Babanız sizi özledi. Ancak bu sefille harcadığınız vakit, affedilemez bir hata."
Joon, silahını adamın göğsüne doğrulttu ancak Yuna, Joon’un elini tutarak onu aşağı indirdi. Yuna, celladın karşısına dikildi. Artık o korkak kız değildi. Babasının karanlığıyla nasıl başa çıkacağını, o karanlığı nasıl yöneteceğini babasından öğrenmişti.
"Babamın sadık köpeği," dedi Yuna, sesi buz gibiydi. "Eğer bir adım daha atarsan, babana kızının ölümüyle ilgili anlatacak bir hikayen kalmayacak."
Adam güldü. "Siz ikiniz, bir kulübenin içinde mi dünyayı değiştireceğinizi sanıyorsunuz? Joon Seo, babanızın elindeki kanın bedelini ödemeye hazır mısın?"
Joon, Yuna’nın elini bırakmadan bir adım öne çıktı. "Onun elindeki kan, senin babanınkine kıyasla temiz kalır. Yuna’yı buradan götüremeyeceksin."
Adam elini havaya kaldırdı, bir işaret bekliyordu. Ormanın derinliklerinde, uzak bir kurt uluması duyuldu, ardından karanlıktan gelen tetik sesleri kulübenin içini doldurdu. Yuna, Joon’un elini daha da sıkı tuttu. Tam o anda, beklenmedik bir şey oldu. Kulübenin çatısından aşağıya bir şey düştü; bu bir el bombası değil, bir işaret fişeğiydi. İçerisi kör edici bir kırmızı ışıkla aydınlandı.
Her şey bir saniyede oldu. Joon, Yuna’yı kenara itti ve bir el silah sesi duyuldu. Kulübe sarsıldı. Dumanlar her yeri kaplarken, Yuna’nın kulağına sadece Joon’un boğuk bir şekilde "Koş!" diye bağıran sesi geldi. Yuna yere düştü, gözlerini ovuşturdu, dumanlar arasında Joon’un üzerine üşüşen adamları gördü. Joon, üç kişiyi aynı anda yere sermişti ama daha fazlası geliyordu. Yuna, kaçmak yerine, yerdeki bıçağa uzandı. Babasının karanlığına karşı vereceği savaş burada başlıyordu.