““En sessiz olan değil, en çok susmak zorunda kalandır en çok yıkılan.”
2 Gün önce
İlahi Bakış açısı
Bazı sesler vardır… İnsan ne kadar alıştığını sansa da, her seferinde içini aynı yerden yarar. Bu evde o ses hiç değişmemişti. Kapının çarpmasıyla başlayan gerginlik, ardından yükselen bir erkek sesi ve onu bastırmaya çalışan bir kadın sesi… Yalın için bunlar artık yabancı değildi. Ama alışmak, kabullenmek değildi. Sadece insanın içini daha sessiz kanatıyordu.
Salondan gelen sesler yükseldiğinde Yalın gözlerini kapattı. Eskiden olsa düşünmeden koşardı. Kalbi deli gibi atarak araya girer, “yapma” derdi, “dokunma” derdi… ve her seferinde sonuç aynı olurdu. Bu sefer yerinden fırlamadı. Sadece birkaç saniye daha oturdu. İçinde büyüyen o duygu korku değildi artık. Daha ağır, daha keskin bir şeydi.
Yavaşça ayağa kalktı. Adımları sakindi ama kararlıydı. Kapıya doğru yürürken içinden geçen tek bir şey vardı: bu sefer farklı olacaktı. Kapıyı açtığında manzara değişmemişti. Babasının eli yine havadaydı, annesi geri çekilmeye çalışıyordu. Yalın birkaç saniye sadece baktı. Sonra tereddüt etmeden yaklaştı ve babasının bileğini havada yakaladı. Sertçe. Beklenmedik kadar sert.
Babası başını çevirip ona baktığında göz göze geldiler. Yalın bu sefer bakışını kaçırmadı. “Dövecek misin?” Sesi yükselmedi ama odadaki en ağır şey o cümleydi. Babası kaşlarını çattı, kolunu çekmeye çalıştı ama Yalın bırakmadı. Aksine bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafeyi yok etti. “Dövecek misin?”
“Ben artık o küçük çocuk değilim Gurur Kandemir.”
Cümle havada asılı kaldı. Yılların içinden kopup gelmiş gibiydi. Kısa bir sessizlik oldu. Babası ilk defa duraksadı.
Babası kolunu sertçe çekti. Yalın bu sefer bıraktı ama geri adım atmadı. Olduğu yerde kaldı, dimdik. Babası ona doğru bir adım attı, alıştığı gibi üzerine yürür gibi. Yalın da bir adım attı. Geri değil. İleri.
“Ne yapacaksın?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı ama daha keskin. “Dövecek misin?” Başını hafifçe eğdi. “Dene.”
Bu bir bağırış değildi. Ama meydan okumaydı.
Ve ilk defa… karşılık bulmadı.
Babası sustu. Elini kaldırmadı. Sadece baktı. Yalın da baktı. Kaçmadan. Korkmadan. O an ikisi de bir şeyin değiştiğini anladı.
Babası başını hafif yana eğdi, dudaklarının kenarında o tanıdık, soğuk gülümseme belirdi. “Demek büyüdün,” dedi. Yalın cevap vermedi.
Gurur arkasını döndü, sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi hizmetliye döndü.
“Hazırlıkları başlat,” dedi hizmetliye, sesi düzdü. Kısa bir duraksamadan sonra göz ucuyla Yalın’a baktı. “İki gün sonra Seherlerʼin kızını istiyoruz.”
Yalın’ın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Sadece izledi. Gurur telefonu kapattı, bu sefer tamamen oğluna döndü. Gözlerinde garip bir memnuniyet vardı.
“Evlenmen işime gelecek,” dedi küstahça. “Yıllardır düşman olduğumuz Seherlerle barışı simgeleyeceğiz.”
Cümle odanın içinde ağır ağır yayıldı. Yalın birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sanki duyduklarını tartıyordu. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
“Cezan bu mu?” dedi sakin bir sesle.
Babası omuz silkti. “Sen güç istedin. Ben de sana yerini hatırlatıyorum. Oğlum büyümüş, evlenmesi gerekir. ”
Yalın kısa bir nefes verdi. Dudaklarının kenarında belirsiz bir ifade oluştu. Gülümseme değildi ama boş da değildi.
“Yanlış yerden vuruyorsun baba, pişman olacaksın.” dedi.
Annesini Melda hanımı kaldırdı. Kapıya doğru yürüdü. Adımları sakindi ama durmadı. Kapıyı açmadan hemen önce sesi duyuldu, düşük ama netti:
“Bir daha ona dokunursan…”
Cümleyi tamamlamadı.
Ama zaten gerek yoktu.
Kapıyı açtı.
Ve çıktı.
🦋
Günümüz
Yalın Kandemir
Donuk ve dolmuş gözlerle etrafı inceleyen bir kız vardı. Kumral saçları omuzlarına dökülmüştü. Büyük kahverengi gözleri, çok belli olmasa da yanaklarında ve burnunda çiller vardı. Üstünde gün batımı renginde sarı bir elbise vardı. Oldukça güzeldi.
Efil Seher…
Eğitim fakültesinde, okul öncesi öğretmenliği bölümünde okuyordu. Annesini henüz altı yaşındayken kaybetmişti. Pek arkadaşı olmayan, sessiz bir kızdı. Eğitim hayatı boyunca çoğu zaman zorbalanmış, buna rağmen kız kardeşine tutunarak ayakta kalmıştı.
Pek konuşmazdı. Utangaçtı. Ama kırılgan görünmesinin altında, kimseye göstermediği bir dayanıklılık vardı.
Musa’nın anlattığına göre Efil Seher hakkında ulaşabildikleri bilgiler bunlardı. Hazırladığım sözleşme her maddesiyle, bu evliliği zorunlu olmaktan çıkarıp bir stratejiye dönüştürecekti.
Maddeler tamamen Efil Seher'in kişiliğine özel hazırlanmıştı, hoşuna gitmeyen maddeleri değiştirebilirdi ve eğer onaylarsam madde ekleyebilirdi.
“Efil, otur istersen.” diyerek elim ile koltuğu gösterdiğimde, bana baktı. Korkarak kafasını evet anlamında yukarı aşağı salladı ve kız kardeşinin yanına oturdu.
🦋
Efil Seher
Babam herkesin oturmasını bekledikten sonra konuya girdi. “Evlilik işinin uzamasını istemiyorum, hızlı bir şekilde basına duyurup kıyalım nikahı.” Sağol baba, nikahımız hızlı bir şekilde zorla kıyılmasını istediğin için çok sağol.
Gurur bey başını evet anlamında salladı. “Elbette Erhan Beyciğim. İki buçuk hafta sizin için uygun mudur?” Bir umut babamın bana sormasını bekliyordum, 'sana uygun mudur,' diye. Ne münasebet, hiç sorar mı kızına?Başını onaylar anlamda salladı.
“Oldukça uygun bir zaman.”
Babamın sesi salonda yankılanırken içimde ince bir şey koptu.
Kızına sormadı.
Bir kere bile.
Gözlerim istemsizce önümdeki ellerime kaydı. Parmaklarım hafif titriyordu ama fark ettirmemeye çalıştım.
Alışmıştım.
Buna… sormamalarına.
Yine de her seferinde biraz daha içime işliyordu.
Gurur bey…
Onun sesini ilk kez bu kadar net duydum.
Babamın karşısında dimdik duran, kendinden emin biri.
Sanki benim hayatım…
İki yetişkinin masasında imzalanan bir anlaşmaydı sadece.
Ben ise… o masanın kenarında unutulmuş bir detaydım.
“Efil, otur istersen.”
O sesi duyduğumda irkildim.
Başımı kaldırdım.
Yalın.
Gözleri…
Donuk.
Ama dikkatli.
Sanki beni ilk defa görmüyormuş gibi… ama yine de bakıyormuş gibi.
Yutkundum.
Korktuğumdan değil.
Ama… o bakışın altındaki şeyi anlayamadığımdan.
Kafamı hafifçe salladım.
Otururken koltuğun soğukluğunu hissettim.
Yanımdaki Sare’ye biraz daha yaklaştım.
Onun varlığı… nefes almamı kolaylaştırıyordu.
Masada konuşmalar devam etti.
Tarih.
Hazırlık.
Detaylar.
Ben…
Sadece dinliyordum.
Bazen birinin sesi yükseliyor, bazen düşüyordu.
Ama hiçbir şey… bana sorulmuyordu.
Bir noktada içimden gülmek geldi.
Küçük, alaycı bir gülümseme…
Ama dudaklarıma bile ulaşmadı.
“İki buçuk hafta.”
Bu kelime…
Kulaklarımda yankılandı.
İki buçuk hafta sonra…
Ben artık bu evde olmayacaktım.
Belki de…
Hiçbir yerde olmayacaktım.
Yutkundum.
Nefesim daraldı bir an.
Kendime kızdım.
“Abartıyorsun” dedim içimden.
“Bu sadece bir evlilik. Başka insanların yaptığı gibi.”
Ama benimki…
öyle değildi.
Benimki…
zorunluydu.
Gözlerimi kısa bir an kapattım.
Sonra tekrar açtım.
Masaya baktım.
Herkes sakindi.
Herkes… normaldi.
Sanki benim içimde kopan fırtına…
Sadece bana ait değildi de
görmezden gelinecek bir şeydi.
Bir anlığına…
Evleneceğim adama baktım.
O da bana bakıyordu.
Donuk gözlerle.
Ama bu sefer…
kaçmadım.
Sadece baktım.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Korku değil.
Daha farklı bir şey…
Adını koyamadığım.
Sonra gözlerimi kaçırdım.
Çünkü o bakış…
fazla uzun kalmıştı.
Ve ben…
buna alışmak istemiyordum.
Masadaki konuşmalar yavaş yavaş uzarken içimdeki sıkışmışlık büyüyordu. Herkes bir şey söylüyordu ama aslında kimse gerçekten bir şey demiyordu. Sözler vardı, ama anlam yoktu. Sanki bu masa, benim hayatımı konuşmak için kurulmuştu da… ben sadece izliyordum.
Ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim. Parmaklarımın titrediğini fark edince onları daha da sıktım.
Kendimi kontrol etmeye çalışıyordum.
Ama her geçen dakika daha da zorlaşıyordu.
Yanımda Sare sessizdi. Bazen bana bakıyor, sonra hemen gözlerini kaçırıyordu. Onun bu hali… içimi daha çok burkuyordu.
Ben güçlü durmaya çalışırken, o da benim için güç olmaya çalışıyordu.
Bu düşünce… boğazıma bir şey düğümlendi. Tam o sırada omzuma dokunan bir el hissettim. O adamdı. Gözü ile koridoru işaret ettiğinde yerimden kalkıp koridora doğru yürüdüm. Peşimden geldi.
“Yarın saat on birde şirkette gelebilir misin? Konuşmamız gereken şeyler var.”
“Ne konuşacağız?”
“Evlilik olmayan evliliğimizi.”
Başımı onaylar anlamda salladım.




