İçeriğe geç

Paralel Kalpler

Bölüm 14 · 4 dk okuma

Paralel Kalpler

Bölüm 14

Bölüm 14

Yağmur, şehrin gri betonuna mermi gibi çarpıyordu. Yuna, babasının malikanesinin o devasa, soğuk kütüphanesinde, sanki bir idam mahkumuymuş gibi ayakta duruyordu. Karşısında duran Joon Seo ise bir gölge kadar hareketsiz, bir uçurum kadar belirsizdi. Elindeki silahın soğukluğu, kalbinin atışlarındaki o yakıcı ritimle tezat oluşturuyordu.

"Gözlerindeki o karanlığı tanıyorum, Joon," dedi Yuna, sesi fırtınanın uğultusuna rağmen keskin bir jilet gibi odada yankılandı. "Beni korumaya mı çalışıyorsun, yoksa babamın emriyle celladım mı olmaya geldin?"

Joon bir adım öne çıktı. Aralarındaki mesafe, bir elektrik alanının yoğunluğu kadar gerginleşmişti. Yuna, onun yüz hatlarındaki o tanıdık ama bir o kadar da yabancı çizgileri izledi. Joon, bir kez daha maskesini takmıştı. Siyah deri ceketi, geceyle bütünleşiyor, keskin çene hatları ise ışığın vurduğu tek yer olarak parlıyordu.

"Senin için bir cellat olmam, dünyadaki en büyük günahım olurdu, Yuna," diye fısıldadı Joon. Sesi, derinden gelen, boğuk bir tınıya sahipti. "Ama bazen, en çok sevdiğin insanı yaşatmak için, onu cehennemin ortasına itmen gerekir."

Joon hızla Yuna’nın yanına ulaştı, aralarındaki son boşluğu da kapattı. Yuna, Joon'un elini belinde hissettiğinde tüm savunma mekanizmalarının eridiğini fark etti. Joon onu kendine doğru çekti; Yuna'nın sırtı soğuk kitaplıklara çarptı. Joon, bir eliyle Yuna’nın çenesini kavradı, baş parmağı alt dudağında hafifçe gezindi. Bu bir şefkat gösterisi değildi; bu, sahip olmanın verdiği o baskıcı, sahiplenici tutkuydu.

"Beni öldürecek misin?" diye sordu Yuna, gözlerini Joon’un okyanus kadar karanlık gözlerine dikerek. "Yoksa bu odadan sağ çıkmamızı mı sağlayacaksın?"

"Buradan çıkış yok, Yuna," dedi Joon, dudakları Yuna’nın kulağına değecek kadar yakınken. "Babanın gözleri her yerde. Ama unutma, ben o gözlerin kör olduğu yerde büyüdüm."

Joon’un eli belinden ceketinin içine, beline sakladığı küçük bir karta doğru kaydı. O an Yuna, Joon’un gerçekten ne yapmaya çalıştığını anladı. Joon, babasının sistemine sızmıştı; ancak bunu yaparken kendini ifşa etme pahasına yapıyordu. Eğer şimdi kaçarlarsa, Joon’un babasının ajanlarından biri olduğu yalanı tamamen çökecek ve Joon doğrudan infaz edilecekti.

"Joon, hayır," dedi Yuna, sesi titreyerek. "Eğer şimdi kaçarsam, sen..."

"Sus," diye kesti Joon. O anda dışarıdan duyulan sert bot sesleri, malikanenin koridorlarını inletmeye başladı. Babasının adamları geliyordu.

Joon hızla geri çekildi, ceketinin içinden bir el bombası ve bir susturucu çıkardı. Gözlerinde artık sadece aşk değil, bir savaşçının ölümcül kararlılığı vardı. "Plan basit, Yuna. Ben kapıyı tutacağım, sen arka servis tünelinden çıkıp ana yola ulaşacaksın. Orada bir araba bekliyor olacak."

"Sensiz gitmeyeceğim!" Yuna onun koluna asıldı. "Beni buraya getirip bir başıma bırakamazsın!"

Joon, Yuna’yı sertçe kendine çekti ve onu öptü. Bu öpücük, acı vericiydi; içinde bir vedanın tüm burukluğu ve geri döneceğine dair verilen bir sözün çaresizliği vardı. Dudakları birbirinden ayrıldığında, Joon’un gözlerinde bir anlığına kırılgan bir ışık parladı.

"Yuna," dedi, sesi neredeyse bir yalvarış gibiydi. "Eğer bir gün bir seçim yapmak zorunda kalırsan, aşkı değil, hayatta kalmayı seç. Çünkü ben, senin yaşaman için her şeyi yaktım."

Kapı büyük bir gürültüyle parçalandı. İçeri giren silahlı adamlar, karanlığın içinden yükselen birer gölge gibi odaya doluştu. Joon, Yuna’yı sertçe arkasındaki gizli bölmeye, kitaplığın arkasındaki o dar geçide itti.

"Koş!" diye bağırdı Joon.

Yuna geçidin içine savrulurken, son gördüğü şey Joon’un silahını adamların üzerine doğrulttuğu ve babasının en sadık korumasına ateş açtığı an oldu. Karanlık tünelin içine girdiğinde, dışarıdan gelen kurşun sesleri ve kırılan camların gürültüsü, kalbinin atışlarını bastırıyordu. Yuna, tünelin sonuna doğru koşarken, sadece babasından değil, Joon'un bir daha asla geri dönemeyeceği o ölümcül döngüden de kaçtığını biliyordu.

Tünelin sonundaki demir kapıyı zorlayarak açtı. Dışarıda sağanak yağış tüm şiddetiyle devam ediyordu. Yağmur, yüzündeki gözyaşlarını yıkarken, karşıdaki ormanlık alanda beliren bir arabanın farlarını gördü. Tam hareket edecekken, bir gölgenin, o meşhur korumanın, namlusunu doğrudan onun kalbine doğrulttuğunu fark etti.

Joon'un sesini duymadı ama arkasından gelen boğuşma sesleri ve ardından gelen o dehşet verici sessizlik, dünyasını bir anlığına durdurdu.

"Yuna!" diye bir ses yankılandı ormanda. Bu Joon’un sesiydi ama içindeki o güç, o kararlılık gitmişti. Sadece acı vardı.

Yuna arkasına döndüğünde, Joon'un diz çökmüş olduğunu, omzundan akan kanın beyaz gömleğini bir tablo gibi kızıla boyadığını gördü. Babasının adamı silahını tekrar doğrulttuğunda, Yuna elindeki tek kozu, babasının ona verdiği ama hiç kullanmayacağına yemin ettiği o küçük cihazı cebinden çıkardı.

Eğer bu düğmeye basarsa, tüm malikane havaya uçacaktı.

Joon, ona "yapma" dercesine başını salladı ama Yuna’nın gözlerinde artık bir kurbanın değil, kendi kaderini eline almış bir kadının kararlılığı vardı.

Tam parmağını tuşun üzerine koyduğu anda, malikanenin üst katından babasının o buz gibi, alaycı sesi duyuldu: "Bunu yaparsan sadece beni değil, sevdiğin adamın tüm sırlarını da o enkazın altına gömersin, Yuna. Seçim senin."

Yuna nefesini tuttu. Parmakları titriyordu. Bir yanda onu kurtarmak için ölüme giden bir adam, diğer yanda ise o adamı aslında bir kukla gibi kullanan bir canavar.

Sessizliği bozan şey, Joon’un dudaklarından dökülen son bir fısıltı oldu: "Bas o düğmeye, Yuna. Özgürlüğün bedeli buysa, ödenmiş sayılır."

Yuna, gözlerini kapatıp tetiğe benzer o düğmeye doğru bastırdı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

15. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.