Yağmur, terk edilmiş deponun çatlak camlarından içeri sızarken içerideki hava barut, kan ve çürümüş umut kokuyordu. Yuna, ellerindeki titremeyi saklamak için yumruklarını sıkmış, dizlerinin üzerine çökmüş olan Joon’un hemen yanı başında duruyordu. Joon’un omzundaki derin yaradan sızan koyu, sıcak kan, beyaz gömleğini bir sanat eseri gibi değil, bir infaz belgesi gibi boyuyordu.
"Bunu yapmamalıydın," diye fısıldadı Yuna. Sesi, dışarıdaki fırtınanın gürültüsünde bile sarsıcı bir netliğe sahipti. Gözleri, Joon’un acıdan kısılan bakışlarına kilitlenmişti. "Benim için kendini feda etmen, planımızı çöpe atmandan başka bir şey değil."
Joon, dişlerini sıkarak bir iniltiyi bastırdı ve başını kaldırdı. Gözlerinde, tüm bu karanlığın içinde bile sönmeyen o tanıdık, tehlikeli kıvılcım vardı. "Planlar, yaşayanlar içindir Yuna. Sen nefes aldığın sürece, o imparatorluğu başına yıkma şansımız var. Ama ben ölürsem..." Duraksadı, elini uzatıp Yuna’nın çenesini hafifçe kavradı. Parmakları kanlıydı ama dokunuşu, Yuna’nın damarlarında gezinen korkuyu yakacak kadar sıcaktı. "Eğer ben ölürsem, sen sadece o adamın kızı olursun. Asla gerçek özgürlüğüne kavuşamazsın."
"Bana özgürlükten bahsetme," dedi Yuna, sesi çatallanarak. Joon’un elini tuttu, soğuk parmaklarını onun ateşli tenine bastırdı. "Beni kurtarmak için cellatların önüne atıldığında, benden aldığın şey özgürlük değil, kendi kalbimdi. Bunu bilmiyor musun?"
Deponun girişinde, paslı metal kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri sızan zayıf ışık, giren figürün gölgesini uzun ve tehditkar bir şekilde zemine yansıttı. Yuna içgüdüsel olarak Joon’un önüne geçti, silahını kavradı. Ancak gelen, bir cellat değildi.
Gelen, Joon’un geçmişinin gömülü olduğunu sandığı o eski yaraydı.
Elias.
Joon’un bir zamanlar "kardeşim" dediği, ancak ihanetiyle Joon’un dünyasını ateşe veren adam. Elias, eldivenlerini yavaşça çıkarıp yere attı. Yüzünde, her şeyi önceden bilenlerin o rahatsız edici gülümsemesi vardı.
"Dramatik bir sahne," dedi Elias, sesi deponun boşluğunda yankılanarak. "Gerçekten etkileyici, Joon. Bir kadının uğruna kendini feda etmek... Eski ortağımın bu kadar romantikleşebileceğini tahmin etmezdim."
Joon, zorlukla ayağa kalkmaya çalıştı, Yuna onu destekleyerek yükselmesine yardım etti. Joon’un bakışları Elias’ın üzerinde buz kesti. "Senin burada ne işin var? Seni cehennemin dibine gönderdiğimi sanıyordum."
Elias güldü, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Cehennem doluydu, Joon. Ayrıca, senin bu güzel ve tehlikeli yeni ortağının, imparatorluğu içeriden yıkmak için harcadığı çabalar dikkat çekici. Ama bir şeyi unutuyorsun. Babasının kızı olmak sadece bir kimlik meselesi değildir. O, babasının kanını taşıyor. Ve kan, her zaman en beklenmedik anda ihanet eder."
Yuna, Elias’ın sözleriyle sarsıldı. "Sen ne biliyorsun?" diye bağırdı.
Elias, bir adım öne çıktı. Joon, refleks olarak Yuna’yı arkasına çekti, fakat omzundaki yara buna engel oldu. Elias, Joon’un zayıflığını hemen fark etti ve gülümsedi. "Biliyorum ki, Yuna Park. Senin o yeni kimliğin, aslında babanın senin için hazırladığı bir tuzak. O, senin geri döneceğini zaten biliyordu. Hatta, Joon’un seni kurtaracağını da. Hepsi bir senaryoydu."
Joon, öfkeyle ileri atılmak istedi ama Elias’ın korumaları anında çevrelerini sardı. Yuna, Joon’un titrediğini hissedebiliyordu. Bu, fiziksel acıdan ziyade, bir hayal kırıklığı ve öfke patlamasıydı.
"Yalan söylüyor," dedi Joon, nefes nefese. "Sana inanma, Yuna."
"Gerçekten mi?" Elias cebinden küçük, mühürlü bir dosya çıkardı ve Yuna’nın ayaklarının dibine fırlattı. "İçindekilere bak. Babasının imparatorluğunu çökerteceğini sanırken, aslında onun tahtını sağlama alan son tuğla olduğunun kanıtı orada. Joon, seni kurtardığını sanıyor ama aslında seninle birlikte kendi sonunu hazırlıyor."
Yuna, dosyaya bakamadı. Gözleri Joon’un kararan yüzündeydi. Aralarındaki o yoğun çekim, yerini zehirli bir şüpheye bırakıyordu. Yuna, Joon’a baktığında artık sadece onu koruyan adamı değil, aynı zamanda belirsizliklerle dolu bir labirenti görüyordu.
"Joon," dedi Yuna, sesi fısıltıdan halliceydi. "Bu dosyadakiler doğru mu? Tüm bu süre boyunca, sadece benimle bir oyun mu oynadın? Yoksa gerçekten, sadece kendin için mi buradaydın?"
Joon, Yuna’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve korku vardı. "Her şey karmaşık, Yuna. Sana her şeyi anlatamadım çünkü..."
"Çünkü mü?" Yuna geri çekildi. "Bana her şeyi anlatman gerektiğini söylemiştin."
Elias araya girdi, "Birbirinize güvenmeniz çok dokunaklı ama zaman daralıyor. Babanın adamları beş dakika içinde burada olacak. Ve inanın bana, ikinizi de sağ bırakmayacaklar. Ama küçük bir seçeneğiniz var."
Elias, iki küçük, siyah çip çıkardı. "Biriniz kaçabilir, diğeri burada kalıp suçlamaları üzerine alabilir. Aşk, fedakarlık gerektirir, değil mi? Hadi bakalım, kim kalıyor, kim gidiyor?"
Deponun kapısı dışarıdan şiddetle zorlanmaya başladı. Uzaktan siren sesleri ve bot sesleri duyuluyordu. Joon ve Yuna, birbirlerine baktılar. Aralarındaki o kopmaz bağ, şimdi bu imkansız seçimin ağırlığı altında çatlıyordu.
Joon, Yuna’nın elini tuttu ve son bir kez, bir veda gibi sıktı. Yuna, tam bir şey söyleyecekken, Joon aniden onu kenara itti ve Elias’ın yanındaki korumalardan birine saldırdı. Yuna sendeledi, sırtı soğuk duvara çarptı. Joon, yaralı omzuna rağmen bir gladyatör gibi dövüşüyordu.
Yuna, yerden dosyayı kaptı. Tam o anda, deponun çatısı bir patlamayla havaya uçtu. İçeri duman ve enkaz dolarken, Yuna gözlerini Joon’un olduğu yöne çevirdi.
Ama orada sadece toz bulutu ve yükselen alevler vardı.
"Joon!" diye bağırdı Yuna, ama sesi gürültüde kayboldu.
Tam o anda, kapı kırıldı ve içeri babasının siyah takım elbiseli, yüzleri maskeli adamları doluştu. Yuna, elindeki dosyayı göğsüne bastırırken, Elias’ın karanlıkta kaybolan siluetini gördü. Yuna’nın kalbi, hayatında hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu. Artık tek başınaydı. Ve Joon... Joon’un kaderi, bir sis perdesinin arkasında, belki de çoktan sonlanmıştı.
Yuna, silahını çekip babasının adamlarına doğru döndü. Artık bir oyun yoktu, artık sadece hayatta kalma ve intikam vardı. Ama zihninde tek bir soru yankılanıyordu: Joon onu gerçekten sevmiş miydi, yoksa o da babasının oyununun bir parçası mıydı?