devam ediyor..
Şu an onu değil önümdeki kitapları düşünmem gerekiyordu. Fakat ben yine aynı şeyi yapıyordum, hayallere dalıyordum. Kendime sinirlendim.
Sadece sınavı düşünmem gerekiyordu. Onun hakkında endişe etmeliydim.
Diğer ailelerde olan sonuncu ve sorunlu çocuk olmaya devam ediyormuşum gibi geliyordu. Yirmi dört yaşındaydım ama ailem hala daha bana bakıyordu.
Küt kestirdiğim saçlarım uzanmış çıplak omzuma değerken beni sinir ediyorlardı. Burnumu kırıştırıp huysuz bir şekilde başımı yana salladım ve önümdeki kitapları kapattım. Zaten öğle molamın zamanıydı. Kütüphaneden çıkıp neredeyse her öğlen arası gittiğim dönercinin yolunu tuttum. Bugün de oraya gidip karnımı doyuracaktım. İnşallah tavuktur diyerek yediğim garip tadı olan döner yiyordum. Bunun için şımarıklık edecek halim yoktu. Her seferinde karnım doldukça keyifleniyordum ve tadını unutuveriyordum.
Kaldırım kenarlarına ekilen çiçeklere bakıp derin bir nefes alarak yürüdüm. Yaz benim mevsimimdi kendimi sadece yeşilliklere bakarak bile sakinleştiriyordum. Yolumun üstünde elinde çiçek buketi olan birini gördüm. Hiç ummadığım ama şaşıracak kadar umursayamadığım biriniydi. İsmi bile öyle hemen aklıma gelmedi. Elinde kır çiçeklerinin olduğu bir buketi tutmuş benim olduğum yöne bakan adamı tanıyabildiğime şaşırdım. Saç kesimini bile değiştirmişti, nasıl oldu da tanıdım?
Ailesinin istediği kızla evlenmemek için benden bir çocuğu olacağı yalanı ile ailesi kandıran adamdı. Usta bir yalancı.
Gözlerimi fazla üzerinde tutmadım. Tanımamış gibi davranmak en iyisiydi. Zaten tanıdık çıksak ne olacak, oturup sohbet edecek halimiz yoktu ya. Sadece anlamı olmayan bir tesadüftü. İki yıl önce benim sıkıcı hayatımda tuhaf bir macera yaşayıp beni şaşkınlıkta bırakan adamla aynı kaldırımdaydım. Yanından geçip gittim.
Hayat gerçekten tuhaftı ama büyük anlamlar yükleyen biz aptal insandık. Yoksa her şey tesadüftü. Ben dağı kaplayan papatyalardan sadece biriydim. Kim gelip binlercesinin arasından beni seçipte koparacaktı. Sıradan olmanın keyfini tüm hayatım boyunca yaşayabilirdim. Herkes kendi saksısındaki çiçeğe ya da gezegenindeki güle taktılıydı, papatyaları kimse umursamazdı. Onların sesini kimse duymazdı.
Yoluma devam ederken onu unutturan sevgilimi gördüm. Bana doğru geliyordu. Buluşmak için konuşmamıştık ama böyle sürpriz yapmasını seviyordum. Ne zaman fırsatı olsa onu beni görmek için kullanıyordu. Bu beni mutlu ediyordu. Kocaman bir gülümseme ile adımlarımı hızlandırdım. Adımlar tükendiğinde ona sarılmak traş losyonunun kokusuna karışmış parfümünü içine çekmek bile verecebileceğim en iyi molaydı. Saçlarımın arasında gezdireceği parmaklarını düşünmek beni şimdiden dinlendirmişti.
Yüzündeki gülümseme ve beni şaşırtmış olmanın heyacanı gözlerinden kendini belli ediyordu. Ona yaklaştığım sırada yüzü düştü. Afalladım ve çatık kaşlarının, seğiren çene kasının nedenini merak ettim. Gözleri arkama odaklanmıştı. Değişik bir panik eni ele geçirdi. Sevgilimin yüzünde gördüğüm gerginlik ve itiraf edemediğim öfke beni korkuttu. Durup kısa saçlarımı sallayarak arkamı döndüm. Benim gönlü sakinim öyle her şeye kaş çatmazdı.
Elindeki çiçek buketini yere atan usta yalancı ona döndüğümde bana doğru koşmaya başladı. "Şüheda!" Adımı söylemesi irkilmeme neden oldu. Beni hatırladığını düşünmemiştim. Onun Ener'e nasıl açıklayacağımı düşünmeye başlamıştım. O kim diye sorarsa vereceğim cevabı hazırlarken Ener beni zar zor hatırladığım ismi nefretle söyledi.
"Aral!"
Genç adam yanıma gelir gelmez bileğimden tutup beni arkasına çekti. Donakaldım ama Ener cayır cayır yanıyordu. Titriyor gibiydi, bunu kendini sabit tutmak için kasmasından dolayı olduğunu düşündüm. Birbirlerini nereden tanıyorlardı? Onun dışında eğer Aral denilen adamın yalanını Ener de biliyorsa onu düzeltmem gerekiyordu. Bu beni çok endişelendirdi. Çünkü adam gerçekten onun sevgilisiymişim gibi davranıp beni benimsiyordu. Ama benim sevgilim o değil karşımızda duran adamdı.
Bunun farkına varması için kolumu çekip kendimi kurtardım ve onun yanından ayrılıp Ener'in yanına geçtim. Kaşlarımı çatarak ona hesap sordum. "Ne yapıyorsun sen?"
Bunu yaparken ellerimizin birbirine alıştığı sevgilimin elini tutmak istedim. Onun avucunun içinde küçük kalan elimle sıkıca onun elini tuttum. Fakat onun parmakları oynamadı. Her zaman olduğu gibi elimi kavramadı. Kafamı çevirip ona baktığımda gözü beni görmeyecek bir haldeydi. Onu cayır cayır yanan bir öfkenin içinde görmek beni korkutuyordu. Bacaklarıma bir rüzgar esintisi uğramış gibi hissettim.
Bana deliymişim gibi davranan Aral başını iki yana salladı. Tepkileri o kadar fazla ve coşkundu ki ne dediğini anlayamıyordum. Sadece seni beni korkutuyordu. "Onun kim olduğunu biliyor musun?" Bakışları ile Ener'i gösterdikten sonra sesini yükseltti. Gökgürültüsüne benzeyen sesini yeniden hatırladım.
"O Eslem'in ağabeyi."
Yüzümü buruşturdum. Kalbim deli gibi atıyordu ve ensemdeki tüyler bile havalanmıştı. "Eslem kim?" Daha fazlası içinde ona çıkışıp defolup gitmesini söyleyecektim ki elini benim elimden çeken Ener yüzünden konuşamadım. Neden böyleydi ve neler oluyordu, bunu sormak istiyordum. Ama Şüheda'nın Ener'ine ulaşamayacağını hisssettim. Benim tanıdığım ve bildiğimin çok ötesinde birine dönüşmüştü. Yumruklarını sıkmış karşısındaki adamı yere sermek için an kolluyordu.
Sarışınlığına ve görünüşüyle uyuşmayacak şekilde vahşi gibi davranan Aral etraftaki insanları umursamadan hesap sormaya ve bağırmaya devam etti. "Kim olduğunu bile bilmiyor! Allah'ın belası adam! Onun ne suçu vardı!" Beni yeniden yanına almak istedi ama ortada uçuşan bir mendil değildim. Buna izin vermedim. Ener'e dönüp baktım. Neden bu kadar sessizdi? Gözlerinde sadece nefret vardı. Bana neden bakmıyordu?
Aral'ın sesi titredi. Öfkeyle bağırmayı bırakıp yalvarır gibi konuşmaya başladı. "Onun ne suçu var? Kardeşinle evlenmeyen benim." Eli sertçe göğsüne vurdu ve dövündü. Titreyen sesi ve yakarışı bile Ener'in nefretini bozmadı. Aral neredeyse ağlayacak sandım. "Benden intikam alsaydın ya. Beni yine öldürmeye çalışsaydın ya."
Oysa benim ağlamam gerekirdi. Kendi içinde kayboldum.
Nasıl biri olduğu ve kim olduğumu unutmuş değildim. Dağdaki binlerce papatyanın içinde bir papatya olarak güvende olduğumu sanıyordum. Oysa kader benimle fal bakmaya karar vermişti. Yapraklarımı teker teker koparmaya ant içmişti. Saymaya ilk sevmiyordan başlamıştı.
Neler olduğunu anlamış olsam bile kabul edemedim. Beni bulmuş olamazdı, bu benim başıma gelemezdi. İnsanın hayatı bir anda alt üst olamazdı. Yavaş yavaş olması gerekirdi. Çünkü aniden olunca ne yapacağını bilemezdi.
Benim gibi nabzı hızlanır ve çok hızlı atardı. Vücudunu ateş basarken boğazını bir şey tıkanırdı. Nefes almasını engelleyenin ne olduğunu bilmeden kesilen nefesine müdahale etmek zorunda kaldırdı. Eli boğazına gitse bile bir şey yapamaz. Saniyeler sonra bulanıklaşan görüntüler aniden kararırdı.
"Şüheda!" Son duyduğum sen kim olduğunu artık bilmediğim bir adama aitti. O kimdi? Şüheda'nın Ener'i diye biri yok muydu?
karakterler zihninizde oturmaya başladı mı? nasıl gidiyor hikaye?