“Beyninle bir anlaşma yaparken dikkat et. Kalp hep kazanır.”
Ertesi gün…
Normalde uykuyu seven biri olmama rağmen, saat sabahın dokuzunda ayaktaydım. Bugün, adını sadece birkaç gün önce öğrendiğim ama hayatımın geri kalanını paylaşmak zorunda olduğum o adamın, Yalın’ın şirketine gidecektim. Duşun altında düşüncelerimi durulamaya çalıştım ama nafileydi.
Üzerime omuzları hafif açık, krem rengi triko bir kazak geçirdim. Altına fırfırlı beyaz mini eteğimi giyip, tozluklarım ve kalın tabanlı Ugg botlarımla kombinimi tamamladım. Aynadaki kıza baktım; dışarıdan bakınca her şey yolundaydı ama içeride bir fırtına kopuyordu. Tam o sırada telefonum titredi.
“Efil, ben Yalın. Evin önüne Musa’yı gönderdim.”
“Gerek yoktu, ben kendim—” demeye kalmadan telefon yüzüme kapandı.
Ekrandaki karaltıya bakıp mırıldandım: “Ne kadar da nazik bir beyefendi…”
Kapının önünde duran siyah, devasa cipi görmemek imkansızdı. Cam aşağı indiğinde sarışın, keskin yüz hatlarına sahip bir adam bana sırıttı.
“Yenge naber?”
Duraksadım. Kaşlarım istemsizce yukarı kalktı. “Yenge mi?”
“Ee, Yalın’la evlenmiyor musunuz? Ben Musa, sağ kolu, dert ortağı, her şeyi…”
İç çektim ve arka koltuğa yerleştim. “Efil desen yeterli, Musa.”
“Yok yenge, alışman lazım. Bu yola girdik bir kere.”
Yol boyunca sustum. Şirket binası, tıpkı Yalın’ın ses tonu gibi soğuk ve heybetliydi. Musa’nın peşinden asansöre binip en üst kata çıktığımızda, havada asılı duran o ağır otorite hissi yüzüme çarptı. Koyu ahşaplar, loş ışıklar… Burası sadece bir ofis değil, strateji odasıydı.
Musa koltuğa yayılıp tam bir soru soracaktı ki kapı sertçe açıldı. İçeri giren Yalın, üzerindeki siyah takımla odayı bir anda daha da daraltmış gibiydi. Musa’yla kısa bir selamlaştıktan gözleri ile kapıyı işaret etti,bunun üzerine odadan çıktı. Bana karşı bakışları doğrudan, kaçamaksız ve fazlasıyla soğuktu.
Önüme kalın bir dosya bıraktı. “Bu evlilik,” dedi sesi buz gibi bir netlikle, “Gerçek olmak zorunda değil.”
Yutkundum. “Değil.”
“Güzel. Bu bir sözleşme. Oku. İstemediğin her şeyi çiz, eklemek istediğin ne varsa söyle. Kimse kimsenin hayatına pranga olmayacak.”
Dosyayı elime aldım. Sayfayı çevirdiğimde başlık büyük harflerle atılmıştı: Kandemir & Seher Ortaklık Protokolü. Maddeleri tek tek, sindirerek okumaya başladım:
Resmiyet Esastır: Bu evlilik, tarafların rızası dışında gerçekleştiği için sadece kağıt üzerinde bir birliktelik olarak kalacaktır. Duygusal veya fiziksel hiçbir zorunluluk talep edilemez.
Özel Hayatın Dokunulmazlığı: Taraflar, birbirlerinin kişisel alanına ve özel hayatına asla müdahale etmeyecektir.
Mekan Paylaşımı: Aynı çatı altında yaşanacak olsa bile, taraflar kendi mahremiyetlerini korumak adına ayrı odalarda konaklayacaktır.
Rol Yapma Sınırı: Sosyal çevre ve aileler dışında, taraflar birbirine karşı "eş" rolü oynamak zorunda değildir.
Temsili Birliktelik: Sadece kamuoyu ve aile toplantılarında gerekli görüldüğü takdirde "evli çift" imajı çizilecektir.
Saygı Protokolü: Taraflar birbirine temel saygı göstermekle yükümlüdür. Hakaret, psikolojik baskı veya fiziksel müdahale kesinlikle yasaktır.
Eğitim Hakkı: Efil Seher, öğretmenlik hayali için eğitim hayatına hiçbir engel olmaksızın kesintisiz devam edecektir. (Bu madde tartışılamaz.)
Kişisel Sınırlar: Yalın Kandemir, Efil’in fiziksel ve ruhsal tüm sınırlarına mutlak suretle saygı duyacaktır.
Fesih Hakkı: Belirli bir süre sonunda taraflardan biri evliliği sonlandırmak isterse, makul bir süreçle boşanma davası açılacaktır.
Zarar Vermeme İlkesi: Bu evlilik her ne kadar bir çıkar çatışması sonucu doğmuş olsa da, taraflar birbirinin itibarına veya canına kastetmeyeceğini taahhüt eder.
Sayfanın en altına geldiğimde, Yalın’ın el yazısıyla eklenmiş bir madde gördüm:
Güvenlik Protokolü: Taraflar birbirlerinden izin almak zorunda değildir, fakat nerede olduklarını haber vermek zorunludur.
“Kontrol etmeyi seviyorsun,” dedim gözlerimi dosyanın üzerinden kaldırarak.
“Kontrol değil, güvenlik,” diye düzeltti beni. “Babanın düşmanlarını biliyorsun Efil. Artık benim adıma da sahip olacaksın. Bu da seni hedef yapar.”
Sessizlik odayı kapladı. Kalemi elime aldım. Onun o keskin maddelerinin altına, kendi içimden gelen o cılız ama kararlı cümleyi ekledim:
Karşılıklı Güven: Taraflar, zor zamanlarda birbirine yardım etmeli ve birbirine güvenmeyi denemelidir.
Yalın yazdığımı okurken ifadesizdi ama gözlerinde bir anlık bir dalgalanma gördüm. “Güven…” dedi, kelimeyi ağzında tartarmış gibi. “Zor olacak.”
“Biliyorum,” dedim. “Ama imkansız değil.”
Dosyaya imzalarımızı attık. O an, o masada sadece bir kağıda değil, geri dönüşü olmayan bir kadere imza atmıştık.
🦋
Akşam olduğunda, Kandemirler'in yalısına davetliydik. Bizim evden kat kat daha büyük, denizin tam kenarında yükselen beyaz bir saraydı burası. Kapıda bizi karşılayan kızıl saçlı, zümrüt gözlü ve yüzü çillerle dolu o kızın gülümsemesi, akşamın en sıcak anıydı. Adının Esma olduğunu sonradan öğrendim.
Salona geçtiğimizde babamın yüzündeki o 'kurtuluyorum' ifadesi içimi acıtsa da dik durmaya çalıştım. Ama Gurur Bey’in bir sonraki cümlesi, tüm dik duruşumu yerle bir etti.
“Çocuklar evlenince başka eve çıkmayacak. Benim oğlum da, gelinim de yanımda olacak. En üst kattaki süiti onlara hazırlatıyorum. Efil kızım, orayı dilediğin gibi dizayn edebilirsin.”
Kulaklarım uğuldamaya başladı. Yanımdaki Sare’nin elimi sıktığını hissettim. Başımı yavaşça Yalın’a çevirdim. O da bana bakıyordu. Sözleşmedeki o "ayrı odalar" maddesi, daha kurumadan babasının otoritesi altında silinip gitmişti.
Aynı ev… Aynı oda…
O 'manyak' diye nitelendirdiğim adamla, her gece aynı tavanın altına girecektim. İçimdeki o ince sızı, bu sefer yerini buz gibi bir korkuya bıraktı. Bazı savaşlar henüz başlamadan kaybediliyordu galiba.
Salondaki o ağır sessizlik, babamın yüzündeki memnuniyet dolu gülümsemeyle birleşince nefesim boğazımda düğümlendi. Gurur Bey, sanki az önce hayatımızı bir kağıt parçası gibi buruşturup atmamış gibi kahvesinden sakin bir yudum daha aldı.
İçimden avazım çıktığı kadar bağırmak, "Siz ne diyorsunuz? Bizim bir anlaşmamız vardı!" demek geçiyordu. Ama yapamadım. Dudaklarım birbirine mühürlenmişti sanki. Hayatım boyunca kimseyi kıramayan, bir "hayır" kelimesini ağzından çıkarırken bile bin kez düşünen o kız yine oradaydı. Protokolü kimseye söylemeyeceğimize dair Yalın’a söz vermiştim; şimdi babasının karşısında o sözleşmeyi kanıt olarak sunamazdık. Sırrımız, bizim en büyük prangamız olmuştu.
"Çok... Çok naziksiniz efendim," diyebildim fısıltıyla. Sesimdeki titremeyi gizleyememiştim. "Zahmet vermeyelim size."
"Ne zahmeti kızım?" dedi Gurur Bey, sesi otorite doluydu. "Kandemirlerin gelini, Kandemirlerin gözü önünde olur. Hazırlıklar başlasın."
Tam o sırada sandalyenin zeminde çıkardığı o sert gıcırtı herkesi susturdu. Yalın ayağa fırlamıştı. Yüzündeki ifade, az önce şirkette bana gösterdiği o soğukluktan çok daha beterdi; saf bir öfke parlıyordu gözlerinde. Ama babasına "Protokol yaptık" diyemediği için kelimelerini yutmak zorunda kalıyordu. Bu durum onu daha da çileden çıkarıyordu.
"Baba," dedi Yalın, dişlerinin arasından konuşarak. "Buna gerek yok. Kendi düzenimizi kurmamız ikimiz için de daha sağlıklı olur."
Babam araya girdi, sesi her zamanki gibi yağcıydı. "Yalın evladım, Gurur Bey en doğrusunu düşünmüş. Efil de zaten çok memnun oldu, değil mi kızım?"
Babamın bana diktiği o 'sakın itiraz etme' diyen bakışlarını görünce yutkundum. Bakışlarımı masadaki işlemeli örtüye indirdim. Kimseyi kırmak, ortamı germek istemiyordum. "Babam haklı... Nasıl uygun görürseniz," dedim. O an Yalın’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissettim. Buz gibiydi o bakışlar.
"Uygun görmek mi?" Yalın acı bir kahkaha attı. "Efil, gel benimle. Hava almamız lazım."
Kimseye "hayır" diyemediğim için yine onun peşinden sürüklendim. Salondan çıkıp o devasa koridorun sonundaki terasa çıktığımızda, yüzüme çarpan soğuk deniz havası bile içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Yalın korkuluklara öyle bir vurdu ki, ses yankılandı.
"Sen ne yapmaya çalışıyorsun?" diye bağırdı bana dönerek. "Orada kukla gibi kafa sallamak için mi imzaladık biz o kağıdı? 'Nasıl uygun görürseniz' ne demek Efil? Şaka mı yapıyorsun sen?"
"Yalın, sesini alçalt," dedim gözlerim dolarak. "Protokolü kimseye söylemeyeceğiz demedin mi? Babana karşı nasıl savunacaktım o maddeleri? 'Biz sadece kağıt üzerinde evliyiz' mi deseydim?"
"Bunu demiyorsan bile susma!" Yalın üzerime yürüdü, ağzına geleni sakınmıyordu artık. "Senin bu 'her şeye eyvallah' hallerin beni delirtiyor. Robot musun sen? Babam bizi diri diri gömeceğini söylese 'Tabii efendim, zahmet olmasın' diyecek gibisin. O nazik tavırların yüzünden şimdi aynı odada nefes almak zorundayız. Farkında mısın? O süitin kapısı kapandığında babalarımız orada olmayacak. Sadece ikimiz olacağız!"
"Ben de istemiyorum Yalın!" diye hıçkırdım sonunda. "Ama ben senin gibi değilim. Ben insanların kalbini kırıp dökerek yoluma devam edemiyorum. Babamın yüzünü kara çıkaramam, herkesin içinde utandıramam!"
"Kalp kırmayacakmış..." Yalın alaycı bir tavırla gülümsedi. "Sen kırmaktan korktuğun o insanlar tarafından parçalanıyorsun, hala farkında değilsin. Senin o 'saygılı' suskunluğun bizi bu odaya hapsetti. Aferin, çok büyük bir nezaket örneği gösterdin. Şimdi o nezaketinle beraber yatarız o odada!"
Söyledikleri canımı o kadar yakıyordu ki, bir cevap bile veremedim. Sadece ağlıyordum. Elimi hafifçe koluna uzattım, belki durur diye ama o kadar sert duruyordu ki cesaret edemedim.
Yalın bir süre hırsla denize baktı, sonra ceketinin cebinden küçük, gümüş bir anahtar çıkarıp avucuma fırlatır gibi bıraktı. "Al şunu. O süitin içindeki giyinme odasının anahtarı. Madem hayır diyemiyorsun, madem herkesi memnun etme derdindesin; o zaman o odaya kendini kilitleyeceksin. Ben dışarıdaki koltukta yatacağım. Babamlar sorduğunda her şey 'usulüne uygun' görünür. Senin o nazik ruhun da zedelenmemiş olur böylece."
Avucumdaki metalin soğukluğu kalbime kadar işledi. "Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla.
"Teşekkür etme," dedi Yalın arkasını dönüp giderken. "Sadece bir dahaki sefere birileri hayatın hakkında karar verirken, en azından bir kere 'benim hayatım' demeyi dene. Tabii o kadar cesaretin varsa..."
İçeri girdiğimizde Esma merdivenlerin başında bizi bekliyordu. Bakışları o kadar hüzünlüydü ki... Yanımdan geçerken, "Yalın bey'in dili zehirlidir ama o anahtarı sana verdiyse, seni bu evden korumaya çalışıyor demektir. Kendini ezdirme Efil Hanım, burası senin gibi yumuşak kalpliler için çok zor," diye fısıldadı.
"Esma..." dedim yumuşak bir sesle.
"Bana Efil Hanım deme lütfen. Aramızda öyle çok bir yaş farkı da yok sanırım. Sadece Efil de."
"Olur mu öyle efendim? Gurur Bey duyarsa neler der. "
Esma’nın çekincesini anlıyordum.
"Zaten burası benim için yeterince yabancı bir yer. En azından seninle konuşurken kendimi evimdeymiş gibi hissetmek istiyorum. Lütfen, sadece Efil."
Esma’nın yüzüne samimi, sıcacık bir gülümseme yayıldı. Çilleri burnunun üstünde toplandı. "Peki Efil. Öyle olsun madem. Sen de bana her istediğini söyleyebilirsin."
"Teşekkür ederim Esma," dedim içtenlikle. En azından bu devasa, soğuk sarayda tutunacak bir dalım olmuştu.
Yemeğe döndüğümüzde Gurur Bey zafer kazanmış gibiydi. Babam ise çoktan yeni iş anlaşmalarının hayaline dalmıştı. Ben ise masanın altında o küçük anahtarı sıkıyordum. Yalın bir daha yüzüme bakmadı, sadece tabağıyla ilgilendi. Onun o sessiz öfkesi, bağırmasından daha çok korkutuyordu beni.
Gece bitip eve döndüğümüzde odama girdim. Krem kazağımı ve eteğimi çıkarmadan yatağa uzandım. Yalın manyaktı, kırıcıydı, ağzına geleni söylüyordu... Ama haklıydı. Kimseyi kırmamak için kendi kalbimi parça parça ediyordum. Babamın yıllar önce Kandemirler'le düşman olmamızı sağlamış, onlara borçlanmıştı. Yalın’ın öfkesi, Gurur Bey’in kuralları... Hepsi üzerime yıkılıyordu.
Pencereden dışarıya, karanlık gökyüzüne baktım. İki hafta sonra o yalıya, o odaya gidecektim. Protokoldeki o 'güven' kelimesi zihnimde yankılandı. Aynı odada, bu kadar sır ve bu kadar öfke varken güvenmek mümkün müydü?
"Anne," diye fısıldadım karanlığa. "Ben bu fırtınada nasıl kendim kalacağım? Herkesin dediğine 'evet' diyerek nasıl mutlu olacağım?"
Rüyamda yine o sözleşmeyi gördüm. Yalın’ın imzası karanlıkta masmavi parlıyordu. Ama maddeler birer birer siliniyordu, geriye sadece Yalın’ın o alaycı sesi kalmıştı: "Sen kurbanlık kuzu gibi bakmaya devam et Efil." Uyandığımda yastığım gözyaşlarımdan ıslanmıştı ama avucumda hala o anahtarın izi vardı.
Ertesi sabah Musa kapıdaydı. Beni yalıya, o odayı "dizayn etmeye" götürecekti. Arabaya binerken Yalın’ın dün geceki sözleri kulağımda çınladı. "Robot musun sen?" demişti. Hayır, robot değildim. Sadece korkuyordum. Ve korkum, nezaketimin arkasına gizlenmişti.
Yalıya vardığımızda Esma beni kapıda karşıladı. "Hoş geldin Efil. Gel, odanıza bakalım. Gurur Bey her şeyin kusursuz olmasını istiyor."
"Odanıza" kelimesi yine karnıma bir ağrı sapladı. Yukarı çıktığımızda devasa bir süit karşıladı bizi. Her şey çok lüks, çok pahalıydı ama benim için burası sadece altın bir kafesti. Esma bana bakıp gülümsedi. "Yalın bey sabah çok erkenden çıktı, şirkete gitti. Ama senin için bir not bırakmış."
Masanın üzerindeki küçük kağıdı aldım. Yalın’ın o keskin el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı:
“Odayı dilediğin gibi dizayn edebilirsin. Anahtarı kaybetme ve bir şeye ihtiyacı olursa ara.”
Notu göğsüme bastırdım. Belki de Yalın göründüğü kadar 'manyak' değildi. Ya da belki de o da benim gibi bu oyunun içinde kaybolmamaya çalışıyordu. Ama bir gerçek vardı ki; bu süitin kapısı kapandığında başlayan şey sadece bir evlilik değil, bir hayatta kalma mücadelesi olacaktı.




