“İnsanların market raflarında ki ürünlerden farksız tıpa tıp aynı olduğu bu dünyada; kendin ol.”
Bir haftalık süreç benim için kelimenin tam anlamıyla baş döndürücü geçmişti. Gündüzleri fakültedeki derslerin yoğunluğuyla boğuşuyor, çıkışta ise mobilyacı mobilyacı gezerek bu devasa odayı ruhsuz bir otel odası olmaktan kurtarmaya çalışıyordum.
Yalın, en başta verdiği sözü tutmuş ve tasarıma dair tek bir kelime bile etmemişti. Ancak geçen gün, o her zamanki mesafeli ama tuhaf bir şekilde ricacı ses tonuyla benden tek bir şey istemişti: Rahat ve üzerinde uyunabilecek geniş bir koltuk...
Onun orada, benim uzağımda uyumayı planladığını bilmek içimi garip bir sızısıyla doldursa da, bu isteğini odanın en özel köşesine yerleştirdim. Sonunda odayı tamamladığımda, karşımda duran manzara tam da istediğim o huzurlu sığınağa dönüşmüştü.
Odayı öyle bir şekilde dizayn etmiştim ki; bir yanda benim bembeyaz yastıklarla dolu, yerle bütünleşen yumuşacık yatağım ve etrafındaki onlarca mumun titrek ışığı duruyordu. Diğer yanda ise Yalın’ın o devasa, tavana kadar uzanan kütüphanesi ve önünde bekleyen antrasit rengi kadife koltuğu... Odanın bir yarısı benim nezaketimle parlıyor, diğer yarısı ise onun ağır sessizliğini taşıyordu. Bu oda artık sadece bir yer değil; iki yabancının aynı çatıda kurduğu, sınırları net ama kalpleri belirsiz o yeni dünyamızdı.
Düğüne sadece bir hafta kalmıştı. Kabus gördüğümü sanmak istesemde asıl kabusun evlendikten sonra olacağına emindim.
Artık gelinlik seçmem lazımdı. Ne kadar sade bir nikah istesem de; Seherler ile Kandemirlerin yıllar sonra ki barışının mührü olan bu evlilik tüm bölge liderleri tarafından merak ediliyordu.Bu yüzden büyük ve bir düğün olması zorunlu kılınmıştı.
🦋
Yolu izlerken arabayı süren Yalın'ı gördüm. Kayınbabam gelinlik seçmeye yanıma onu göndermiş ve arkamıza bir ton koruma yollamıştı.
“Yalın, Sare’nin lisesine de gidebilir miyiz?” Şaşırmıştı.
“Kardeşini okuldan alıp eve mi bırakalım?”
“Şey... Hayır sadece gelinlik seçmeye gelmek istiyordu. Gelmesi seni kızdıracaksa gelmeyebilir...” Bakışlarını yumuşatı.
“Hangi okul da okuyordu?” Şaşırmıştım, okulu sormuştu.
“Umut Koleji”
Başını evet anlamında yukarı aşağı sallayarak direksiyonu Umut Kolejine giden yola kırdı.
Okula vardığımızda telefonumu çıkarıp Sare'yi aradım. Bu onunla rahat rahat geçirebileceğimiz son günlerimiz olabilirdi...
“Sare, giriş kapısındayım. Bekliyoruz ablacığım.”
Yaklaşık beş dakika sonra Sare geldi. Üstünde; üzerine tam oturan siyah bir tişört, altında ise oldukça bol ve havalı duran antrasit gri bir kot pantolon vardı. Üzerine çok sevdiği siyah, salaş hırkasını geçirmişti. Ayağındaki bembeyaz spor ayakkabıları ve tepeden alelade topladığı dağınık sarı saçıyla her zamanki gibi hem çok havalı hem de çok sevimli görünüyordu.
“Merhaba enişte. Nereye gidiyoruz abla?” Gülümsedim.
“Gelinlik bakmaya. Seni gelinlikle ilk ben göreceğim diyordun. İlk sen göreceksin.” Gözleri parlandığında mutluluğu gözlerinden anlaşılıyordu.
Gözleri yine Yalın'ı bulduğunda çekingenlik yanıma daha çok sokuldu. “Abla o niye geliyor?” diye fısıldadı.
“Gurur yollamış.” dedim fısıldayarak.
Yalın fısıldaşmalarımızı duyup bize gözlerini dikti. “Duymadığımı sanıyorsunuz ama gayet net duyuyorum,” dedi sesi sert çıksa da gözlerinde o az önceki yumuşaklıktan bir kırıntı hala vardı.
Sare daha çok yanıma sokuldu, ben de korumacı bir tavırla kolumu onun omzuna attım. Yalın dikiz aynasından bize bakıp hafifçe güler gibi oldu, ama bu öyle alaycı bir gülüş değildi. Daha çok... garip bir gülüştü.
“Korkmana gerek yok küçük hanım,” dedi Sare’ye hitaben. “Ablanı yemeyeceğim. Sadece babam olacak adamın emirlerini uyguluyorum, biliyorsun. Meraklı değilim ona. ”
Sare derin bir nefes alıp koltukta dikleşti. “Ablamı üzersen karşında beni bulursun, haberin olsun. Benim boyum kısa olabilir ama dilim çok uzundur!”
Yalın bu sefer gerçekten güldü.
Gülüşü çok güzeldi.
Sil, büyüleyiciydi.
Gülerken kısılan gözleri mükmemelin de ötesiydi.
“Görüyorum,” dedi ve arabayı şehrin en ünlü gelinlik mağazalarından birinin önüne kırdı. “Hadi bakalım, şu nalet olasıngelinliği seçelim de bitsin bu iş.”
Arabadan indiğimizde karşımızdaki devasa mağaza ve kapıdaki korumalar bana asıl gerçeği bir kez daha hatırlattı. Bu sadece bir gelinlik değildi; bu, özgürlüğümün üzerine örtülecek bembeyaz bir kefendi sanki.
Sare heyecanla elimi tuttu. “Abla, sakın üzülme. En güzelini seçeceğiz, prensesler gibi olacaksın!”
İçeri girdiğimizde bizi kapıda mağaza müdürü karşıladı. Yalın arkamızda, elleri ceplerinde o ağır ve otoriter adımlarıyla yürüyordu. Bütün gözler üzerimizdeydi.
“Efil Hanım, hoş geldiniz. Gurur Bey sizin için en özel koleksiyonu hazırlatmamızı istedi.”
Gözlerim bembeyaz gelinliklerin arasında gezindi. Bir gelin adayı için büyüleyici olan bu yer bence hapishaneden farksızdı.
“Efil, bunu dene ne olur” Sare yalvararak elime bir gelinlik tutuşturdu. Tepki vermeden giyinme kabinine girip denedim.
Gelinlik, hayal ettiğimden çok daha güzeldi. Üzerime tam oturan korseli bir üst kısmı vardı, kumaşı saten gibi parlıyordu ama asıl büyüleyici olan detaylarıydı. Omuzları açık bırakan, zarif drapelerle süslenmiş düşük kollar, sanki bulutların üzerindeymiş hissi veriyordu. Göğüs dekoltesindeki ince tülün üzerine işlenmiş küçük, beyaz çiçek aplikeleri ve narin inci işlemeleri, gelinliğe hem romantik hem de sofistike bir hava katmıştı. Bu çiçek ve inci detayları, bel kısmına doğru da devam ederek belimi daha ince gösteriyordu. Gelinliğin tül duvağının ucu da aynı çiçek işlemeleriyle bezelendi ve arkamda süzülüyordu.
“Gelinlik güzel ama içine sen olmamışsın.” Sare sinirle ona dönüp üstüne yürüdü.
“Bak enişte menişte demem seni buraya gömerim!”
“Ablam şuan peri kızından farksız anladın mı?”
Boğazını temizleyip, bana döndü.
“Muhteşem oldun, alıyoruz.”
Hem Sare'yi kırasım , hemde istemediğim bir evilikte gelinlik seçesim yoktu. Başımı peki anlamında yukarı aşağı sallayarak kasaya doğru ilerledim. Ödeme için cebimde ki kartı çıkaracaktım ki Yalın geldi.
Ödeme için cebimdeki kartı çıkaracaktım ki Yalın bir gölge gibi yanımda bitti. Uzun parmaklarıyla elimi nazik ama reddedilemez bir sertlikle aşağı indirdi. Göz göze geldiğimizde, o kehribar bakışlarında ilk kez bu kadar net bir sahiplenme gördüm.
"Bu aileye giriyorsan," dedi sesi mağazanın yüksek tavanlarında yankılanırken, "Kandemirlerin gelini kendi gelinliğini ödemez. O kartı çantana koy, Efil."
Mağaza müdürü, Yalın’ın bu otoriter tavrı karşısında önünü ilikleyip titreyen elleriyle pos cihazını hazırlarken, Yalın çoktan siyah mat kartını uzatmıştı bile. O an kendimi sadece bir eş değil, satın alınan bir mücevher gibi hissetmekten alıkoyamadım. Beğendiğim o inci işlemeli, bulut gibi hafif gelinlik, şimdi üzerimde demirden bir zırh gibi ağırlaşmıştı.
Mağazadan çıktığımızda güneş batmak üzereydi. Kapıda bizi her zamanki gibi Musa bekliyordu. Yalın’ın aksine yüzünde her daim bir gülümseme barındıran Musa, bizi görünce yaslandığı arabanın kapısından doğruldu, elindeki tespihi cebine atıp ceketinin önünü ilikledi.
"Vay vay vay!" dedi Musa, gözleri parlayarak. "Yalın, ben içeriden bir peri kızı çıkaracaksınız sanıyordum ama siz resmen gökyüzünden bir parça yıldız indirmişsiniz. Yenge, bu ne güzellik? Yalınʼın o asık suratı bile bir nebze yumuşamış gibi, yanılıyor muyum?"
Yalın, Musa’ya öyle bir bakış attı ki, normal bir insan o bakışla yerin dibine girerdi. Ama Musa alışıktı; sadece omuz silkti ve Sare’ye döndü.
"Sen de herhalde bu peri kızının koruyucu şövalyesisin küçük hanım?"
Sare, omuzlarını dikleştirip koyu gri kotunun cebinden ellerini çıkardı. "Koruyucu şövalyesiyim ya! Ablamı üzenin karşısında beni, dilimi ve gerekirse bu botlarımı bulacağını eniştene az önce hatırlattım zaten."
Musa kahkahayı bastı. "Yalın Bey, işiniz zor. Bir yanda Efil Yenge’nin zarafeti, diğer yanda bu küçük hanımın ateşi... Ben olsam hemen teslim olurdum."
Yalın, "Musa, çeneni değil arabayı çalıştır," diyerek konuyu kestirip attı ama dikiz aynasından Musa’nın o neşeli haline bakarken dudak kenarında oluşan o ufacık kıvrılmayı sadece ben yakalamıştım.
Yol boyunca arabanın içinde tuhaf bir sessizlik hakimdi. Sare, başını cama yaslamış, günün heyecanıyla çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Şehrin ışıkları camdan süzülüp yüzüne vururken, o kadar masum görünüyordu ki... Onun bu masumiyetini korumak için kendimi bu ateşe attığımı düşündüm. Yanımda oturan adam, Yalın… Kokusunu alabiliyordum. O sert ve odunsu parfümü tüm arabayı sarmıştı.
"İçinde sen olmamışsın derken ne demek istedin?" diye sordum, sesim fısıltıdan halliceydi.
Yalın direksiyonu sıkıca kavradı. Gözlerini yoldan ayırmadan, "O gelinlik çok güzel Efil," dedi. "Ama senin gözlerindeki o hüzün... O beyazlığın içinde o kadar yabancı duruyorsun ki. Sanki o gelinliği giymemişsin de, o gelinlik seni hapsetmiş gibi. Ben sahte olan her şeyden nefret ederim. O yüzden, eğer o gün o masaya oturacaksan, en azından kendin gibi otur."
🦋
Eve vardığımızda Musa bagajdaki o devasa beyaz kutuyu, yani 'kefenimi' çıkardı. Merdivenleri çıkarken Yalın’la yan yana yürüdük. Odaya girdiğimizde, günlerdir üzerinde uğraştığım o tezatlıklarla dolu sığınak bizi karşıladı. Bir yanda benim bembeyaz, mumlarla çevrili yatağım; diğer yanda onun devasa kütüphanesi ve füme rengi kadife koltuğu...
Musa, gelinlik kutusunu odanın tam ortasına bıraktı. Bir an duraksadı, bakışları odanın o bembeyaz tarafı ile karanlık tarafı arasında gezindi. Sanki kendi içindeki o bitmek bilmeyen Esma özlemini hatırlar gibi derin bir nefes aldı. "Hadi bakalım," dedi sesi bu sefer daha durgun çıkarak. "Yeni hayatınızın ilk kutusu hayırlı olsun. Ben aşağıdayım."
Yalın, kütüphanesine doğru ilerledi. Elini koyu gri koltuğunun üzerinde gezdirdi. Dönüp bana baktı. Odanın yarısındaki benim nezaketimle, diğer yarısındaki kendi sessizliği arasındaki o görünmez sınırı o da hissetmişti.
"Güzel yapmışsın," dedi kütüphanesine bakarken. "Kendi dünyanı kurmuşsun ama benim dünyama da yer açmışsın."
Gelinlik kutusunun üzerine oturdum. O an anladım ki, bu oda artık sadece bir yerleşim yeri değildi. Bu oda; sınırları inci işlemeleriyle çizilmiş, kalpleri belirsiz iki insanın birbirini yok etmeden nasıl hayatta kalacağını öğreneceği o daracık dünyaydı.
Düğüne yedi gün kalmıştı. Ve ben, o yedi günün sonunda o bembeyaz kutunun içinden çıkıp, Yalın’ın o karanlık dünyasına tamamen hapsolacağımı biliyordum.




