İçeriğe geç

Paralel Kalpler

Bölüm 13 · 4 dk okuma

Paralel Kalpler

Bölüm 13

Bölüm 13

Yağmur, Seul’ün camdan kulelerini dövüyordu; sanki gökyüzü, Yuna’nın avuçlarında titreyen o dosyanın ağırlığını taşıyamıyordu. Yuna, terk edilmiş bir endüstriyel bölgenin kıyısındaki loş odaya girdiğinde, tek duyduğu şey kendi düzensiz nefes alışverişiydi. Joon’un ona bıraktığı ipucu, tozlu bir kütüphanenin arka odasına, babasının yasadışı operasyonlarını yönettiği o eski merkeze çıkıyordu.

Yuna, elindeki kağıtları sıkıca kavradı. Babası… Her şey, düşündüğünden çok daha kanlıydı. Babasının kurduğu o karmaşık ağ, sadece finansal bir hile değil, insan hayatlarını bir piyon gibi harcadığı bir yıkım alanıydı. Ve bu ağın merkezinde, sanki bir kurban gibi sunulan ama aslında bir sırrı korumaya çalışan Joon vardı.

"Neredesin Joon?" diye fısıldadı Yuna. Sesi, boş odanın duvarlarında yankılandı. "Beni neden bu karanlığa terk ettin?"

Odanın kapısı, metalin metale sürtünme sesiyle yavaşça açıldı. Yuna, refleksiyle arkasına döndüğünde gölgelerin arasından süzülen silüeti gördü. Uzun boylu, siyah paltosunun yakasını kaldırmış, yüzü neredeyse tamamen karanlığa gömülmüş bir adam. Yuna’nın kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi çarpmaya başladı. Bu o muydu? Gözleri doldu, bir adım öne atıldı.

"Joon?"

Adam durdu. Yavaşça ışığa doğru adım attı. Yüzündeki o tanıdık, keskin hatlar oradaydı; ancak bakışları… Bakışlarında daha önce hiç görmediği bir soğukluk, ruhsuz bir boşluk vardı. Üzerinde babasının güvenlik ekibinin taşıdığı o özel tasarım ceketlerden biri vardı. Yuna’nın nefesi kesildi. Bu imkansızdı.

Joon, ona yaklaşırken aralarındaki mesafe daraldı. Yuna, onun varlığıyla yayılan o tanıdık, hafif odunsu ve metalik kokuyu hissetti. Bu, hayatının aşkıydı ama aynı zamanda karşısında bir yabancı duruyordu.

"Yuna," dedi Joon. Sesi, daha önce duyduğu o sıcak tondan yoksundu. Adeta bir emir kipi gibi, düz ve duygusuz çıkmıştı. "Buraya gelmemeliydin."

Yuna, titreyen elleriyle ona dokunmaya çalıştı. "Joon, senin öldüğünü söylediler. Herkes... herkes senin gittiğini düşündü. Bu dosya... babamın yaptıklarını biliyorum. Seni kurtarmam gerekiyor."

Joon aniden elini uzatıp Yuna’nın bileğini kavradı. Parmakları buz gibiydi. Birbirlerine bu kadar yakınken, Yuna onun gözlerinde fırtınayı gördü; ancak o fırtına artık ona karşı değil, bambaşka bir efendiye sadakatle donatılmıştı. Joon’un baskısı öyle sertti ki, Yuna acıyla inledi.

"Kurtarmak mı?" dedi Joon, alaycı bir gülümsemeyle. "Sen kimi kurtardığını sanıyorsun, Yuna? Babasının ellerinde büyümüş bir kız çocuğu, şimdi oyunun kurallarını mı değiştirecek?"

"Seni seviyorum, Joon. Ne yaşadıysan, ne kadar acı çektiysen..."

Joon, onu sertçe kendine çekti. Yüzleri o kadar yakındı ki Yuna, Joon’un nefesinin tenindeki ürpertiyi hissedebiliyordu. Bu bir yakınlık değil, bir meydan okumaydı. Joon’un diğer eli, Yuna’nın saçlarına gitti, sertçe geriye çekti. Bu bir şefkat göstergesi değil, bir hakimiyet savaşıydı.

"Aşk," dedi Joon, Yuna’nın dudaklarına fısıldayarak. "Senin o çocuksu inançların, bu karanlık odada hiçbir şey ifade etmiyor. Ben artık senin bildiğin o adam değilim. Babasının tarafında, onun en sadık koruyucusu olarak buradayım. Ve senin burada olman... babamın planının bir parçası."

Yuna’nın dünyası başına yıkıldı. Babası mı? Babası onu buraya, Joon’un eline mi düşürmüştü? "Hayır, bu bir yalan. Senin gözlerinde hala o adamı görüyorum. Beni öldüremezsin."

Joon’un bakışları Yuna’nın dudaklarına kaydı, orada kısa bir an duraksadı. O an, o kısa saniyede, maskesi düştü. Yuna, Joon’un gözlerindeki derin acıyı, bir tutsağın çektiği o cehennemi gördü. Ancak hemen ardından, yüzüne yeniden o taşlaşmış ifadeyi yerleştirdi.

"Öldürmek?" diye sordu Joon, sesi bu kez daha alçak ve tehlikeli bir tonda. "Ölüm, senin için bir kurtuluş olurdu Yuna. Ama baban, senin yaşamanı istiyor. Tıpkı beni yaşattığı gibi. Bir kukla olarak."

Joon, Yuna’yı sertçe duvara itti. Yuna, sırtındaki soğuk betonun acısıyla inledi ama gözlerini bir an bile Joon’unkilerden ayırmadı. Aralarındaki gerilim, odadaki havayı tüketen bir ateşe dönüştü. Joon’un elini Yuna’nın boynuna götürmesi, nefesini kesecek kadar sıkı bir baskı oluşturdu. Ama bu, boğma girişimi değildi; Yuna’nın hayatının onun elinde olduğunun kanıtıydı.

"Beni dinle," dedi Joon, sesi artık sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıya dönüştü. "Buradan gitmelisin. Eğer bir saniye daha burada kalırsan, babamın gözleri seni sonsuza dek karanlığa gömecek. Ben... ben seni korumak için kendimi feda ettim. Ama sen buraya gelerek her şeyi mahvettin."

"Seni bırakmayacağım," diye hıçkırdı Yuna. Göz yaşları yanaklarından süzülüp Joon’un eline damladı.

Joon’un eli hafifçe titredi. O an, gerçek Joon’un omuzları çöktü. Ama arkalarındaki kapı, ağır bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. İçeri giren keskin ışık hüzmesi, odadaki büyüyü bozdu.

Babası, Bay Park, karanlığın içinden yavaşça çıktı. Yüzünde o bildik, zehirli gülümsemesi vardı. Elleriyle Joon’u işaret etti.

"Harika," dedi Bay Park, soğuk bir tonda. "Kızım ve en sadık köpeğim. Görünüşe göre, birbirinizi hala çok iyi tanıyorsunuz."

Joon, Yuna’dan anında uzaklaştı ve babasının arkasına geçti. O eski, duygusuz maskesini tekrar takındı. Yuna, olduğu yerde kalakalmıştı. Karşısındaki adam artık onun Joon’u değil, babasının sadık bir celladıydı. Ya da öyle görünmesi gerekiyordu.

"Joon," diye bağırdı Yuna, sesi boşlukta yankılanırken. "Bana bak! Bana doğruyu söyle!"

Joon ona bakmadı. Sadece babasının yanında, gölgelerin içinde bir heykel gibi durmaya devam etti.

"Zamanın doldu, Yuna," dedi Bay Park. "Artık bir karar vermelisin. Ya bu odadan babanın yanında, bir kukla olarak çıkarsın... ya da Joon’un elleriyle son nefesini burada verirsin."

Joon’un eli, belindeki silahın kabzasına gitti. Yuna’ya baktı. Bu kez, gözlerinde ne nefret vardı, ne de aşk. Sadece bir ölüm emri bekleyen bir askerin o boş, anlamsız bakışı. Yuna, tetiğin çekilmesine saniyeler kala, Joon’un dudaklarının tek bir kelimeyi kıpırdattığını gördü.

*Kaç.*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.